Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Bir Kelebek Öyküsü : Çare

    Paylaş

    1001110003

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 19/12/10

    Bir Kelebek Öyküsü : Çare

    Mesaj  1001110003 Bir Ptsi Ara. 20, 2010 4:05 pm

    ÖNSÖZ


    Çoğu şeye bir çare vardı hayatta. Çareydi o, çaresi yoktu… Ama bir umut, bitmeyen tükenmeyen bir umut… Defalarca yatılan ameliyat masasında kurulan hayaller… Bu kez olursa, ya yürürse? Koşardı, rüzgarda savururdu saçlarını. Biter miydi bu çile? O da ayaklarının üstünde durabilir miydi? İki adım atmaya gücü olmayan bacakları, başarır mıydı koşmayı? Eğer olursa, başarırsa, yürümek bir yana koşardı hep. Durmadan, yorulmadan koşardı.

    Elifti o. Bitmek bilmez bir umutla dolu koca bir yürek. Elif ilk, elif tek, başı yok, sonu yok. Elif umut dünyası, gönül kavgası, sevgi dermanı… Elif hecesiz, harflerin en güzeli… İsimlerin sultanı… Sonsuzluğa açılan kapı… Sonsuzluğun bitiminden, başlangıcından bir çizgi… Uzattıkça artan sevgi, gönül bağı, bitiminde ise baştan başlayış… Bir o kadar da uzatılmayacak, kararlı tek…

    Elif Çare… Elif, Çare idi evet… Elif, gülün dalı, bülbülün duası, dermanı…
    Bülbülün sevdası gül imiş; dermanı ise gülün dalı, gülün dalı ise Elif imiş. Bülbül kırık kanadı, gagasında sevdası, yani gülü, diyar diyar gezermiş. Kırıkmış kanadı, çünkü aşık güle. Aşkı ise destan dillere. Dermanı ise, saklıymış tek hecede, yani Elif’te. Bülbüle sormuşlar bir vakit. “Nedir sırrındaki hikaye? “ Bülbül demiş;

    “Sevdam güldür
    Sevdamın dermanı ise Elif
    Elif ise gülümün dalıdır
    Sevdasız ben, dermansız ise sevdam olmaz
    Ben gülsüz, gül ise dalsız kalır mı?
    Dalın adı Elif, Elif sırda sinem, sır bende derman
    Dermanın adı ondan Elif demiş
    Sevdaya derman, dermana ise ben gerek
    Gereğini bilen ise gene
    Elif…”


    الف


    1.BÖLÜM


    İzmir yine güzel bir ilkbahar gecesi yaşıyordu. Sokaklarda insanlar işten eve dönmek için hızlı adımlarla yürüyordu. Hayri Bey ise işten erken çıkmış balkonda oturuyor, misafirlerini bekliyordu. Gece açık, bulutsuzdu. Hafiften ılık bir esinti vardı. Yıldızlı geceleri çok severdi Hayri Bey. Çocukken yıldızlı yaz gecelerinde balkonda oturur, gökyüzünü izler, kendine bir yıldız seçerdi. Ne zaman bir yıldız kaysa heyecanına engel olamaz, kalkıp zıplardı. Tam da bunu düşünürken bir yıldız kaydı. Şaşırdı, heyecanına engel olamadı yine ve içeri seslendi.

    - Çareee, bir yıldız kaydı.

    Çare heyecanla balkona doğru emekleyerek geldi ve göğe doğru baktı.

    - Of baba ya yine göremedim.

    O sırada evin önüne bir araba geldi ve durdu. Misafirler gelmişti. Çare heyecanla mutfağa doğru gitti.

    - Anne geldiler, dedi. Neriman Hanım ellerini kurulayıp kapıyı açmaya gitti. Ve içeri geçtiler.

    Çare heyecandan bir oraya bir buraya emekliyordu. Bir arkadaş edinecekti sonunda. Evet, gelen misafirlerin bir kızı vardı. Bu kız kendisinden birkaç yaş küçük gibi duruyordu. Ama ‘olsun’ diye geçirdi içinden. Adı da Ezgi’ymiş. Hayri Bey tanıştırdı iki küçük kızı. Gülümsediler. Göz göze gelince Çare başını öne eğdi. Kırmızı ayakkabıları vardı. Ayakkabıları Ezgi’nin dikkatini çekmiş, beğenmişti. Çare de Ezgi’yi süzüyordu. Ama göz göze geldiklerinde yine başını öne eğiyordu. Utanıyordu belli ki. Ezgi, Çare’nin emeklemesine ve yerde minderde oturmasına anlam verememişti. Biraz zaman geçti ki anladı. Çare yürüyemiyordu. Utandı. Beğendiği ayakkabıların içindeki ayakların yürümeye takati olmadığını anlayınca, yürümekten utandı. Ulaşılmaz bir şeydi yürümek Çare için. Ezgi için ise sıradan… O akşam bu yeni başlayan arkadaşlık ikisi için bir dönüm noktasıydı hayatlarında. Biri altı diğeri dokuz yaşında iki kızın hayatına iki ayrı kavram giriyordu. Fedakarlık ve güven…

    -----o-----

    Günler geçtikçe iki küçük kızın dostlukları, birlikte geçirdikleri her gün daha da sağlamlaşıyor, birbirlerine daha fazla bağlanıyorlardı. Farklı semtlerde oturduklarından aile buluşmaları hariç görüşemiyorlardı.

    Yine güzel bir ilkbahar günü piknik yapma kararı alındı. İki aile piknik alanında buluştu. Mangallar yakıldı. Çare ve Ezgi için hasır serildi. Bir sohbet havası annelerden başlayarak herkesi sardı.

    Ne güzel bir gündü. Ezgi ile Çare muhabbete dalmıştı ki, Nevzat Bey, Hayri Bey ve Ezgi’nin ağabeyi Ege koruluğa doğru yürüyeceklerini, etrafı keşfedeceklerini söylediler. Babasıyla dolaşmayı seven Ezgi ilk kez bir piknikte etrafı dolaşmak istemedi. Çare’yi bırakıp gezemezdi. Dolaşmak bir yana, onun yanında ayağa kalkmaya bile utanıyordu. Çare Ezgi’nin yüzünde ki acıma ifadesini görür gibi oldu.

    - İstersen sen git, ben annemlerle otururum.

    Ezgi, Çare’nin ellerine uzanıp;

    - Hayır, canım yanında kalmak istiyor, dedi.

    Çare gülümsedi, başını yukarıya doğru kaldırıp her zaman ki gibi en tatlı haliyle gülümsedi.

    - Keşke birlikte gidebilseydik. Kır çiçekleri toplardık, koşardık.

    - Çare eğer istersen ben sana toplarım.

    - Hayır gitme tek başına. Yanımda kal yeter gerek yok şimdi çiçeklere.

    Gülümseyip yastıklarının başlarının altına koydular, sırtüstü uzandılar. Göğe bakıyorlardı. Küme küme bembeyaz bulutlar ve açık mavi gökyüzü… Keşke o bulutların üzerinde olsalardı. Kim bilir ne kadar yumuşaklardı. Onlar böyle hayallere dalmışken Ege geldi.

    - Kızlar, babamdan size bunlar, dedi ve iki demet kır çiçeği uzattı.

    Kızlar çok mutlu olmuştu. Çiçekleri kokladılar, gülümseyip birbirlerine baktılar. Ege de oturdu hasıra ve her zaman ki gibi tatlı tatlı konuşmaya daldılar.

    Öyle güzel bir bahar havası vardı ki… Kuşlar, papatyalar, yemyeşil çayırlar sanki bugün için hazırlanmıştı. Kelebekler uçuşuyordu etrafta. Onlardan biri bir papatyanın üzerinden havalandı, uçtu, uçtu ve Çare’nin eline kondu. Kırmızı turuncu benekli siyah kocaman bir kelebekti bu. Kelebek kaçmasın diye Çare neredeyse nefes almayacaktı. Ege ve Ezgi sustular. Birbirlerine ve Çare’ye bakıp gülümsediler. Kelebek havalanıp ağır ağır yükselirken Çare “ Keşke ben de bir kelebek olsam uçsam, uçsam. “ dedi. Ege;

    - Ama onlar üç gün yaşıyorlar en fazla. Bunu biliyor musun?

    - Olsun, üç gün özgürce uçarak yaşadığım hayat, yıllarca dizlerimin üzerinde yaşadığım hayattan daha iyi olurdu herhalde.

    Sustular. Üçü de düşünceye daldı. Ezgi’nin gözleri doldu. Çare’nin ayaklarına baktı. Hiç canlanmayacakları mıydı gerçekten? Hiç ip atlayamayacak, yüzemeyecek, bisiklete binemeyecek, koşamayacak mıydı? Herkes bunları yapabilirken Çare’nin dizlerinin üzerinde yürümeye mahkum olması haksızlık değil miydi?

    Okula da gitmek istememişti Çare. Hayata küsmüş müydü? Bazen gerçekten bıkkınlık seziliyordu konuşmalarından. Ama bazen de bir o kadar umursamaz görünüyordu. Özellikle oyun oynarken… Üç çocuk genelde oyuncaklarla oynarlardı. Legolardan evler, şatolar yaparlardı. Çünkü Çare’nin yürüyememesi oyunlarını kısıtlıyordu. Bazen Ege onlara katılmaz, Ezgi ve Çare bebekleriyle oynardı. Ezgi zaman zaman bu oyunlardan sıkılsa da Çare’ye belli etmemeye çalışır ama Çare’nin de sıkılması için dua ederdi.

    -----o-----


    Yine bir Pazar günü Ezgi ve ailesi Çareler ‘ e gitmişti. O gün gerek Hayri Bey gerek Neriman Hanım gerekse Çare de bir durgunluk vardı. Hepsi üzgün görünüyordu. Nevzat Bey dayanamayıp sordu.

    - Ne bu haliniz yahu?

    Hayri Bey cevap verdi.

    - Çare ‘ ye bir kardeş geliyor.

    - Ooo hayırlı olsun Hayri. Bununla ilgisi ne peki?

    - Amin. Onun da Çare gibi doğma ihtimali çok yüksek.

    - Anladım. Peki ne düşünüyorsun Hayri?

    - Ben aldırma taraftarıyım. Ama Çare onun doğmasını istiyor. Onu anlıyorum ve ona hak veriyorum. Okula gidemediğinden hiç arkadaşı yok, çok yalnız. Bir kardeş ona iyi gelecek biliyorum ama ihtimaller beni korkutuyor anlıyor musun Nevzat ? Tamam aldırırsak bir vebalin altına gireceğiz ama bu çocuk ya engelli doğarsa ? Mutlu olamazsa ? Ve açıkçası iki katı bir sorumluluğun altına girmek istemiyorum.
    Neriman Hanım söze girdi.

    - Hayri ben bu çocuğu doğuracağım. İstemiyorsan ben büyütürüm onu. Tek başıma da başarabilirim eğer bu kadar korkuyorsan ! Ama bu vebalin altına girmeye hiç niyetim yok !

    Bu konuşmadan sonra Hayri Bey bu konuda bir daha itiraz edemedi.

    O an Hayri Bey gibi herkes susmuştu. Nilgün Hanım, Nevzat Bey ‘ in yüzüne baktı. Ne kötü bir durumdu. Ya onlarında başına gelseydi ne yaparlardı. O gün bu konu bir daha açılmadı.

    Akşamüzeri Hayri Bey;

    - Çare ‘ nin kontrolü var. Ameliyat için son tetkikleri yapacaklar. Müsaade ederseniz bir saate geliriz, dedi.

    Nevzat Bey cevap verdi ;

    - Tabi Hayri ne demek.

    Ezgi lafa karıştı.

    - Hayri Amca ben de gelebilir miyim?

    Nilgün Hanım ;

    - Kızım sen gidip de ne yapacaksın? Gelecekler bak 1 saate.

    - Olsun anne Çare’ nin yanında olayım.

    Hayri Bey;

    - Gelsin , tamam. Ezgi hadi hazırlan o zaman.

    Çare gülümsedi. Ezgi ‘ yi yanağından öptü. Ezgi de montunu giydi ve çıktılar.

    Muayenehane küçük bir yerdi. Ve ilaç kokuyordu. Ezgi bu kokudan nefret ediyordu. Ama Çare alışmıştı büyük ihtimalle. Çünkü bu yedinci ameliyatı olacaktı.

    Ezgi ile Çare ‘ nin dostluğu bugün daha bir pekişmişti. O gün Çare daha bir mahzundu gerçekten. Ezgi Çare ‘ nin ameliyattaki halini düşünerek ürperdi.

    Eve gittiklerinde Neriman Hanım akşam yemeğini hazırlamıştı. Nilgün Hanım da sofrayı kuruyordu. Hayri Bey ameliyat için bir engel olmadığını söyleyince Neriman Hanım ‘ ın gözleri parladı. Belki bu kez olurdu. Çare de ameliyat olmayı çok istiyordu ama muayeneden bu yana durgunlaşmıştı. Korkuyordu. Yine hayal kırıklığına uğramaktan , ameliyat masasında olacaklardan korkuyordu.


    -----o-----


    Ameliyat günü gelmişti. Çare ‘ nin korkuları iyice artmıştı. Hastaneye girdiklerinde o keskin hastane kokusunu ilk kez bu kadar yoğun hissetmişti. Orayı terk edesi geldi. Oraya buraya koşuşturan hemşireler, hastalar , hasta bakıcılar sanki hepsi bir oyunun parçasıymış gibi geliyordu. Boşuna umut ediyordu belki de iyileşebileceği ihtimali bir aldatmacaydı. Ve şimdi herkes bu oyunun parçası olabilirdi. Bu düşünceler içindeydi. Çare ‘yi hazırlayıp ameliyathaneye aldılar. Neriman Hanım kızına bir kez daha baktı. Anne yüreği dayanmıyordu. Kapılar kapandı ve Hayri Bey ‘ e sarılıp ağlamaya başladı. Ameliyat süresince karı koca dua ettiler.

    Ameliyat üç saat sürdü. Doktorlar çıktıklarında başarılı bir ameliyat olduğunu fakat bundan sonra Çare ‘ nin yürümesinin değneklerle mümkün olabileceğini söylemişti. Bunun içinde Çare ‘ nin isteği, azmi gerekliydi.

    Çare üç gün sonra gözünü açtığında karşısında Ezgi, Ege, Nevzat Bey ve Nilgün Hanım’ ı gördü. Ezgi ‘ nin kucağında kocaman bir buket kır çiçeklerinden vardı. Eğildi, Çare ‘ nin yanağına bir öpücük kondurdu. Sırayla “ Geçmiş olsun “ dediler. Ve Nilgün Hanım çiçekleri vazoya koydu.

    - İyisin değil mi canım?

    - Evet, teşekkür ederim.

    - Hepimiz seni çok merak ettik. En çok da Ezgi.

    - Teşekkür ederim, dedi Çare tekrar kısık bir sesle.

    Neriman Hanım ;

    - Kızım doktorlar dedi ki…

    - Yürüyemeyeceğim değil mi anne? Neden oldum ki bu ameliyatı zaten?

    - Kızım belinden güç alabilmen…

    - Boş versene anne istemiyorum artık yürümek!

    - Doktorlar değneklerle yürüye…

    - Değnek mi? Asla! Ben ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum. Hem değneklerle yürüyebileceğimi nereden çıkardın? Beceremem anne… Ben dizlerimin üzerinde yaşamaya alışıyorum artık. Üzmeyin boşuna kendinizi.

    O günden sonra Neriman Hanım ile Hayri Bey ne yaparlarsa yapsınlar Çare değnekleri denemeye bile yanaşmadı. Hep bir köşede durdu değnekler…

    -----o-----


    Hayri Bey yine bir Pazar günü Nevzat Beyler ‘i bahçede mangal keyfi yapalım deyip çağırmıştı. Sofra kuruldu, yemekler yendi. Kızlar içeriye girdi. Çare ‘ nin odasına gittiler. Çare;

    - Ezgi sana bir şey söyleyeceğim.

    - Tamam söyle.

    - Ama utanıyorum.

    - Utanma biz yakın arkadaş değil miyiz?

    - Öyleyiz ama ne bileyim, utanıyorum.

    - Hadi Çareee

    - Ben çok mutsuzum Ezgi.

    - Neden?

    - Yürümek istiyorum.

    - Biliyorum.

    - Ama bunu şimdi daha çok istiyorum.

    - Neden?

    - Ezgi ben Ege’ yi seviyorum.

    - Nasıl yani?

    - Seviyorum işte. Ama o beni böyle sevmez ki…

    -Ağabeyimi mi seviyorsun yani?

    - Evet Ezgi evet.

    Ezgi konuşamadı. Boğazı düğümlendi. Ne diyebilirdi ki? Çare ‘ nin başını göğsüne yasladı. Ve iki arkadaş hıçkıra ağladı. Daha 9 yaşına basmamış olan Ezgi ‘ yi yaşından büyük ve olgun davranmaya zorlayan nasıl bir sevgi olabilirdi ki?

    Aradan bir saat geçmişti ki Hayri Bey seslendi;

    - Çare kızım buraya gelin sizde hadi.

    - Neden babaaa?

    - Tatlılarımızı yiyelim gelin.

    Ezgi Çare ‘ ye ;

    - Gitmeyelim istersen?

    - Yok hayır sen git ben gelmeyeyim.

    - Neden?

    Git işte belli etme hiç bir şeyi. Ye gel hadi ben buradayım.

    - Tamam gidiyorum.

    Ezgi salona geçti ve tatlısını alıp konuşmadan yemeye başladı.

    Hayri Bey;

    - Ezgi, Çare nerede?

    - Yemek istemiyor Hayri Amca.

    - Allah Allah bir şey mi oldu kızım ?

    - Şeeeyy… Yürüyemediği için üzülüyor.

    Hayri Bey artık dayanamayarak sitem etti ;

    - Yürüyebilir, isterse yürüyebilir.

    Neriman Hanım şaşkınlıkla;

    - Hayri sessiz ol duyacak.

    - Duysun hanım duysun! Değnekleri kullan diyoruz, denemek bile istemiyor. Kendi seçimi… Başarabilir istese!

    - İstemiyor mu sanıyorsun Hayri?

    - İstiyorsa deneyecek.

    - Tamam Hayri Allah aşkına sus duyacak.

    Ezgi de çok şaşırmıştı. Hayri Bey ‘ i ilk kez böyle sinirli görüyordu. O gün Çare ‘ nin neden değneklerleri kullanmak istemediğini Ezgi de anlayamamıştı. Çare değneklerle daha güçsüz görüneceğini düşünüyordu. Onlara ihtiyacı olmadan yaşayabiliyordu halbuki.

    -----o-----

    İzmir yazdan kalma günlerini yaşıyordu. Eylül hep böyle olurdu İzmir ‘ de. Ve yılın en eğlenceli ve cıvıl cıvıl ayı şüphesiz eylüldü. Yine böyle bir Eylül günü Neriman Hanım ile Hayri Bey kontrole gittiler. Bebeğin cinsiyeti belirlenecekti. “ Sağlıklı olsun yeter. “diyorlardı ama yinede içten içe merak etmiyor değillerdi. Doktor “ Bir erkek çocuğunuz olacak ve sağlıklı görünüyor şuan ama kesin bir şey söyleyemeyiz tabi “ dediğinde mutluluktan gözlerinin içi gülüyordu karı kocanın.

    Eve gittiklerinde bunu Çare ‘ ye de anlattılar ve Çare de çok sevindi, mutlu oldu. Nevzat Beyler ‘ i de aradılar. Sevinçli haberi verdiler. Son zamanlarda onları en sevindiren haberlerden biride buydu.

    -----o-----

    Ertesi gün bu mutluluk tablosunu bozan bir haber geldi. Hayri Bey ve Neriman Hanım aslen Ankaralı idi. Sabah kahvaltısı sırasında telefon çaldı. Hayri Bey ‘ in kardeşiydi arayan;

    - Efendim Serkan ne haber?

    - Çok kötüyüm abi.

    - Hayırdır?

    - Abi babam vefat etti.

    - Neee! Nasıl oldu buu?

    - Kalp krizi diyorlar sabah uyandıramadık sabaha karşı kalbi durmuş.

    - Olamaz ya hayır olamaz.

    - Abi gerçek bu ben de hala şoktayım.

    - Göremedim Serkan onu. Bir helallik alamadım.

    - Abi üzme kendini. Gelcek misin?

    - Tabi ki gelcem Serkan ne demek gelcek misin?

    - Ne bileyim abi kafamı kaldı annem de çok kötü. Ne yapcağımızı şaşırdık. Ne zaman gelirsin?

    - Birkaç saate çıkarım yola hadi görüşürüz.

    -Dikkat et abi kendine, görüşürüz.

    Telefonu kapattıktan sonra Hayri Bey hıçkırarak ağlamaya başladı. Babasıyla aralarında küskünlük olduğundan son zamanlarda babasının yanında olamadığı ve helallik alamadığı içi iki kat üzülüyordu ölümüne. Bir saat sonra kendini biraz toparladı.

    Ankara ‘ ya gideceklerdi ama Çare ‘ ye bu iyi gelmeyecekti. Ne yapacaklarını düşünürken akıllarına aile dostları Nevzat Beyler geldi. Hayri Bey Nevzat Bey ‘ i aradı.

    - İyi günler Nevzat.

    - İyi günler Hayri nasılsın?

    - İyi değilim hiç.

    - Hayırdır?

    - Babam vefat etmiş Nevzat.

    - Hadi ya! Allah rahmet eylesin.

    - Amin.

    - Nasıl olmuş?

    - Sabaha karşı kalp krizi geçirmiş.

    - Anladım bir isteğin var mı peki?

    - Var aslında.

    - Tabi buyur yardımcı olurum elimden geldiği kadarıyla.

    - Nevzat yarın cenaze var ve bizim Ankara ‘ ya gitmemiz lazım bugün. Çare ‘ yi götürmemiz iyi olmaz İyi gelmez öyle bir ortam ona . Sizde kalması mümkün müdür ? Bir haftayı bulmaz döneriz annem toparlanınca.

    - Neden olmasın Hayri Allah aşkına. Ne demek başımızın üstünde yeri var. Hem Ezgi ‘ de sevinecek buna.

    - Tamam çok sağol kardeşim. Valla Nevzat bu iyi oldu. Bir iki saate gelirim o zaman Çare ‘ yi bırakmaya.

    - Tamam Hayri bekliyoruz.

    - Görüşürüz.

    - Görüşürüz Hayri.

    Akşamüzeri Hayri Bey ve Neriman Hanım Çare’ yi Nevzat Beyler ‘ e bırakıp Ankara ‘ ya doğru yola çıktı. Ezgi Çare ‘ nin gelmesine çok mutlu olmuştu. Çare ‘ de hem hiç görmediği dedesi için üzülüyor. Hem de Ezgi ile bir hafta geçireceği için seviniyordu.

    Akşam yemeğini hep beraber yediler. Yemekten sonra televizyon izlediler. Ege beş yüz parçalık puzzle ile uğraşıyordu. Nevzat Bey de bir yandan ona yardım ediyordu. O kadar mutlu bir aile idiler ki Çare “ Keşke hep burada yaşasam “ diye düşündü ister istemez. Sonra dünyaya gelecek olan kardeşini hatırlayarak mutlu oldu.

    O gece Ege salonda Ezgi ile Çare ise aynı odada yan yana yataklarda uyudular.

    -----o-----


    Sabah kahvaltıdan sonra Nilgün Hanım Şaziye Hanımlara güne gitti. Ezgi’nin ise o gün içi içine sığmıyordu çünkü pazartesiye az kalmıştı ve okul açılıyordu yine o güzel önlüğünü dantelli beyaz çoraplarını giyecekti. Yeni kitaplarını pembe bebekli ciltliklerle kaplayacaktı. Bunlar hızla aklından geçerken Çare ‘ nin neden okula gitmek istemediğini düşündü. Ona göre okula gitmek çok güzel bir şeydi ama Çare neden istemiyordu ki? Sormak istedi ama sonra önemsemedi vazgeçti.

    Nilgün Hanım geldiğinde iki kız oyun oynuyordu. Ezgi koşarak annesinin yanına gitti.

    - Okul eşyalarımız ne zaman alcaz?

    - Yarın alırız.

    - Yaşasıııınn !

    Ezgi sevinçle zıplarken kapıda Çare belirdi. Üzgün gözlerle anne kıza bakıyordu. Kendisi okula gitmediği için değil, Ezgi ‘ nin okula gittiğinde onu unutacağından endişelendiği için üzülüyordu. Çare gülümsedi. Ezgi;

    - Oyunumuza devam edelim.

    - Tamam.

    Nilgün Hanım;

    - Kızlar acıktınız değil mi?

    - Evet anne.

    - Tamam canlarım birazdan hazır olur yemek.

    - Peki anne.

    Kızlar salona geçtiler ve oyunlarına devam ettiler. O sırada Ege okuldan geldi.

    - Aaa Çare gelmiş. Annenler nerde?

    - Onlar Ankara ‘ ya gittiler.

    - Neden?

    - Dedem ölmüş.

    - Hadi ya sen niye gitmedin?

    - Annemler götürmedi.

    Ezgi lafa karıştı;

    - Ege, Çare bizde kalacak. Ne güzel değil mi?

    - Evet, hoşgeldin Çare…

    Çare mahzun bir ifadeyle gülümsedi ;

    - Hoşbulduk.

    Ege de aralarına katıldı ve oyun oynamaya devam ettiler.

    -----o-----

    Hafta sonu geldiğinde Ezgi’nin okul gereksinimleri alındı. Ezgi’nin heyecandan içi içine sığmıyordu. Okul eşyalarının yanında yeni ayakkabılarda alınmıştı. Ayakkabılarını giyip, çantasını, suluğunu takıyor, dolaşıyordu evin içinde. Çare de gülümseyerek onu izliyordu. Nilgün Hanım;

    - Ezgi, kızım başım döndü artık dur.

    - Ya anne ne var işte oynuyorum.

    - Tamam tamam. Bir şey demedim oyna hadi.

    Ezgi neredeyse akşama kadar eşyalarıyla oynadı durdu. Çare de kimi zaman onu izledi. Kimi zaman boş gözlerle televizyona baktı.

    Pazartesi günü sabahı kahvaltıda herkesin gözü Ezgi’ nin üzerindeydi.

    Nevzat Bey Ezgi’ye;

    - Kızım iyi ye bak aklına bir şey girmez sonra.

    - Yiyorum baba.

    - Bak yumurtanı yememişsin hala. Gel dövüştürelim onları.

    Nevzat Bey yumurtasını kavradı. Ezgi de kendi yumurtasını kavrayıp Nevzat Bey’in yumurtasına vurdu ve yumurtanın kabuğu çatladı. Ezgi sevinçle ;

    - Olleeey! Ben yendim baba

    - Heh benim yumurtanın kenarı çatlaktı zaten.

    Herkes kahkahayla güldü. Ezgi babasını öptü. Çare başını öne eğdi. Ezgi’ ye gösterilen ilgiyi kıskanmıştı.

    O gün öğleden sonra Ezgi okuldan geldiğinde Çare evde yoktu. Annesine;

    - Anne Çare nerde?

    - Bilmem salondaydı. Yok mu?

    - Yok anne.

    - Bahçede görmedin mi?

    - Yok görmedim.

    “Çareeee” diye seslendiler. Sonra Çare’nin sesi duyuldu.

    - Buradayım.

    Ses Ezgi’nin odasından geliyordu. Odaya girdiler. Çare odadaki her şeyi savurmuş, yere atmış, dökmüş, saçmıştı. Ezgi şaşırdı.

    - Çare ne yaptın sen?

    - Özür dilerim.

    - Neden yaptın bunu?

    - Bilmiyorum, dedi Çare ve ağlamaya başladı.

    Nilgün Hanım;

    - Ağlama kızım tamam önemli değil.

    - Özür dilerim çok özür dilerim.

    - Tamam canım sorun değil.

    - Ağlama Çare, dedi Ezgi de üzgün bir ses tonuyla.

    Nilgün Hanım;

    - Ezgi hadi yardım et birlikte toplayalım.

    Çare karşı çıktı.

    - Hayır Nilgün teyze ben toplarım.

    Ezgi;

    - Birlikte toplarız.

    Nilgün Hanım;

    - Peki öyle olsun. Bende yemek hazırlayayım bahçede yeriz.

    - Tamam anne.

    Ne Nilgün Hanım ne Ezgi Çare’nin bu yaptığına anlam verememişti. bir şeye mi canı sıkılmıştı acaba. Neden böyle bir şey yapmıştı ki. Akşam Nevzat Bey ile Nilgün Hanım uyumadan önce bu konuyu konuştular. Nevzat Bey de olanlara şaşırmıştı. Şaşkın bir ifadeyle;

    - Yoksa Çare bizim kızı kıskanmış olmasın.

    - Yok canım çok seviyor Ezgi’ yi neden kıskansın ki?

    - Bilmem neden olmasın. Sevmesi bir şeyi değiştirmez ki.

    - Bilmiyorum Nevzat. Umarım tekrarlamaz.

    - Umarım Nilgün.

    - Hadi uyuyalım artık.

    - Tamam iyi geceler canım.

    - İyi geceler.

    -----o-----

    Ezgi hergün okula gidiyor. Çare ise öğleye kadar heyecanla onu bekliyordu. O yokken sıkılıyordu. Ama Nilgün Hanım’ a belli etmemeye çalışıyordu. Nilgün Hanım “Sıkıldın mı canım?“ dedikçe “ Yok sıkılmadım.” diye yalan söylüyordu. Ama gözünü saatten ayırmıyordu.

    Saat öğlen 1 e yaklaştığında Çare heyecanlanıyor. Balkonda Ezgi’nin yolunu gözlüyordu. Ezgi’nin okulu evinin hemen karşısında olduğu için tek başına gidip geliyordu. Ezgi sırtında çantasıyla okulun çıkış kapısında göründüğü zaman Çare sevinçle yerinde zıplamaya başlıyor. Ona el sallıyordu. Ezgi de gülerek el sallıyordu.

    Hafta içi her gün böyle geçti. Hayri Beyler Pazar günü dönecekti. Cumartesi günü geldiğinde Ezgi ile Çare yine aynı rutinde ki oyunlarına döndüler.

    Öğlen Nilgün Hanım Çare’nin de seveceğini düşünerek Ezgi’nin ve Ege’nin bayıldığı gibi patates kızarttı ve köfte yaptı. Çocuklar bayıldılar. Yemekten sonra üçü de çizgi filme daldı. Nilgün Hanım da komşusu Şaziye Hanım’ a oturmaya gitti. Çizgi film bittiğinde Ege mahalle arkadaşlarıyla top oynamak için çıktı ve Çare ile Ezgi evde yalnız kaldılar.

    Çare;

    - Ezgi çok sıkıldım ne yapalım?

    - Bilmiyorum ki ne istersen onu yapalım.

    - Hım terasa çıkalım mı?

    - Ama sen böyle nasıl çıkacaksın?

    - Çıkarım ben emekleyerek sen onu düşünme.

    - Peki tamam ama orada ne yapacağız ki?

    - Bilmem farklılık olur işte.

    - Peki hadi çıkalım.

    Çare emekleyerek Ezgi de yavaş yavaş onu bekleyerek birlikte yukarıya çıktılar. Ezgi de terasa pek çıkmazdı. Çünkü terası kiler gibi kullanıyorlardı bir nevi. Duvarın bir köşesinde boş konserve şişeleri vardı.

    Çare;
    - Ezgi ne yapacağımızı buldum.

    - Ne yapacağız?

    - Bak şurada şişeler var ya…

    - Eee?

    - Onları merdivenden aşağı atalım.

    - Ne diyorsun sen Çare delirdin mi?

    - Niye ya güzel olacak bak.

    - Annem çok kızar. Hem bunun neresi eğlenceli ki?

    - Eğlenceli olacak bana inan. Kırılması çok güzel oluyor.

    - Hayır Çare yapma bunu.

    - Yapacağım.

    O sırada Çare bir şişeyi eline almıştı bile. Merdivene doğru yaklaştı ve şişeyi boşluğa bıraktı. Kırılan şişe Müthiş bir ses çıkardı. Ezgi korkuyla;

    - Ayyy, dedi.

    - Korkma gel bak sen de yap çok güzel.

    - Çare atma artık hadi bırak bak annem çok kızacak.

    - Ezgi lütfen ama bırak da eğleneyim.

    - Annem çok kızacak lütfen bırak daha fazla yapma.

    Çare Ezgi’nin yalvarmalarına aldırmıyor. Eline aldığı bütün şişeleri merdivende atıyordu. Merdivenler cam kırıklarıyla dolmuştu. Şişeler bir hayli fazlaydı ve Çare bu oyundan sıkılmıyordu. Ezgi korkuyla yerinde kalmıştı ve hala Çare’ye yalvarıyordu. Nihayet şişeler bittiğinde Ezgi de korkudan ölecek gibiydi. Elleri titriyor, ağlıyordu. Çare Ezgi’nin yanına gidip;

    - Ne ağlıyorsun ne güzel oyun oynuyoruz işte, dedi.

    - Böyle oyun mu olur? Ne yapacağız şimdi.

    - Bir şey olmaz asıl oyun bundan sonra zevkli olacak.

    - Nasıl yani oyun bitmedi mi?

    - Hayır şimdi cam kırıkları merdivenleri kapladığı için aşağı inemeyiz değil mi?

    - Evet.

    - Yani burada kalmak zorundayız.

    - Evet. Şimdi ne yapacağız peki? Aşağıya nasıl ineceğiz?

    - Bizi kurtarmalarını bekleyeceğiz.

    - Ama annem çok kızacak Çare. Neden yaptın bunu?

    - Fena mı oldu işte eğlendik.

    - Ben hiç eğlenmedim.

    - Ben çok eğlendim. Ne güzel kırılıyordu şişeler of…

    - Çok yaramazsın sen Çare.

    - Ben böyle oyunları seviyorum Ezgi.

    - Peki bekleyelim şimdi o zaman. Annem gelince çok kızacak çok…

    Heyecanla Nilgün Hanım’ ı beklediler. Nilgün Hanım geldiğinde şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktı. Merdivenler cam kırıklarıyla doluydu. Ezgi’ ye seslendi;

    - Ezgiiii

    - Anne buradayız terasta.

    - Ne işiniz var kızım orda? Bunları siz mi yaptınız?

    - Ben yaptım anne. Affet ne olur.

    - Kızım niye yaptın bunu?

    - Bilmiyorum anne.

    - Ya sabır. İyi misiniz peki? Bir yerinize bir şey oldu mu?

    - Olmadı anne iyiyiz.

    - Tamam ben burayı temizlemeye başlıyorum aşağıdan yukarı. Beni bekleyin orda sakın aşağı inmeyin.

    - Tamam anne buradayız.

    Nilgün Hanım eline bir süpürge bir de çöp küreği alıp süpürmeye cam kırıklarını toplamaya başladı. Toplarken şangur şungur sesler geliyordu. Bir yandan süpürürken bir yandan da Ezgi’nin neden bunu yaptığını düşünüyordu ki anladı. Bunu Ezgi değil Çare yapmıştı ve büyük ihtimalle Ezgi üzerine alıyordu suçu. Arkadaşı incinmesin diye. Nilgün Hanım düşünmeye başladı. Bu kızı bu şekilde saldırganlığa iten ne olabilirdi. Düşünüyordu ama bir türlü cevap bulamıyordu sorusuna. Bunları düşünürken terasa kadar olan merdivenin tamamını bitirdi ve kızların yanına ulaştı. Ezgi kızgın bir ifadeyle görmeyi beklerken annesini annesi gayet rahat görünüyordu. Ezgi annesinin bu tavrına şaşırdı. Nilgün Hanım;

    - Hadi aşağıya inelim orada konuşuruz.

    Kızlar başlarıyla onayladılar. Nilgün Hanım Çare’ yi kucağına aldı. Çok ağırdı. Aşağıya indiklerinde soluk soluğa kalmıştı. Balkondaki sandalyeye oturttu Çare’yi. Ezgi’ ye de bir sandalye gösterip oturmasını işaret etti ve kendiside oturup kızları karşısına aldı. Uzun uzadıya bir konuşma yaptı ama kızların ağzından tek laf alamadı.

    Akşam olduğunda Nilgün Hanım durumu Nevzat Bey’ e anlattı. Nevzat Bey;

    - Bence Hayri’ ye söyleyelim.

    - Peki ama bunun Çare’ ye ne faydası olur ki?

    - Ne bileyim bilmesi gerektiğini düşünüyorum en azından. Belki bir psikolojik destek almasını sağlarlar.

    - Aslında ben de onu düşünmüştüm.

    - Tamam yarın Hayri Çare’ yi almaya geldiğinde uygun bir dille anlatırım ben.

    - Tamam hayatım.

    O gece yine de Nilgün Hanım’ın gözüne uyku girmedi. Çare’yi saldırganlığa iten geçerli bir sebep olmalıydı.

    -----o-----

    Hayri Bey Pazar günü akşamüzeri Çare’yi almaya gelmişti. Çok yorgun görünüyordu. Anlaşılan Ankara’da geçen bu bir hafta onu epey yormuştu. Nevzat Bey, Nilgün Hanım’dan iki kahve yapmasını istedi. Nevzat Bey ve Hayri Bey kahvelerini içerken bir yandan da konuşmaya başladılar.

    - Ee Hayri nasılsın şimdi toparlanabildin mi?

    - Açıkçası pek toparlanmış sayılmam Nevzat. Orda bulunmak psikolojimi altüst etti. Annemin haykırışları kulaklarımdan silinmiyor.

    - Ee ölümlü dünya bu Hayri ölenle ölünmüyor. Bizde öleceğiz. Dünyanın kanunu bu. Toparla kendini artık.

    - Biliyorum biliyorum da. Babamı son bir kez göremedim, helallik alamadım ya ona yanıyorum Nevzat.

    - Kader böyleymiş demek ki Hayri. Keşke olsaydı evet ama olmuşla ölmüşe Çare yok be kardeşim.

    - Doğru söylüyorsun. Toparlanırım umarım yakında.

    - İnşallah. Bak toparla kendini bir balığa gidelim yahu. Özledim vallahi.

    - Gideriz Nevzat gideriz.

    - İyi bakalım. Aldım bak sözümü.

    - Tamam dedik ya kardeşim. Ee Çare bir huzursuzluk çıkarmadı zahmet vermedi inşallah size?

    - Ya rahatsızlık huzurluk değil de ben seninle bir şey konuşacaktım.

    - Neymiş o?

    - Çare burada olduğu sürece çok saldırgandı.

    - Nasıl yani?

    - Sürekli bir şeyleri kırıyor. Zarar veriyor. Sonra ağlıyor.

    - Ne demek bu? Benim kızım böyle şeyler yapmaz.

    - Yapıyormuş bizim hanım anlattı.

    - Nevzat lütfen Çare konusunda çok hassasım.

    - Hayri istersen bir psikolog arkadaşım…

    Hayri Bey Nevzat Bey’in sözünü kesti?

    - Bu da ne demek şimdi ? Benden kızıma deli muamelesi yapmamı mı istiyorsun? Lütfen daha fazla kırıcı olma . Çare’nin tek kusuru var o da yürüyememesi.

    - Hayri yanlış anla…

    - Sus Nevzat gerek yok konuşma artık. Zahmet verdik size kusura bakmayın. Gidiyorum.

    - Hayri saçmalama.

    Hayri Bey koltuğundan kalkıp Çare’ yi Ezgi’nin odasından aldı ve montunu giydi. Valizi tuttuğu gibi arabaya koydu önce sonra Çare’ yi de kucaklayıp arabaya taşıdı.

    - Eyvallah sağolun her şey için, dedi ve arabayı sürdü.

    Nevzat Bey şok olmuştu. Bu şekilde yanlış anlaşılacağını ve böyle bir tepki alacağını düşünmemişti. Ne de olsa kaç yıllık dostuydu ama olmuştu işte…

    Aylar sonra…

    Nilgün Hanım bu aniden gelişen küskünlüğe şaşırmıştı. Ama ne yazık ki yapacak bir şey yoktu. Telefonlara bile çıkmıyorlardı. Böyle bir küskünlükle aylar geçti. Neriman Hanım’ın doğum yaptığını bile ortak bir aile dostları sayesinde öğrendiler. Adını yiğit koymuşlardı. Nevzat Bey bu duruma çok üzülmüştü. Kaç yıllık dostunu bir yanlış anlaşılma yüzünden kaybediyordu. Akşam uyumadan önce Nilgün Hanım ile bu konuyu konuştular.

    - Hanım çok ağrıma gidiyor. Napalım sen söyle? Neden böyle oldu her şey bir anda?

    - Nevzat, ben de bilmiyorum. Ama artık bu duruma bir son vermek gerek ne dersin?

    - Tamam derim de nasıl?

    - Yarın ziyaretlerine gidelim. Yiğit’ i görürüz hem.

    - Tamam da telefona bile çıkmıyorlar nasıl olacak bu?

    - Habersiz gideriz.

    - Doğru söylüyorsun. Gidelim valla. Hep böyle küs kalamayız ya.

    - Tabi ki hayatım

    O gece Nevzat Bey biraz da olsa içi rahat uyudu. Yarın her şey yoluna girecek eski dostluklarına tekrar kavuşacaklardı. Bir yanlış anlaşılma daha fazla uzayacak değildi ya…

    Ertesi gün heyecanla hazırlandılar. En çokta Ezgi heyecanlıydı. Aylardı görmediği arkadaşını yeniden görecekti. Ve onun küçücük bir kardeşi olmuştu. Kim bilir ne kadar tatlıydı.

    Hayri Beyler’ in evinin önüne geldiklerinde şaşırdılar. Çünkü Hayri Bey’ in arabasının yerine yabancı bir araba vardı kapıda. Eve gidip zili çaldılar. Ve kapıyı yabancı birileri açtı. Şok oldular. Hayri Beyler taşınmıştı ve bunu nasıl olurda duymazlardı. Nevzat Bey çok üzüldü ama karısına ve çocuklarına belli etmemeye çalışıyordu. Ancak Ezgi arabanın aynasından babasının yüzünde ki o ifadeyi görebiliyordu. Anlamıştı çok üzüldüğünü ve arkadan elini babasının omzuna koyup;

    - Üzülme babaaa, Hayri Amca seni mutlaka arar, dedi.

    - Üzülmüyorum kızım

    2.BÖLÜM


    3 yıl sonrası, Ezgi’ nin ağzından...

    Onu unutmuştum evet. Kendime onsuz yeni bir hayat kurmuştum diyebilirim. Ortaokula başlamıştım o yıl. Her şey çok güzel gidiyordu. Geride bıraktıklarımı hatırlamak bile istemiyordum nedense. Belli ki sorumluluktan kaçıyordum.

    Bir arkadaş sorumluluk demekti hele ki Çare gibi bir arkadaşının olması büyük sorumluluk gerektiriyordu. Onun yanında olduğumda onu yalnız bırakmak bir yana yanında yürümeye dahi korkuyordum. Benden başka arkadaşı da yoktu. Çok büyük bir sorumluluktu onun tek arkadaşı olmak…

    Onunla karşılaşmamız ortak aile dostumuz sayesinde oldu. Onları yemeğe davet ettikleri bir akşam bizi de yemeğe davet etmişlerdi. Biz biraz geç kalmıştık. Çareler’in de orada olduğunu bilmiyorduk tabi. Gittiğimizde babam daha evin önüne gelmeden uzaktan Hayri Amca’nın arabasını tanıdı. Heyecanına engel olamadı. Bize söyledi. Annem de heyecanlandı. Ben zaten titremeye başlamıştım. Nasıl çıkardım onun karşısına şimdi? Ya 3 yıldır neredeydin derse? Ya hesap sorarsa diye içim içimi yiyordu.

    İçeriye girdiğimizde onlarda çok şaşırdılar. Selamlaşıldı, öpüşüldü. Ben gidip ilk Çare’ yi öptüm. Ama o biraz soğuk davrandı. Gülümsemiyordu bile. Kızgınlıkla bakıyordu bana. Korkmaya başlamıştım. “ Ne olur hiç bir şey ters gitmesin Allah’ım “ diye dua ediyordum. Sonra Yiğit’i gördüm. Minicikti. Kendisi gibi minicik gömleği ve askılı kot pantolonu ile tıpış tıpış emekliyordu oda… Dayanamayıp kucağıma aldım. O kadar tatlıydı ki… Onunla oynadım bir süre. Mümkün olduğunca Çare ile göz göze gelmemeye çalışıyordum. Ama olmuyordu. Sürekli karşılaşıyordu gözlerimiz. Ve o isyanı görüyordum gözlerinde. Duymaktan korktuğum sözleri haykırıyorlardı bana.

    Daha sonra yemeğe geçtik. Yavaş yavaş buzlar çözülür gibi olmuştu. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi maalesef… Olamazdı da üç yıl geçmişti aradan. İki ailenin dostluğu adına yitirilen üç yıl çok fazlaydı.

    Yemekten sonra yine Yiğit ile oyunlar oynamaya devam ediyordum ki Çare kanepeden güçlükle inip yanıma yaklaştı. Ve ben de yerde oynadığım için kulağıma fısıldadı;

    - Benimle yan odaya gel.

    - Neden?

    - Gel işte konuşacağız.

    - Peki.

    Odaya gittik. Çare karşıma geçti. Ve korktuğum başıma gelmişti. İsyanını kusmaya hazırlanıyordu. Bunu bakışlarından anlamıştım.

    - Ezgi!

    - Efendim?

    - Neden söyler misin?

    - Ne neden?

    - Neden aramadın beni hiç?

    - Küslerdi.

    - Bize ne onların küslüğünden?

    - Ne bileyim. Başlarda çok aradık sizi hatta bir keresinde evinize de geldik ama taşınmıştık.

    - Adresimiz Atika Teyzelerde vardı.

    - Bilmiyorum Çare. Bilmiyorum.

    - Unuttun beni.

    - Hayır.

    - Tabi beni neden isteyesin ki hep yük oluyordum değil mi sana?

    - Hayır öyle düşünme.

    - Neden unuttun o zaman beni neden?

    - Unutmadım. Sadece uzaklaştık.

    - Bu kadar mıydı bizim arkadaşlığımız?

    - Çare elimden gelen bir şey yoktu. Ulaşamazdım sana.

    - İstesen ulaşırdın. Unuttun beni işine geldi. Tamam artık daha iyi anladım.

    - Hayır.

    - Şimdi zaten bir sürü arkadaşın vardır senin okuldan, mahalleden, oradan, buradan… Niye arayasın ki beni değil mi?

    - Hayır sen benim için farklısın.

    - Evet farklıyım yürüyemiyorum. Sıkılıyordun benleyken! Bunu ta o zamanlar anlamıyor muydum sanıyorsun?

    - Hayır sıkılmadım.

    - Neyse daha fazla konuşmayacağım. Gidiyorum içeri.

    - Peki


    -----o-----


    O günden sonra Çare’ yi bir daha göremedim. Ama Hayri Amca ile babam ara sıra görüşüyordu. Araya giren soğukluktan olsa gerek gidip gelmiyorduk birbirimize.

    Bu olaydan 1-2 yıl sonraydı sanırım Hayri Amcalar bize geldi. O akşam ağabeyim Ege ile dışarıya çıkmıştık. Geldiklerinde haberimiz yoktu. Babam aradı, haber verdi. Bizde biraz hızlı eve döndük.

    Annem nefis bir sofra hazırlamıştı. Çok özenmişti besbelli. Yıllar sonra eski dostları geliyordu evine tabi yapmasın mı o kadar da. Çare’ ye sarıldım. Utandı. Özlemiştim gerçekten onu. Yemekten sonra benim odama geçtik. Uzun uzun konuştuk. Ara ara yüzüme dalıyordu. Değiştiğimi düşünüyordu herhalde.

    Bir ara odamın kapısı açıldı. Yiğit dizlerinin üzerinde emekleyerek gelmişti.

    - Ne yapıyorsunuz? Dedi.

    - Oturuyoruz Yiğitciğim

    - Ben de geleyim mi?

    - Gel tabi.

    Yiğit geldi onu da aramız aldık ve havadan sudan konuşmaya devam ettik. Sonra Yiğit “Ben sıkıldım” dedi. Ben de onu salona götürdüm.

    Geri geldiğimde Çare bana gülümsedi. Gittim tekrar yanına oturdum ve konuşmaya başladık tekrar. Bana dedi ki;

    - Biliyor musun ben hala Ege’ ye aşığım.

    - Sahi mi?

    - Evet.

    - Kaç yıl geçti nasıl devam ediyor hala sevgin onu görmedin bile.

    - Ediyor işte. Hala onu seviyorum.

    - Anladım. Eğer bir dilek hakkın olsaydı ne isterdin hayattan?

    - Kelebekler kadar şans isterim.

    - Neden?

    - İlla ki bir sebebimi olmalı

    - İnsanın içinden söylediği her şeyin bir sebebi vardır. Seninki ne?

    - Kelebekler kadar özgür olmak isterim sadece. Onlar gibi uçmak...

    - Bu kadar mı?

    - Evet.

    - Hayır.

    - Bu kadar daha ne olsun ki.

    - Var sende bir şeyler söyle.

    - Dün gece sahile indik babamla. Kumsalda uzandım yıldızlara baktım.

    - Eee

    - O zifiri karanlıkta o kadar güzel duruyorlar ki bilemezsin. Bir başka güzellik var içlerinde. Hatta bir kaç tane kayan yıldız gördüm. O kadar güzel süzülüyordu ki inanamazsın.

    - Evet bende izlemiştim bir kaç kez çok güzel gerçekten.

    - Ya kıyıya vuran dalgalara, denize ne demeli? Gecenin sessizliğinde o şırıltılarla insanın içine nasıl huzur dolduruyorlar.

    - Ne diyorsun anlamıyorum açıkçası

    - Yıldızlar, deniz, kelebekler...

    - Eee

    - Düşün o kadar masumlar ki ve bir o kadar da özgürler...

    - Evet insan olmak özgürlüklerini başkalarının özgürlüklerini göz önünde bulundurarak yaşamak değil midir zaten?

    - Evet işte ben de onu diyorum. Ya biz?

    - Ne olmuş bize?

    - Şöyle bir çevrene bak. İnsanlara çok iyi bak. Hepimizin yüzündeki şüpheci bakışları görüyorsundur. İki insandan biri diğeri hakkında konuşuyor.

    - Evet malesef.

    - Ve iki insandan biri yalan söylüyor.

    - Evet.

    - Tartıya esnaf eliyle bastırıyor. İnsanların ağızlarından küfür eksik olmuyor. Herkes kötü ya da kötüye meyilli....

    - Ya bunları niye anlatıyorsun şimdi Çare?

    - Dedim ya kelebekler kadar şan isterdim hayattan diye.

    - Eeee

    - İşte onların ki kadar temiz bir yaşam, özgür bir hayat... Sence sen ne kadar özgürsün?

    - Nasıl desem

    Ya da şöyle sorayım. Ne kadar özgür olmak isterdin?

    - Her şeyi yapabilmek isterdim. İstediğim yere gitmeyi istediğimi yapmayı...

    - Yanlış...

    - Yanlış olan ne?

    - Söylediklerin...

    - Neyi yanlış? Özgürlük budur işte...

    - Hayır değil...

    - Nasıl değil?

    - Mesela ben bacaklarım tutmuyor senden daha fazla kısıtlanıyor özgürlüğüm ama kimse özgür değil... Herkesin özgürlüğü bir şekilde elinden parça parça alınıyor. Çünkü kelebekler kadar doğal bir dünya da değiliz.

    - Nasıl yani?

    - Senin özgürlüğün benimkinin başladığı yerde biter. Ben sana onu sormadım. Ben sana ruhen özgürlükten bahsediyorum. Yani ruhunun kelebek kadar serbest olmasından. Deniz kadar masum. Ki bunun bu dünyada olmayacağını da biliyorum. Kelebekler kadar özgür olmak isterdim demem de bu yüzden. Kısacık ömürleri var, ama benim şu ana kadaar ki ve bundan sonra ki ömrüme bedel...

    - Peki bu dünya da yoksa öbür dünya da mı var?

    - Evet ruhum gökyüzüne doğru yükseldiğinde O’ndan bir kelebek olup dünyaya gelebilmeyi isteyeceğim...


    -----o-----

    O akşam Çare’yi son görüşümdü. Sonraki 3 yıl boyunca ondan haber alamadım. Liseye başlamıştım artık ve Çare aklıma bile gelmiyordu. Neden onu bırakmıştım? Neden onu arayıp sormuyordum bilmiyorum. Soğukluk girmişti belki araya… Büyüdüğünde arkadaşından beklentilerin farklı oluyordu. Oynayacağınız oyunlarınız olmuyordu çünkü. Ve onunla arkadaş olmak benim için büyük sorumluluktu. Dedim ya işte yürümekten bile korktuğum zamanlar oluyordu onun yanında.

    Ayrı geçirdiğimiz bu son 3 yılda neler yaptı bilmiyorum. Ama çok zor yıllar olduğunu tahmin edebiliyorum. Hiç arkadaşı yoktu ki… Ben de ona sırt çevirmiştim. Düşünüyorum da son görüşmemizden sonra bir şeyler değişebilirdi. Ona yeniden alışmıştım o birkaç saatte çünkü. Ama misafirleri uğurlayıp kapıyı kapattığımızda yine yokmuş gibi davranmaya başlamıştım. Aramadım, sormadım. Bilemezdim ki o gecenin onu son görüşüm olacağını…

    Ben ondan habersiz yaşarken, Çare düşlediği gibi gökyüzüne yükselmişti on sekizine bastığı gün… Ve ben yine korktum , her zaman ki gibi yine korktum gerçeklerle yüzleşmekten ! O ölmüştü. Ben zaten yokmuş gibi davranarak kendimi kandırıyordum. Eğer gidersem bir zamanlar var olduğuna, yaşadığına , onu kısacık hayatında yalnız bırakıp sırtımı döndüğüme inanacaktım. Kendimi kandırmaya devam etmeyi tercih ettim. Cenazesine gitmedim belki ama bu kandırmaca uzun sürmedi. Vicdan azabı beni yiyip bitirmeye başladı.

    Ezgi sonra anlayacaktı. Herkes onun toprağa gömülmesini izleyip ağlarken Çare çoktan göğe yükselmişti bile…


    -----o-----

    Yiğit’in Güncesinden…

    11.01.2009

    Sevgili günlük;

    Bugün çok güzel bir gündü. Neden mi? Abla mı gördüm. Biliyorum şaşıracaksın, belki bana inanmayacaksın ama gördüm işte. Onun sıradan insanlar gibi ölmediğine inanmamakla hata yapmamışım. Öldü ama sonra bir kelebek oldu. Annem anlatmıştı. Ablam kelebekleri çok severmiş ve hep bir kelebek olmayı istermiş. Ölmeden önce de anneme “ Anne üzülme bir melek yanıma geldi. Ve Allah’ımın dualarımı kabul ettiğini söyledi. Daha mutlu olacağım böyle. Özgür olacağım kelebekler kadar özgür. Ve yanınıza geleceğim. “ demiş.

    Ben ablamın söylediğine hep inanmıştım. Annem de inanıyordu ve bugün biz annemle ablamı gördük. Annem beni kollarıyla sarmıştı. Yatıyorduk. Ve yatağımızın ucuna bir kelebek kondu. Kocaman rengarenk kanatları vardı. Öyle güzeldi ki ablam gibi. Annem ağlamaya başladı sevinçle onu görünce. “ Yiğit bak ablan geldi oğlum “ dedi. Ve parmağımı uzattım üstüne kondu. Sonra uçup odanın içinde kayboldu. Annem onu çok aradı ama bulamadı. Ben ablamın bizi yine ziyarete geleceğine inanıyorum.

    Bir de bugün ablamın çocukluk arkadaşıyla tanıştım. Ezgi Abla. Onunla iyi arkadaş olacağız gibi. Bilgisayar oyunlarını sevdiğimi duymuş ve bana gelirken bir futbol oyunu almış. Ona futbolla ilgili hayallerimden bahsettim. Ama o başkalarının yaptığı gibi bunu söyleyince ayaklarıma bakıp “ Nasıl olacaksın bu halinle? “ demedi. “ Hakem olmak ister misin? “ dedi. Bana bir sürpriz yapacağını söyledi bununla ilgili. Çok seveceğim galiba onu. Ablamın en yakın arkadaşı da ablam gibi tatlı işte günlük…

    Son olarak seninle ablama yazdığım şiiri paylaşacağım. Bu günlük bu kadar.

    Kalk gel
    Hangi uzak yerdeysen,
    Erimeden karlar,
    Gel gör daldaki beyazını
    Soğuğunu havanın.
    Duy sesini yağanın,
    Havadaki sessizliğin
    Sensizliğini…
    Karlar erimeden
    Kalk gel…


    الف






    [left][justify]

      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:12 pm