Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    GECE GÜZELİ

    Paylaş

    1001110034

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 11/12/10

    GECE GÜZELİ

    Mesaj  1001110034 Bir Perş. Ara. 23, 2010 3:32 pm

    Daha 17 yaşındaydı. Doğduğunda babası ona Leyla ismini vermişti. Gece güzelim demişti bir gece kadar gizemli bir gece kadar güzeldi bebekken bile. Günler geçtikçe Leyla daha da güzelleşti daha da gecenin gizemini sakladı kendinde. Leyla 17 yaşında güzel mi güzel bir genç kızdı. Upuzun ipek gibi sacları omuzlarında aşağı dökülürdü. Saclarının rengi simsiyahtı tıpkı gecenin karanlığı gibi. Buğday tenliydi ve gözleri geceyi aydınlatan gökyüzü gibi maviydi. Uzun boyluydu yürürken bir kuğu gibi süzülürdü. Geçtiği yer inler herkes Leyla’yı görebilmek için sokaklara dökülürdü. Leyla babasına çok düşkündü. Babası onun için her şeyi hayatı ve canından bile değerliydi. Aralarında çok güçlü bir bağ vardı.

    Leyla’nın anne ve babasının çok güzel bir evliliği vardı. Görücü usulünün hakım olduğu dönemlerde onlar birbirlerini severek evlenmişlerdi ve mutluydular. Aile içinde hiç bir sorunu yoktu fakat Leyla’nın içini yakıp bitiren Leyla’yı parçalayan babasının hastalığıydı. Canı gibi sevdiği uğrunda ölebilecek babası için elinden hiç bir şey gelmiyordu. Ali idi babasının ismi. Babası böbrek hastasıydı gençlikte kendine dikkat etmemesinden dolayı iki böbreğini de kaybetmişti. Leyla doğduğundan beri yani 17 yıldır babası diyalize bağımlı yaşıyordu. Güçlü bir adamdı Leyla’nın babası. Onu görenler ‘sen hala ölmedin mi?’ diyerek şakalaşıyorlardı. Kollarında hep iğne izleri hep dikiş izleri doluydu. Leyla’nın içi parçalanırdı onları gördükçe. Leyla iğneden korkardı kaçmaya çalışırdı iğne vurulacağı vakit. Ama sonradan babası aklına gelirdi, onun canı acımıyor muydu o kadar iğneden? Ve Leyla babasını düşündükten sonra hep en önde iğne vurulurdu.

    Leyla’nın annesi fedakâr bir kadındı babasının çalışamadığı dönemlerde dişini tırnağına takmış ve çalışmıştı. Yeri gelmiş kilometrelerce yolu yürüyerek gitmiş kocasını hastanede yalnız bırakmamıştı. Bir simit dahi alıp hiçbir zaman kendisi yememişti hep çocuklarını düşünmüştü. Kocası yatak döşek yatarken bir kere bile şikâyetçi olmamış ona bakmaktan hiç yakınmamıştı. Bir de ablası vardı Leyla’nın. Oda babasının hasta olduğu dönemler okul ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için okulu bırakmıştı. Annesi çalışırken Leyla’ya bakmıştı. Ablası evlendiği zaman Leyla’ya çok zor gelmişti. Çünkü ablası onun hem arkadaşı hem can yoldaşıydı. Leyla birde abisinin olmasını çok istemişti. Onu kötülüklerden kötü insanlardan koruyacak bir abisi olsun istemişti eğer Allah uzun ömür vermiş olsaydı da olacaktı. Leyla’nın abisi küçük yaşta hayatını kaybetmişti. Annesinin çalıştığı dönemlerde kızamık hastalığına yakalanmıştı abisi ve daha küçük yaştaydı. Ateşinin olduğunu düşünen annesi banyo yaptırmıştı Leyla’nın abisini ve kızamık içine karmış zehirlenmişti. O zor dönemlerde bir de evlat acısı çekmişti Leyla’nın anne ve babası… Ailesi Leyla için her şeydi.

    Hayatı yaşamayı çok severdi Leyla. Mutluydu. Hayat onun için ne demekti? Hayat neydi? Hep bunların cevaplarını aradı kendinde. Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğü ile birlikte, yaşamı arıyordu ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydı, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan... Mutluydu rüzgârla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydu kuşlarla kanat çırparken, mutluydu gökkuşağı olup renkleri saçarken... Takılmışken bir bulutun peşine, görürdü yaşayanları yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardı onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.

    Yaşamı sorardı kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi ona... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce…

    Karıştı bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için... Toprağa karışmak istedi, çoğalmak istedi, azgın bir nehir olup akmak istedi, deniz olmak istedi, yaşamı bulmak istedi, yaşam olmak istedi... Terk etti gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altında gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdü, çoğaldı. Koşmaya başladı bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için...

    Leyla tam hayatı öğrenme yaşındaydı. Bu sene lise1’e başlayacaktı başarılı bir öğrenciydi. Sınavlarda başarı göstererek Anadolu lisesini kazanmış ve yeni eğitim öğretim hayatını Anadolu lisesinde başlayacaktı. Hep istemişti Anadolu lisesinde okumayı her gece dua ederdi. İşte duaları kabul olmuş Leyla Anadolu lisesine başlamıştı. Okula ilk adım attığında ürkmüştü biraz çünkü çok değişik insanlar vardı. İlk başta Leyla herkese uzaktan baktı. Akıllı bir kızdı kötü arkadaşlardan uzak dururdu hep…

    Sınıfa ilk adımını atmıştı Leyla en önde boş bir sıraya oturdu. Heyecanlıydı çok ve tedirgindi de bir o kadar. Şaşkın bakışlarıyla etrafı, yeni sınıfını, sınıfındaki yeni arkadaşlarını süzüyordu. Evet, ilk ders başlamıştı öğretmen gelmiş herkes yerlerine oturmuştu. Hiç kimseden ses çıkmıyor uslu bir sınıf görüntüsü sergiliyordu öğrenciler. İlk dersin konusu tanışma faslıydı. Öğretmen sırayla herkese ismini, soy ismini, anne-baba mesleğini, hangi okuldan geldiklerini soruyordu. Bazı öğrenciler çok atılgandı öğretmenle muhabbette koyuluyorlar bazıları ise çok çekingen davranarak sadece sorulara cevap veriyorlardı. Sıra Leyla’ya geldi;

    —Senin ismin ne kızım?
    —Leyla öğretmenim.
    —Hangi okuldan geldin?
    —Cumhuriyet ilköğretim okulu.
    —Baban ne iş yapıyor kızım?
    —Emekli öğretmenim.
    — Gözlerinin rengi ne güzelmiş öyle.
    —Teşekkür ederim öğretmenim.

    Böylece Leyla da sırasını atlatmıştı yarı çekingen tavrıyla. Okulun ilk günü tanışmayla geçmişti. Öğretmenler 40 dakikalık derslere giriyor öğrencilerle tanışıp sohbet ediyorlardı. Hiçbir öğretmen ders işlemiyordu. İlk gün böylece gelip geçmişti. Artık öğretmenler yavaş yavaş ders işlemeye başlamışlardı. Leyla ortaokulda gördüğü dersler kadar kolay olmadığını anlamıştı lisenin. Çünkü daha yeni konularla ilk defa tanışıyordu.

    Günler gelip geçerken Leyla tek tük arkadaşlar edinmeye başlamıştı kendine. En arkada oturan ve kimseyle konuşmayan bir kız Leyla’nın çok dikkatini çekiyordu. Okulun ilk günü başka bir sınıfa geçmek için çabalamıştı fakat müdür izin vermemişti. Arkadaşlarının olduğu sınıfa geçemeyince üzülmüştü. İsmi Ayşegül, uzun boylu, ince zayıf bir kızdı. Sacları kumral uzun ve dalga dalgaydı. Türk filmlerinden cıkmış gibi bir görüntüsü vardı. Ve Leyla’nın ilgisini ve dikkatini çok çekiyordu. Leyla bir gün yanına yaklaştı Ayşegül’ün;

    - Merhaba nasılsın ismin Ayşegül’dü dimi?
    - Evet. İyiyim seninde Leyla olmalı?
    - Evet, Leyla ben. Gel biraz dolaşalım mı?
    - Olur.

    Leyla ve Ayşegül arkadaşlıklarının ilk adımlarını atmışlardı. Güzel bir dostluğa, kardeşliğe, arkadaşlığa adım atmışlardı. Artık beraber geziyorlar teneffüslerde, beraber muhabbet ediyorlardı. Artık beraber oturmaya başlamışlardı sırada da. Günler ardı ardına sıralanıyor günler geçtikçe dersler daha da ağırlaşıyordu. Leyla ve Ayşegül birbirlerine anlamadıkları yerleri anlatıyorlar bazı derslerde de dersi dinlemeyip konuşuyorlardı. Öğretmen susun diye uyardığı vakitler ise susup kâğıtlarla yazışmaya başlıyordu.

    Dershanenin indirim sınavları vardı. Onlara girmeğe karar verdiler iki arkadaş ve kayıt oldular sınavlara. Dershaneye gitmek gerekiyordu. Bir yandan onları bekleyen üniversite sınavı diğer yandan ise okuldaki derslerin zorluğu dershaneye gitmeyi gerekli kılıyordu. İndirim sınavı yapıldıktan iki gün sonra sonuçlar açıklandı. Leyla dershaneye ücretsiz kayıt olmak için hak kazanmıştı. Ayşegül ise %50 indirim kazanmıştı.

    Leyla ücretsiz dershaneye gitmeye hak kazandığı için çok sevinçliydi. Eve bir kuş gibi havalarda uçarak gitti. Evde kimse yoktu anne ve babasının gelmesini bekledi. Onlara bu müjdeli haberi vermek için sabırsızlanıyordu. Eve ilk gelen babası oldu ve sevinçle babasına sarılarak müjdeli haberini verdi Leyla. Babası çok sevindi duyduğuna kızını öperek ve ona sımsıkı sarılarak tebrik etti. O sırada annesi içeri girdi ‘ ne oluyor burada hayırdır ne bu sevinç’ dedi. Ali bey, ‘kızın indirim sınavında dershaneye ücretsiz gitmeye hak kazanmış hanım’ dedi. Annesi de çok sevindi bu haberi duyunca. O gece mutlu mesut akşam yemeklerini yediler şarkılar söylediler eğlendiler ailecek.

    Leyla ve Ayşegül dershaneye kayıtlarını yaptırmışlardı. Artık aynı dershaneye gidiyor dershanede de aynı sırada oturuyorlardı. Beraber ders çalışıyorlar beraber üniversite hayali kuruyorlardı. Beraber eğleniyor beraber çocuk oluyorlar beraber haylazlık yapıyorlardı. Ayşegül’ün boğazından Leyla olmadan bir şey geçmezdi. Aynı durum Leyla içinde geçerliydi.

    Okulda sınav haftasıydı. Yoğun bir tempo içinde ders çalışıyorlardı iki arkadaş. Yeri geliyor dersten sıkıldıkları zaman aman diyorlar dolaşmaya çıkıyorlardı. Her gün bir sınav oluyorlar bazı günler iki sınava bir giriyorlardı. Öğrencilik ya bazen kopyanın bacağını kırıyorlardı. En önde oturuyorlardı ve öğretmenin gözleri arkalardayken en önde gayet güzel kopya çekiyorlardı. Ayşegül biraz korkardı kopya çekmekten Leyla ise bu işte baya ustalaşmıştı korkunun yakalanmaya ortam hazırladığını söylerdi. Edebiyat sınavında Ayşegül öğretmenden baya korktuğunda kopya çekemiyordu. Ama kâğıdı da bomboştu hiçbir soruya tam olarak cevap verememiş bazı soruları ise bomboştu.

    Leyla ‘kâğıtları değiştireceğiz’ dedi.
    Ayşegül korkuyordu;
    ‘Hayır, nasıl değiştireceğiz.’ dedi.

    O sırada Leyla kâğıtları aldı birbiriyle değişti ve Ayşegül’ün kâğıdını doldurduktan sonra geri tekrar kendi kâğıdını aldı önüne ve eksik sorularına yorumlar getirdi. Sınav bittikten sonra ikisi de bir oh çekti ve Ayşegül, delisin sen Leyla dedi. Evet deliyim ne var hadi teneffüse dedi Leyla da ve okulun bahçesine çıktılar.

    Derslerin yoğunluğu artık azalmış okulun son günleri olduğundan serbest bırakılmıştı öğrenciler. Leyla ve Ayşegül okula gidiyor arkadaşlarıyla kantinde oturuyorlar bahçede dolaşıyorlardı. Okulun son günü gelmişti. Karne alınacaktı. Leyla çocukluğundan buyana hep karne günü heyecandan karnına ağrılar girerdi. Karnesini aldı dersleri çok iyiydi. Hiçbir zaman kötü olmamıştı zaten. Eve gitti, anne ve babasına karneyi gösterdi. Babası ve annesi çok sevindiler. Babası Leyla’ya sarılıp öptü.

    Yaz tatili başlamıştı. Çok monoton geçiyordu. Bütün gün evde oturuyordu Leyla. Yapacak hiçbir şey yoktu. Arada bir Ayşegül köyden geliyor onunla gezip dolaşıyordu. Ayşegül köye gittiğinde yine yalnız kalıyordu. Bazı günler ablasına gidiyor orada kalıyor yiyenleri ile oyun oynayıp zaman geçiriyordu. Günler böyle gelip geçiyordu. Yaz tatili de bitmişti. Okulu özlemişti Leyla. Okulu ve özelliklede arkadaşlarını. Ders çalışmayı bile özlemişti. Yazın sıkıldığı zamanlarda ders çalışmıştı çoğu zaman. Annesi birkaç hafta köyde kalmak istedi. Ve köye gittiler. Leyla köyün kendisine iyi geleceğini düşünüyordu. Mis gibi havası vardı köyün cimler yemyeşildi. Papatyalar, rengârenk çiçekler, meyve bahçeleri Leyla için gayet güzel olacaktı bu birkaç hafta.
    Köye gittiler artık köyde zaman geçirmeye çalışıyordu Leyla. Bir gün, kırlarda gezintiye çıkmak için evden çıktı kırlarda dolaşmaya başladı, yorulmuştu bir kenara oturdu. Kenara oturduğu otlardan birinin dalında, küçük bir kozanın varlığını fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi. Leyla, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi.
    Dakikalar dakikaları kovaladı, saatler geçmeye başladı, ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü. Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da, artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. Bu yüzden, kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cevreden kozayı açabilecek bir şey bulmaya çalıştı ve bir tel parçası buldu. Tel parçası ile kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı.
    Böylece, bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu. Leyla kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
    Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek, hayatinin geri kalanını, kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de, asla uçamadı. Leyla’nın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın, Allah’ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kısıtlayıcılığının kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu.
    Bu gerçeği öğrendiğinde, hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: Bazen, hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey, çabalardır. Eğer Allah, hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi, o zaman, bir anlamda sakat kalırdık. Olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman.
    Köydeki birkaç haftada çabucak geçmişti. Leyla yeni şeyler öğrenmişti birkaç haftalık köy hayatında. Güzel zamanlar geçirmişti meyve bahçelerinde, kırlarda dolaşmıştı. Okulların açılma günü yaklaşmıştı. Leyla ve ailesi köyden döndüler evlerine. Leyla okul kıyafetlerini yıkayıp, ütüleyip hazır hale getirdi. Ve okulların açılmasına artık günler kalmıştı.
    Lise 2 ye başlamıştı Leyla. Sınıfı ikiye ayrılmıştı bölüm ayrımı yapıldıktan sonra. Leyla ve Ayşegül fizik dersini sevmedikleri için ve üniversitede hukuk bölümü okumak istedikleri için eşit ağırlık bölümünü seçmişlerdi. Sınıf ikiye ayrıldığı için başka sınıflardan da eşit ağırlık bölümünü seçen öğrencilerle sınıf birleştirilmişti. Sınıfa yeni kişiler gelmişti. Sima olarak yabancı değillerdi fakat hiçbir muhabbetleri yoktu. Zamanla onlarla da arkadaş olmaya başladı Leyla ve Ayşegül. Leyla ve Ayşegül yine aynı sırada oturuyorlar ve dostlukları devam ediyordu.

    Bir kış günüydü. Her taraf bembeyaz bir örtü ile kaplanmıştı. Hava soğuk ve bir o kadar da ürkütücüydü. Bembeyaz ufacık kar taneleri yeryüzüne düşüyor her tarafı saf bir beyazlığa bürüyordu. O beyazlığın ne kadar saf olduğu bilinemezdi aslında. Küçücük çocuklar sokaklara dökülmüş lapa lapa yağan karın keyfini çıkartıyorlardı. Şapkaları kafalarında, atkıları boyunlarında, ellerinde ise eldivenler… Çocukluk ya ne anlar soğuktan, hasta olmaktan. Bazı çocukların ise ayaklarında doğru düzgün ayakkabıları bile yoktu. Kışın dondurucu soğuğunda arkadaşları ile birlikte karın keyfini sürebilmek için çıkmışlardı evlerinden. Böyle bir kış günüydü işte.

    Leyla okula gitmek için hazırlanıp çıkmıştı evden. Aslında canı gitmek hiç istemiyordu. Anlamsız bir sıkıntı bürümüştü içini. Neden? Neden böyle garip hissediyordu kendini? O bile anlamamıştı. Ama devamsızlık yapmak istemiyordu. Derslerinden geri kalmamak için yola çıktı. Evlerinin arka tarafındaki yoldan gecen dolmuşa binip gidecekti okula. Okul çok uzak sayılmazdı ama yürümek istemiyordu kendisi. Kar tanecikleri yüzüne doğru çarpıyordu. Acımasız bir çarpıştı bu. Karı çok severdi aslında ama bugün karın her hamlesinde ondan nefret ediyordu sanki. Anlamıyordu neden böyle olduğunu. Yolun kenarında dolmuş beklemeye koyulmuştu.

    Beklemeye başladığından beri hayli bir zaman geçmişti. Evden erken çıkmıştı olumsuzluklar ile karşılaşabilme ihtimalini düşünerek fakat erken çıkmasına rağmen geç kalacaktı galiba okula. Dolmuşlar çok seyrek aralıklar ile geçiyor gecenler ise dolu oluyordu. Evet, işte bulmuştu sonunda boş bir yer. Dolmuşa bindi. Üşüyen ellerini birbirine sürterek ısıtmaya çalıştı. Beklerken üşümüştü bir hayli farkında olmadan. Dolmuş yavaş ilerliyordu. Zincir takılmıştı arabaya fakat yinede kayma ihtimali vardı. Yolların bazı yerleri buz ile kaplanmıştı. Yürümeye çabalayan insanlar üçüncü adımı atamadan yere yapışıyorlardı.

    Az bir yol kalmıştı okula. Ama oda neydi? Yol ambulans ve polis araçları ile kapanmıştı. Neler oluyordu orada? Bir kaza olmuştu herhalde. Evet, bir kaza olmuştu, olmaması mümkün değildi zaten. Zincir takan arabalar bile kayarken yollarda zincir takmadan birçok araba yola çıkmıştı. Bilinçsiz halkımız… ‘Bir şey olmaz aman ne olacak’ düşüncesi ile yaşayan bilinçsiz halkımız…

    Leyla’nın içindeki sıkıntı git gide artıyordu. Acaba kim? Acaba kim kaza yapmıştı? Bu çığlıklar, yüreği yakan çığlıklar, ateş düştüğü yeri yakar ya işte o misal. Yol kenarında izleyici çoktu. Anlayışsız ve bir o kadar da meraklı halkımız işte. Ne yapabilirlerdi bu doğru ama film çekilmiyordu ya orada izlemeleri gerekmezdi elbet. Dolmuş şoförü neler olduğunu sormak için indi arabadan. İki üç adım ilerledikten sonra olay çevresini saran polis memurlarından birine yaklaşarak sordu:

    - Pardon bir bakar mısınız? Neler oldu burada acaba?
    - Zincir takmadan yola çıkan öğrenci servis aracı yoldaki aşırı buzlanma nedeniyle kayarak devrildi.
    - Zincir takmadan mı çıkmış yola? Nasıl bir anlayıştır bu aman Allah’ım. Peki, peki ya öğrencilerin durumu nedir?
    - Durum bir hayli ciddi. Ağır yaralanan öğrenciler çoğunlukta.
    - Bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederim.

    Dolmuşçu anlamsız ve şaşkın bir yüz ifadesi ile arabasına doğru yürümeye başladı. Üzülmüştü çok, yazık olmuştu gencecik fidanlara. Daha yaşları kaçtı ki? Hayatlarının en güzel kışıydı belki bu kış kâbus bir kışa dönmeden önce.

    Dolmuş şoförü arabasına bindi. Leyla neler olduğuna dair haberi bekliyordu. Ne olmuştu? Leyla’nın yanı başında oturan beyaz sakallı, yüzünde yaşanmışlıkların çizgilerini saklayan, ton ton bir yaşlı amca daha fazla dayanamayıp sordu:

    - Neler olmuş evladım orada?
    - Öğrenci taşıyan servis aracı devrilmiş.
    - Nasıl yani zincir takmamış mı arabaya?
    - Yok, hayır takmadan çıkmış yola maalesef.
    - Yazık yavrulara. Durumları nasılmış peki?
    - Kötü ağır yaralanan öğrenciler çoğunluktaymış.

    Leyla bunları dinlerken başından kaynar sular dökülüyordu sanki. Buz tutan ellerinden ateşler çıkıyordu. Çevrede bir tek Leyla’nın okulu vardı. Tek bir ihtimal vardı bu araç o okula gitmekteydi. Ve içindeki öğrenciler Leyla’nın okulundaydılar. Leyla’nın içindeki sıkıntı bütün vücudunu kaplamıştı. Arkadaşları? Arkadaşları olabilirdi o servis aracı içinde ağır yaralanmış olanlar.

    Birden kendini yolda buldu. İnmişti dolmuştan, nefes alamıyordu. Kalp atışları anlamsız bir şekilde düzensiz bir atış içindeydi. Dolmuşta daha fazla duramamıştı. İnmişti arabadan ve kaza yerine doğru gidiyordu ayakları. Nasıl bir şeydi bu? Ölüyordu sanki anlamsız duyguları, anlamsız bakışları her şey anlamsızdı sanki. Olay yerine doğru yaklaştıkça duruyordu sanki solukları. Servis aracına doğru yaklaşırken bir polis memuru durdurdu:
    - Hanımefendi nereye gittiğinizi sanıyorsunuz durun!
    - Özür, özür dilerim ama aynı okuldan olmalıyız araçtaki öğrenciler ile. Servis sürücüsü kimdi acaba?
    - Murat Özdemir.

    Murat Özdemir mi? Leyla bayılacaktı sanki. Nasıl yani ya Murat Özdemir nasıl olabilir? Ayşegül, Ayşegül diye bağırmaya başladı.

    İleride ağlayan bir kadın. Feryatları her yeri inletiyordu. Sevgi teyze? Evet, evet sevgi teyzeydi bu. Ayşegül’ün annesi. Leyla koşarak yanına gitti. Sımsıkı sarılarak ona:

    - Ayşegül, Ayşegül nerede?
    - Servisin içinde bacakları iki koltuk arasında sıkışmış çıkartmaya çalışıyorlar.

    Leyla’nın sanki dünyası yıkılmıştı başına. En yakın arkadaşı, kardeşi, can yoldaşı o arabanın içindeydi. Düşünmekten korktuğu düşünceler başına gelmişti işte. Nasıl bir acıydı bu. Nasıl bir acımasız hayat. Oysaki Ayşegül kış mevsimini ne çok severdi. Kar yağmasını sabırsızlık ile bekliyordu iki arkadaş. Kardan adam yapmak için sözleşmişlerdi ilk kar yağdığında. Ama o, o şimdi kaza yapan bir aracın içinde bacakları iki koltuğun arasına sıkıştığı için daha çıkarılamamıştı bile.

    Ve ardı ardına gelen kötü haberler. Servis aracının içinde sadece Ayşegül yoktu. Sınıftaki diğer arkadaşları ve okuldan tanıyıp çok sevdiği kişiler. Nasıl bir gündür bu. Nasıl bir kış? Acımasız bir kıştı belli. Birçok gencecik fidanın hayatları kararmıştı bu karartıcı kış ile birlikte.

    Bir hareketlenme oldu etrafta. Bir genç kız, daha arabadan çıkarılmadan hayatını kaybetmişti. Ailesi perişan halde feryatlar kopuyordu. Kolay değildi evlat acısı. Nasılda yüreği koparcasına bağırıyordu ‘evladım’ diye. Leyla ve Ayşegül’ün annesi arabaya yaklaştı. Ayşegül çıkarılmıştı arabadan. İki koltuk arasına sıkışan bacakları koltukların sökülmesi ile kurtarılmıştı. Leyla ve Ayşegül’ün annesi hemen koşutsular ambulansa. Ayşegül ambulansa bindirildi ve en yakın hastaneye kaldırıldı. Leyla gözyaşlarını tutamıyordu. Ayşegül’ün elini sıkıca tutmaktaydı. Ayşegül’ün annesi ise kapanmıştı Ayşegül’ün üzerine, ağlamaktaydı. Artık sesi çıkmıyordu. Kısık bir sesle ‘ yavrum’ diyerek ağlıyordu Ayşegül’ün başucunda. Ambulansın o acı sesi eşliğinde hastaneye geldiler. Ayşegül’e ilk müdahale ambulansta yapılmıştı. Ayşegül direk ameliyathaneye alındı. Neyi vardı? Hiçbir şey söylenmiyordu Leyla ve Ayşegül’ün annesine. Çaresizlik içinde hastane koridorlarında bir oyana bir buyana gidip geliyorlardı. Kısa bir süre geçtikten sonra doktor çıktı içeriden.

    ‘ İçerideki hastanın yakını kim? ’
    ‘ Benim doktor bey. Neyi var kızımın ne olur bir şeyler söyleyin? ’
    ‘ Kızınız iyi bir şeyi yok telaşlanmayınız. Ayağı kırılmış sadece alcıya aldık telaşlanacak bir şey yok. ’
    ‘ Ne zaman görebiliriz acaba? ’
    ‘ Birazdan odaya alınacak. 502 numaralı odada bekleyiniz lütfen. ’

    Leyla’nın ve Ayşegül’ün annesinin içi rahatlamıştı. Önemli bir durumu olmadığı için şükretmişlerdi. 502 numaralı odaya giderken Ayşegül’ün babası, kardeşleri ve haberi duyan akrabaları hastaneye doluştular.

    Ayşegül odasına alınmıştı. Ameliyatta verilen narkozun etkisiyle hala uyuyordu. Herkes başucunda bekliyordu. Leyla ellerini tutuyordu yine sıkıca. Büyük bir korku atlatmışlardı. Şükür ki kötü bir şey olmamıştı. Ama ya diğer öğrenciler. Leyla Ayşegül’ün acısından unutmuştu onları. Ayşegül uyansın hele bir ilk işi onlarında durumunu öğrenmek olacaktı. Yarım saat süren bir uykudan sonra Ayşegül yavaş yavaş kendine gelmeye başlıyordu. Göz kapaklarını hafifçe araladı ve etrafa baktı. Hastanedeydi. En son hatırladığı servisteki çığlıklardı ve otobüsün kayarak devrilmesi oldu. Sonrasında bayılmış olmalıydı çünkü sonrasını hatırlamıyordu. Gözlerini açtığında ise kendine bir hastane odasında buldu. Herkes başucundaydı. Ayağında bir ağrı sezdi. Neler olmuştu? Ayağı neden ağrıyordu?

    Herkes, gözlerini açtığını görünce sevinç çığlıkları atıldı odada. Leyla annesine bile fırsat vermeden sarıldı can yoldaşına.

    ‘ Nasıl korkuttun bizi pislik şey.’ Diyerek gözyaşlarını tutamadı Leyla.
    ‘ Ne korkuyorsun be benden kurtulmak kolay mı kızım.’ Diyerek yeniden tutunduğu hayatla birlikte gülümsedi etrafına Ayşegül.
    ‘ Diğer diğer arkadaşlar nasıl Leyla, murat abi nasıl var mı bir haberin? ’
    ‘ Yok canım. Bende onu diyecektim. Şimdi sen kendine geldiğine göre ben onların durumunu öğrenmeye gidiyorum geleceğim hemen tekrar tamam mı?’ diyerek odadan ayrıldı Leyla.

    Leyla odadan çıktı. Acaba diğer arkadaşlarına ve murat abiye ne olmuştu. Murat abi servis şoförüydü. Ayşegül ve Leyla çok severlerdi onu. İyi bir insandı. O ihmalkârlığı nasıl yapmıştı. Arabaya nasıl zincir takmadan yola çıkmıştı. Leyla anlayamamıştı ve inanamamıştı da böyle bir durumu. Hastanenin giriş katında murat abiyi gördü. Bir şey olmamıştı ona. Orada karşısında dimdik duruyordu. Koşarak yanına gitti.

    - Murat abi, murat abi?
    - Leyla. Burada mıydın sen. Duydun demek olanları.
    - Evet, duydum maalesef. Nasıl oldu Murat abi nasılsın sen iyisin değil mi?
    - Benim bir şeyim yok iyiyim ben ama öğrencilerin durumu pekiyi değil. Ayşegül o nasıl?
    - O iyi. Ayağı kırılmış alcıya aldılar. Şuan 502 numaralı odada yatıyor.
    - Çok şükür iyi bari. Bizim sınıftan başka biri var mıydı murat abi serviste?
    - Evet, Hasan vardı ama onun bir şeyi yok sadece kolu incinmiş o kadar evine gitti o.
    - Oh içim rahatladı. Ölen odlumu? Kaza yerinde bir ölen vardı kimdi o?
    - Kaza yerindekinden başka ölen olmadı. Oda olay sırasında kalp krizi geçirmiş öyle dedi doktorlar. Son sınıf öğrencisi, ismi Elif.
    - Tanımıyorum galiba. Son sınıflarda Elif diye tanıdığım yok. Demek son sınıftı he ne kötü durum. Neyse Murat abi ben Ayşegül’ün yanına gidiyorum bir değişiklik olursa haberdar edersen sevinirim.

    Kaza yerinde olan son sınıf öğrencisine çok üzülmüştü Leyla. Genç kız bu sene okuldan mezun olacak ve üniversite sınavına girecekti. Beklide kazanıp çok iyi bir bölümde okuyacaktı. Ama kara kış, kızın hayatını da kendi gibi karartmıştı. Kim bilir ne hayalleri vardı. Geleceğe dair ne planlar yapmıştı. Hepsi bir anda yok olmuştu. Ya ailesi nasıl dayanırdı böyle bir acıya. Evlat acısı hiçbir acıya benzemezmiş. Öyle derdi evlat acısını yaşayanlar.

    Leyla, Ayşegül’ün yanına gelmişti. Ayşegül biraz daha iyi görünüyordu. Ayşegül’ün derin bakışlarından ne sormak istemiş olduğunu anlamış olmalıydı ki Leyla söze girdi:

    ‘ Merak etme arkadaşlarımızın durumu iyi. Hasanın sadece kolu incinmiş, bir şeyi yokmuş evine göndermişler. Diğer arkadaşlarda ucuz atlatmış kazayı önemli bir şeyleri yokmuş yani. Düşünme şimdi sen onları. Sen nasıl oldun söyle bakim?’

    ‘ Çok şükür Leyla. Kötü bir gündü. Çok kötüydü. O çığlıklar aklımdan çıkmıyor. Hala son sesler kulağımda yankılanıyor. Oysaki sabah uyandığımda lapa lapa yağan karı görünce çok sevinmiştim. Beraber oynayacağımız kar savaşı gelmişti aklıma. Okula çabucak varmak istiyordum ama kötü kader kısmet etmedi bunu bana ve diğer arkadaşlarıma da. Herkes serviste okula gider gitmez kartopu oynayalım diye konuşuyordu. O sırada arabanın kaydığını fark ettik çığlıklar koptu arabada. Murat abi elinden gelen her şeyi yapmaya çalıştı fakat arabanın devrilmesine engel olamadı. O andan sonraki zamanları ise hatırlamıyorum. Uyandığımda kendimi burada buldum işte. ’

    ‘ Murat abi nasıl zincir takmadan çıktı yola hala aklım almıyor. Murat abi çok dikkat ederdi böyle şeylere.’
    ‘ Zinciri takmayan murat abi değil ki araba ortağındaydı. Beni almaya da o gelmişti daha sonra Murat abi yoldan aldı arabayı. O kullanmaya başladı.’
    ‘ Hadi ya. Bende Murat abi böyle bir hata yapmaz diye düşünüyordum. Yanılmamışım o diğer adamı hiç sevmezdim zaten birkaç defa denk gelmiştim ona. ’

    Ayşegül’ün ziyaretçileri durulmuştu. Yanında bir tek annesi ve Leyla vardı. Leyla arkadaşını bırakıp eve gidemiyordu. İki arkadaş muhabbet ediyordu. Tekrar tekrar günü karartan kara kışı konuşuyorlardı. Leyla Ayşegül’ü yormamaya da dikkat ediyordu. Kötü bir gündü onun için. Herkes için kötü bir gündü. Ama her şey geçecekti bu kış ileride sadece kötü bir olay olarak hatırlanacaktı. Zaman her şeyin ilacıydı.

    Kazadan sonra iki gün geçmişti. Ayşegül hastaneden çıkıyordu. Ayağının üstüne pek basamıyordu. On beş gün alçıda kalması gerekliydi ayağının. Karlar yavaş yavaş erimeye başlamıştı. Buz tutan yollar çözülmüştü. Güneş hafifçe kendini gösteriyordu bulutların ardında. Leyla Ayşegül olmadan okula gitmek istemiyordu. Okul yas yeriydi zaten. Gencecik bir fidan son sınıf olan bir genç kız hayatını kaybetmişti. Öğretmenler tarafından çok sevilen bir öğrenciydi son sınıf öğrencisi olan Elif. Herkes tarafından çok sevilirmiş. Bunu cenazesinin olduğu gün belli etmişti. Cenazesi akın akın insan kaynıyordu. O gün orada olmayan yoktu. Okuldaki arkadaşları yas tutuyordu. Çalışkan bir öğrenciydi ve kara kış onu kara toprağa hapsetmişti.

    Günler geçmişti. Ayşegül’ün ayağı git gide iyileşiyordu. Doktorun demesine göre Ayşegül bir daha voleybol oynayamayacaktı. Leyla ve Ayşegül okulun voleybol takımındaydı. İkisi de çok güzel voleybol oynuyordu. Yapılan yarışlarda okullarının derece yapmasındaki payları büyüktü ikisinin de. Fakat Ayşegül’ün kaza esnasında diz kapağındaki lifler yırtılmış ve bir daha voleybol oynaması yasaklanmıştı. Voleybol oynadığı zaman felç geçirebilir durumu daha da ciddi olabilirdi. Ayşegül bu haberi duyduğunda dünyası kararmıştı. Çünkü o spora özelliklede voleybola âşık bir genç kızdı. Voleybol onun için hayattı nasıl durabilirdi voleybol oynamadan. Yarışmalara katılmadan nasıl durabilirdi. Leyla da Ayşegül’e destek olmaya çalışıyordu. Kendiside voleybol takımından ayrılmıştı. Leyla da çok severdi voleybolu ama arkadaşını, can yoldaşını daha çok severdi. İşte bu yüzden voleybol takımından ayrıldı. Ayşegül’e moral vermeye çalıştı ve onun her zaman yanında oldu. Ayşegül’ün bu kötü anlarını beraber atlatmaya çalıştılar.

    Kara kış git gide ortadan kayboluyor bahar geliyordu. Kuşlar daha cıvıltı ile uçuşuyorlardı. Güneş günü aydınlatmak için sabırsızlanıyor ve daha erken doğuyordu. Cimler kendini göstermeye başlamıştı. Yeşil cimlerin arasından papatyalar çıkıyordu yavaş yavaş. Göç eden kuşlar memleketlerine geri dönüyorlardı. Ayşegül ise bacağındaki alcıdan çoktan kurtulmuş kara kış gününü en derinlerde bir yere gömmüştü. Hayat her şeye rağmen devam ediyor hayata tutunan canlılarda her şeye rağmen hayatlarını sürdürüyorlardı.




    Leyla arkadaşlarıyla zaman geçiriyor ve derslerine ağırlık veriyordu. Yine o sınav zamanlarında Ayşegül ile kopyalaştılar. Sınavın olduğu saatler çok eğlenceli oluyordu. Herkes kopya derdindeydi. Fısıldamalar oluyor herkes birbirlerine sorular soruyor bazıları ise kendi hazırladığı ufak notlardan kopya çekiyordu. Öğrencilik hayatı kopyasız olur mu hiç… Öğrencilik haylazlık demekti. Leyla da haylaz bir öğrenciydi. Öğretmen sözcüğü yerini hocaya bırakmıştı. Herkes öğretmenlere hocam diyordu. Yeni gelen birinci sınıflar haricinde. Leyla’da birinci sınıftayken öğretmenim diyordu zaten fakat liseye arkadaşlarına alışmıştı artık ve artık birinci sınıf değildi. Hayat okul dershane ev üçgeninde geçiyordu. Hafta sonları arkadaşları ile buluşup bir şeyler yapıyordu Leyla.

    27 Aralık Ayşegül’ün doğum günüydü. Leyla dostu için sürpriz bir doğum günü planlıyordu. Ona bir mektup yazdı. Onun için ne kadar önemli olduğunu anlattı mektupta. Ve bir de beraber çekindikleri resimlerden bir video yaptı. Ve videoya kendi sesiyle okuduğu mektubun ses kaydını ekledi. Bir de ufak bir hediye aldı.

    Yıldızların Altında adındaki sinemanın sahibi Leyla’nın babasının çok yakın bir arkadaşıydı. Leyla’nın aklına çok güzel bir fikir geldi. Rıza amca Leyla’yı kırmazdı hiç, küçüklüğünden beri çok severdi onu. Leyla Rıza amcasıyla konuştu ve onu ikna etti. Ve 27 Aralıkta Leyla Ayşegül’e sinemaya gitmeyi teklif etti. Ayşegül Leyla’nın doğum gününü unuttuğunu düşünüyordu.

    ‘Bugün sinemaya gidelim mi Ayşegül?’
    ‘Sinemaya gitmek hiç canım istemiyor Leyla.’
    Leyla ısrar edince kıramadı Ayşegül onu. Ama Ayşegül içten içe Leyla’ya kızıyor kızmaktan ziyade nasıl hatırlamaz diye yakınıyordu. Sinemaya gittiklerinde salon bomboştu.
    ‘Bu filmi başlatmazlar sadece ikimiz varız Leyla.’
    ‘Başlar canım birazdan.’ diyerek gülümsedi Leyla’da.

    Ve ışıklar söndü dev ekranda bir ses duyuldu Leyla’nın sesi ‘canım arkadaşım’ diye başladı video. Ayşegül şaşkınlık içindeydi ve video başlayınca resimleri gördükçe Leyla’ya sarılıyor.
    ‘Sen muhteşem birisin.’ diye haykırıyordu.

    Video resimlerden ve beraber çekindikleri videolardan oluşuyordu. Yarım saat sürdü. Sinemadan çıktıklarında hala Ayşegül şokta gibiydi sanki. Durup durup Leyla’ya sarılıyor onu öpüp duruyordu. Hayatımdaki en güzel hediye bu diyordu. Leyla çantasından diğer hediyeyi çıkardı ve iyi ki doğdun diyerek Ayşegül’e sarıldı. İki arkadaş güzel bir gün geçirdiler. Ayşegül çok mutlu gözüküyordu. Leyla Ayşegül’ü öyle gördüğü için daha da mutlu oluyordu.

    ‘Pislik unuttun sanmıştım doğum günümü içten içe nasıl kızıyordum sana ama.’ dedi.
    ‘Aşk olsun canım arkadaşım unutur muyum ben senin doğum gününü hiç.’ diyerek, Ayşegül’e sarıldı Leyla.

    İki arkadaş güzel bir gün geçirmişlerdi ve çok mutluydular. Bu mutluluğu hiçbir şey bozamazdı ki. Tam o sırada yolun diğer karşısına geçmeye çalışan ufak bir çocuğa araba çarptı. Leyla donup kalmıştı eli ayağı titriyordu. Hemen koştular Ayşegül ile beraber ambulansı aradılar. Çocuk kanlar içinde yerde yatıyor fakat bilinççi acıktı. Leyla küçük çocuğu yerde kanlar içinde gördükçe kötü oluyordu. Ambulans geldi ve hemen hastaneye kaldırıldı çocuk. Leyla’da ambulansın peşinden hastaneye gitmek istedi fakat yapacağı hiçbir şey yoktu. Tek yapacağı çocuk için dua etmekti. Onu da yapmaya başladı. ‘Allah anne babasına bağışlasın sağlıklı uzun ömürler versin.’ diyerek dualar etti.

    Günler gelip geçerken okulda bir gezi haberi yayıldı. Köy okullarına düzenlenecek bir gezi vardı. Ayşegül ve Leyla bu habere çok sevindi. Gezi hafta sonu yapılacaktı. Hafta sonuna daha 2 gün vardı. İlk önce öğretmene isimlerini yazdırdılar. Okuldan sonrada eve gidip hazırlanmaya başladılar. Cuma akşamı yola çıkıp Pazar günü ise döneceklerdi.

    Cuma akşamı geldiğinde Leyla anne ve babasıyla kucaklaşıp otobüse gitti. Otobüste en arkada bir yere oturdu ve Ayşegül’ü beklemeye koyuldu. Otobüsün kalkma saati yaklaşıyordu ama Ayşegül ortada yoktu Leyla eğer Ayşegül gelmezse geziye gitmeyecekti. Bir yandan Ayşegül için telaşlanmaya başladı diğer taraftansa şoförü biraz daha oyalamaktaydı. Ve sonunda Ayşegül geldi.

    ‘ Nerdesin sen Ayşegül neden böyle geç kaldın şoförü oyalamak için canım cıktı.’
    ‘ Hiç sorma Leyla ya babam göndermiyordu. Zar zor izin alabildim az gitsin gelemeyecektim.’
    ‘ Sonunda izin alabildiysen sorun yok o zaman canım.’ diyerek yerlerine oturdular.

    Otobüs hareket etmişti. Öğrenciler şarkılar söylediler hep birlikte eğlenceli bir yolculuk geçiriyorlardı. Gece olduğunda bütün öğrenciler uyuya kalmıştı. Güneş tepede güne ışıklarını göstermeye başlamıştı. Öğrenciler birer ikişer yavaş yavaş uyanmaya başlamışlardı. Otobüs varacağı yere varmıştı. Öğrenciler eşyalarıyla birlikte otobüsten inmeye başladılar. Onları karşılamaya köy öğretmeni Feride Hanım gelmişti. Misafirleri kalacağı yerlere götürdü feride hanım.

    Öğretmen ve öğrenciler biraz dinlendikten sonra geziye koyuldular. Feride hanım misafirlere ilk önce okulu gezdirdi. Okul eski bir binadan oluşmaktaydı. Duvarlarındaki boya dökülmüş ve sıralar çok eskiydi. Hiçbir araç gereç yok denecek kadar az, olan araç gereçler ise eski, kırık, döküktü. Leyla ve Ayşegül burada okuyan öğrenciler için çok üzülmüş ve onlar için bir şeyler yapmak istiyorlardı.

    Birazda köyü dolaşmak isteyen öğrencilere Feride Hanım köyü dolaştırdı ve öğrencilere köyü anlatmaya başladı.

    ‘ Bu yörenin insanları, tarihle iç içe yaşarlar. Evlerinin duvarlarını tarihi taşlar ile örerler. İlerde gördüğünüz köprü bildiğimiz kadarıyla bin yıllık bir geçmişe sahip. Ama belki daha da eski olabilir. Altından geçen nehrin köprüye gösterdiği bağlılığa ne dersiniz? Binlerce yıl yolunu değiştirmemiş olması, ne ilginç bir dostluk örneği değil mi? Ötede gördüğümüz çeşme de sanırım Romadan kalmadır. Gelin yakından inceleyelim.’

    Öğrenciler heyecanla Feride Hanım’ın peşine takıldılar. Hep birlikte otlağın ötesindeki çeşmeye doğru yürüdüler. Toprak bin bir çeşit kır çiçeği ile bezenmişti. Arada bir beliren esintiyle çevreye iç açıcı kekik kokuları yayılıyordu. Feride hanım öğrencilere dönüp:

    ‘Arkadaşlar! Bu köy tarihi bir köydür birçok uygarlık bu köye yerleşmiştir. En son Türkler hâkimiyet kurmuştur. Burada bastığımız her yer tarihsel belge niteliği taşımaktadır. Beklide şu anda insanlığa hizmeti geçmiş bir bilginin ya da düşünürün gömütü üstündeyiz. Belki de insanlara acı çektirmiş, kan dökücü bir kralın sarayı var ayaklarımızın altında…’

    Böylece konu konuyu açıyordu. Öğretmen öğrencilere, o topraklarda yaşamış uygarlıklara, kral ve kumandanlara dâhil ilginç bilgiler anlatıyordu. Öğrenciler Feride Hanım’ı dinlemeye doyamıyorlardı. Çeşmeye ulaştıklarında öğrenciler, hemen, bilek kalınlığından akan pırıl pırıl suya koştular. Kana kana içtiler ellerini yüzlerini yıkadılar. Leyla ve Ayşegül de bu güzellikler karşısında çok etkilenmişlerdi. Feride öğretmeni dinlemekten büyük zevk alıyorlardı. Leyla çantasından foğtoraf makinesini çıkartmış bu muhteşem yerlerin foğtarafını çekiyordu. Öğrenciler ve Feride öğretmen köyü dolaşmaya devam ediyorlardı.

    Otlaklarda yirmi kadar kuzudan oluşan bir sürü göründü. Öğrenciler kuzulara doğru koşuşmaya başladılar. Leyla yeni doğmuş bir yavru kuzuyu kucağına almış onu seviyordu. Ayşegül’de başka bir kuzu ile ilgileniyordu. Kuzuların başında iri çoban köpeği ile birlikte onüç ondört yaşlarında bir çoban kız vardı. Leyla ve Ayşegül çoban kızın yanına gittiler. Leyla çoban kıza sıcak sıcak gülümsedi ve söze girişti:

    ‘Merhaba adın ne senin?’
    Çoban kız Leyla’nın sıcak gülümsemesi karşısında çekingenlikten sıyrıldı. Fısıltıyı andıran bir ses tonu ile yanıtladı.
    ‘Adım Ayşegül.’
    ‘Aaa Ayşegül bak adaşınmış.’
    Ayşegül söze girdi hemen:
    ‘ Merhaba benimde adım Ayşegül memnum oldum tanıştığıma.’ dedi.

    Konuşurken, gözlerinde beliren pırıltılar, Leyla ve Ayşegül’ün dikkatinden kaçmadı. Bu pırıltılar, kızın o anda garip şeyler düşündüğünü belirtiyordu. Leyla ve Ayşegül kızın bu doğallığını çok sevmiş fakat okumak yerine çobanlık yapmak zorunda olduğu için ise çok üzülmüşlerdi. Herkes Leyla ve Ayşegül gibi şanslı değildi. Birçok kız çocuğu gerek yokluktan gerekse şartların elverişli olmamasından dolayı okula gidemiyor birçoğu okuma-yazma bile bilmiyordu.

    Artık akşam olmaya başlamış güneş bulutların içine gizleniyordu. Leyla ve Ayşegül başta olmak üzere diğer öğrencilerde çok yorulmuşlardı. Artık kalınacağı yere gitmek için yürümeye başladılar. Farkında olmadan köyden bir hayli uzaklaşmışlardı. Yarım saat yürüdükten sonra kalınacağı yere vardılar. Akşam yemeği yedikten sonra uyumağa koyuldular.

    Gün ışımaya başlamıştı. Leyla Ayşegül’ü uyandırdı. Güneşin doğuşunu seyrediyorlardı. Güneş bulutların içinden bir kuğu gibi süzülüyor. Sıcaklığıyla üşüyen yürekleri ısıtıyor ve insana yaşama sevinci veriyordu. Bütün öğrenciler uyandıktan sonra kahvaltı yapıldı. Ve köy biraz daha dolaşıldı. Zaman hızlıca akıp geçmişti artık veda zamanı gelmişti köye. Öğrenciler Feride öğretmen ile vedalaşıp otobüse binmeye başladılar.

    Eve döndüklerinde Leyla anne ve babasına çektiği resimleri gösteriyor köyün güzelliklerini, mis gibi kekik kokusunu, pırıl pırıl suyunu, kır çiçeklerini ve gördüğü tarihi güzellikleri anlatıyordu. Güzel bir hafta sonu geçirmişti Leyla ama sabah okul vardı ve dinlenip uyuması gerekiyordu bu yüzden erkenden yatağına yattı ve derin bir uykuya daldı.

    Günler gelip geçiyordu. Leyla ve Ayşegül ders çalışıyor geziyor dolaşıyordu. Sınavlara giriyorlar başarılarını ölçüyorlardı. Okul ve dershane hayatı içinde yaşayıp gidiyorlardı. Yıllar geçmişti, Leyla son sınıfa gelmişti artık. Onu bekleyen bir üniversite sınavı vardı. Leyla için önemli bir sınavdı. Hayatını bu sınav belirleyecekti. Ayşegül ile gece gündüz çalışıyorlardı. Dershanelerini değiştirmişlerdi. Bütün öğretmenler iyiydi ama onlar daha iyi öğretmenlerin olduğu, öğretmenlerin öğrencilerle daha çok ilgilendiği bir dershaneye gitmek istediler. Leyla ve Ayşegül dershaneye gidip geliyor. Derslerin olmadığı zamanlarda dershanede deneme çözüp yapamadıkları soruları önce birbirlerine daha sonra ise öğretmenlere soruyorlardı. Bir yandan da okuldaki derslere çalışıyorlar sınavlarını yüksek tutmak için çabalıyorlardı. Günler dershanede ders çalışmakla geçiyordu. Bazı zamanlar bunalıp dolaşıyorlardı.

    Derslerin yoğunluğundan bunaldıkları bir gün Leyla ve Ayşegül biraz dolaşmak istediler. Bir parkta oturmuş bir söğüt ağcının altında kuş cıvıltıları eşliğinde muhabbet ediyorlardı. Leyla’nın gözü bir an bir çocuğa takıldı. Sonradan muhabbetine geri döndü. Çok oturduklarını düşündüler ve evlerine gittiler. Ertesi gün Leyla Ayşegül’ü evden almak için Ayşegül’lere gitti. Onunla birlikte dershaneye gittiler. Ders arası olduğunda Leyla ve Ayşegül koridorda dolaşıyordu. Ve Leyla dün parkta gördüğü çocuğu gördü. İçi bir değişik oldu. Çocuk yan sınıfa girdi. Oda bu dershaneden ve Leyla’ların yan sınıfında okuyordu. Leyla garip duygular içindeydi o çocuğu tekrar tekrar görmek istiyor saatlerce ona bakmak istiyordu. Ders aralarında koridora çıkarıyordu Ayşegül’ü. Ayşegül Leyla’nın bu tavırlarına yabancı değildi pek Leyla’yı çok iyi tanıyordu. Ayşegül bir şeyler sezmiş gibi gülümseyerek sordu:

    ‘Hayırdır kuzum ne iş bu her ders arasında koridora çıkmalar?’
    ‘Aman Ayşegül ya ne alaka sıkılıyorum sınıfta da ondan.’
    Ayşegül bu cevaba inanmış gibi değildi tabi Leyla’da anlamıştı zaten Ayşegül’ün inanmadığını sanki çok gizli bir sır verirmiş gibi Ayşegül’ün kulağına eğilerek:
    ‘ Bak o çocuk işte dikkatimi çok çekiyor Ayşegül.’
    Ayşegül sezdiklerinde yanılmamıştı işte. Leyla uzun bir aradan sonra ilk defa birinden hoşlanıyordu. Kalbinin kilidini açmıştı. Bir aşka gücü yoktu belki ama onun mutluluğunu görmeği çok istiyordu Ayşegül.

    Leyla ders aralarında o çocuğu görmek için koridora çıkıyor ama onu gördüğü anda utanıyor ve bakamıyordu. Çocuk sınıfa girdiğinde ise keşke baksaydım diye yakınıyordu. Arada bir çocuğun ona baktığını görüyor bazı zamanlar gözleri gözlerine değiyordu. Gözlerinin rengini ayırt edemiyordu bir türlü Leyla. Mavi ve tonları renk giysi giydiğinde gözleri mavi, yeşil ve tonları giysi giydiğinde ise gözleri yeşil oluyordu. Leyla’nın çok hoşuna gitmişti gözleri. Yan sınıfta arkadaşları vardı Leyla ve Ayşegül’ün. Leyla Kenan diye bir arkadaşına o çocuğu göstererek sordu:

    ‘Adı ne onun sevgilisi var mı Kenan?’
    ‘Oooo Leyla hayırdır ne iş.’ diyerek sinsice gülümsedi Kenan.
    ‘Aman Kenan ya sakın bir şey söyleme ona, sordum sadece.
    ‘ Furkan adı. Tamam, tamam söylemem merak etme.’

    Adı Furkan. Gözleri bir dipsiz kuyu gibi. Bakınca insanı içine çekiyor derin düşüncelere daldırıyordu. Leyla birkaç kez Furkan ile göz göze gelmişti. Bir gün Kenan Leyla’nın yanına geldi ve Furkan’ın da Leyla’yı sorduğunu söyledi. Leyla çok heyecanlanmıştı ve Furkan bir gün ders çıkışı Leyla ile konuşmak istedi. Leyla’nın kalbi yerinden fırlayacak gibi hızlı atıyor ne yapacağını nasıl duracağını şaşırıyordu. Furkan Leyla’yı dershanenin köşesinde bekliyordu. Leyla merdivenlerden 3 adım atıyor sonra heyecanlanıp iki adım geri çıkıyordu. Ayşegül Leyla’nın heyecanını yatıştırmaya çalışıyor ona yardımcı oluyordu. Kaçarı yoktu Leyla sevdiği çocukla konuşacaktı ve bütün heyecanını yenip Furkan’ın yanına gitti.

    Furkan çok heyecanlı görünüyordu. Leyla’nın yaşadığı duyguları o da yaşıyordu. Furkan bütün heyecanını toplayıp söze başladı:

    ‘Seni uzun zamandır izliyorum. Yanlış anlama sakın kötü bir niyetim yok. Her ders arasında gözlerim seni arıyor. Bu konuşmayı yapmak ve yapmamak arasında çok gidip geldim yanlış anlaşılmak istemem. Senden çok hoşlanıyorum.

    Leyla Furkan’ın gözlerine bakarak konuşmayı devraldı:
    ‘İlk önce söylemek isterim ki yanlış anlamadım hiçbir şeyi. İçimde sana karşı değişik duygular var sevgiye dair. Tesadüf mü bilemiyorum ama bende her teneffüs seni görmek için çabalıyordum ve bilmeni isterim bende senden hoşlanıyorum.
    ‘Bu konuşmayı yapmak çok zor oldu. Çok heyecanlıydım cümlelerin biraz olsun rahatlattı içimi benimle geleceğe dair adımlar atmak ister misin?’
    ‘Bütün kalbimle cevaplıyorum ki EVET isterim.’
    ‘Küçük düşünmeni istemiyorum yani bu ilişki üç günlük bir haftalık bir şey olmasın artık küçük sayılmayız beni yarı yolda bırakma olur mu hep benim ol. Birbirimize sınava kadar yardımcı olalım sen benim bende senin motivasyon kaynağın olayım ve beraber gidelim buradan. Şuan tek hedefimiz önümüzdeki üniversite sınavı. Sınavdan sonra çok daha güzel olmasını istiyorsan şu sınavda başarılı olmalıyız hadi olamadık yine her şey güzel olacak ama neden çok güzel olmasın değil mi?
    ‘ Evet haklısın. Madem bir geleceğe adım atacağız güzel bir gelecek olmalı.

    Böylece Leyla ve Furkan bir gelecek için birbirlerine söz vermiş geleceğe adımlarını birlikte atmaya karar vermişti. Leyla çok mutluydu. Hayatı Furkan ile anlam kazanmaya başlamıştı. Her gün dershanede beraber ders çalışıyorlar. Deneme sınavlarında birbirleriyle yarışıyorlardı. Bazı zamanlar beraber dolaşıyorlar. Leyla’nın Furkan’ı ilk gördüğü parkta oturup geleceğe dâhil planlar kuruyorlardı. Furkan Leyla’dan daha çok ders çalışıyor Leyla’yı da çalışması için ikna ediyordu. Deneme sınavlarında çoğu zaman aynı netleri yapıyorlar. Bazı zamanlar ise Leyla birkaç net ile Furkan’ı geçiyor bazen de Furkan Leyla’yı geçiyordu. Deneme sınavlarına girmeden önce aralarında konuşup bu sınavdan en yüksek neti yapana hediye var diyorlardı.

    Günler ardı ardına sıralanıyor, zaman geçiyor ve sınav yaklaşıyordu. Sınav yaklaştıkça ikisinde de heyecan ve stres artıyor birbirlerine destek oluyorlardı. Beraber çalışıyorlar kendilerini sınav yapıyorlardı.

    Üniversite sınavına hangi okulda girecekleri belli olmuştu. Furkan ve Leyla farklı okullarda sınava girecekti. Furkan’ın ikiz kardeşi vardı. İsmi Merve. Oda sınava girecekti. Furkan ve Leyla sınava girecekleri okulları görmek için sınavdan önce okulu ziyarete gittiler. Furkan Merve ile Leyla’yı almaya geliyordu. Telefonda sana bir sürprizim var demişti Leyla’ya. Leyla tahmin etmişti Furkan’ın ikiz kardeşi ile geleceğini. Leyla evden çıkmıştı. Furkan ise her zamanki yerde Leyla’ların evinin ara sokağının başında bekliyordu. Merve’yi sakladı Furkan sürpriz yapmak için. Leyla sokağın sonuna geldiğinde Furkan:
    ‘Bak kim var burada.’

    Leyla kendini görüce cıkmış gibi hissetmişti. Nedensiz bir heyecana kapılmış çekingen bir havaya bürünmüştü zar zor utangaç bir ses tonu ile:

    ‘Merhaba nasılsın Merve.’
    ‘Teşekkür ederim canım sen nasılsın.’

    Resmi bir muhabbetti ilk baştaki muhabbetleri ama sonradan Merve ve Leyla birbirlerine çok ısınmışlardı. Merve Leyla için Furkan’ın kardeşi değil onun arkadaşı olmuştu. Merve içinde geçerliydi aynı şey. Leyla’yı arkadaşı gibi görüyordu.

    Üniversite sınavının olduğu gün gelmişti. İkisi de sabah günaydın mesajı ile uyandırdılar birbirlerini. Güzel bir kahvaltı yaptılar evlerinde ve sınavın iyi geçmesi dileklerinde bulundular birbirlerini ve telefonlarını kapatıp sınav yerine gittiler. İkisi de farklı yerlerde girecekti sınava.

    Sınav saati başladı. Birçok öğrenci geleceği için ter döküyor sorularla cebelleşiyorlardı. Leyla ve Furkan’ da güzel bir geleceğe adım atmak için soruları dikkatlice okuyordu. Leyla Türkçe ve matematik testini bitirip sosyal bilimlere geçtiğinde çok az bir süresi kalmıştı. Telaşa kapıldı bir an soruları yetirememekten korktu. Hızlıca okudu ve cevapladı. Tam son soruyu cevapladığında sınav süresi bitmiş gözetmenler sınav kâğıtlarını toplamaya başladılar. Leyla’nın sınava girdiği okulun kapısının önünde annesi bekliyordu. Herkes bitti çok şükür diyerek kendilerini sınıflardan dışarı atıyordu. Leyla’da koşarak dışarı çıktı ve annesine sarıldı. Annesi Leyla’ya bakıp sordu:

    ‘Nasıldı kızım sınav.’ diye.
    ‘Sürem yetersiz kaldı biraz anne ama hepsini yaptım. Emin olduğum sorularda var ama çelişkide kaldıklarımda oldu. Hayırlısı anne.’ Dedi

    Leyla hemen telefonuna sarıldı. Kapalı olan telefonunu açtı ve Furkan’a mesaj attı. Furkan da aynı anda aynı mesajı Leyla’ya attı kalp kalbe karşı derler ya gerçektende öyleydi. Yürekleri bir atıyordu. Furkan’ında kötü geçmemişti sınavı iyi diyordu. Sınavın yükünü ikisi de üzerinden atmıştı. Artık sınav sonuçlarını beklemekten başka çareleri kalmamıştı. Dua ediyorlardı aynı puanı almaları için. Artık ders çalışmak yoktu daha artık ikisi de beraber buluşup geziyorlar muhabbet ediyorlar eğlenceli vakitler geçiriyorlardı. Leyla Furkan Ayşegül Kenan hep birlikte buluşup okey oynuyorlar. Leyla ve Furkan hep beraber oluyor ve taş çalıyorlardı. Çok eğleniyorlardı. Leyla taş çalmayı kopya çekmeye benzetiyor o yüzden Ayşegül’e sen hayatta beceremezsin diyordu. Hep beraber güzel vakit geçirdikten sonra evlere dağılıyorlardı. Leyla evde bile Furkan’ı düşünüyor, sabah olup tekrar onunla buluşmayı iple çekiyordu. Hemen hemen her gün parklarında buluşuyorlar beraber resim çekiniyorlar. Ağaçların altında oturup bazen birbirlerini bazen ise kuş cıvıltılarını dinliyorlardı.

    Furkan’ın babası Furkan’ın polislik sınavlarına girmesini istiyordu. Leyla bunu hiç istemiyor fakat Furkan’da bir şey diyemiyordu. Furkan’ın kaydını yaptırmak için polis meslek yüksekokuluna beraber gittiler. Çok kalabalık ve çok sıra vardı. Furkan’ın bu sıralarda beklemeye tahammülü yoktu. Birçok işlem vardı yapılması gereken. Furkan bir sırada beklerken de Leyla başka bir sırada bekliyor, Furkan işini hallettiğinde pek sıra beklemeden Leyla’nın durduğu yere geçiyordu. Böylece işlemleri daha çabuk beklemeden hallediyorlardı. Bütün işlemler bitmişti. Polis okulundan çıktıklarında eve dönmek için araba yoktu. Garajların numarası da yoktu ikisinde. Arabalar garajda doluyor yol üstünden hep dolu olarak geçiyorlardı. Leyla Ayşegül’e mesaj çekti. Garajları arayıp iki kişilik boş yer ayırttırmasını yolda kaldıklarını söyledi. Fakat Ayşegül’den bir cevap gelmedi. Bu sefer Furkan arkadaşına aynı mesajı çekti. Bir müddet sonra cevap geldi. Araba 10 dakikaya gelecekti. 10 dakika beklediler araba geldi ve evlerine döndü Leyla ve Furkan.

    Akşam haberlerde yarın sabah sınav sonuçlarının açıklanacağı bildirildi. Leyla bu haberi dinlediğinde Furkan’a hemen mesaj çekti. Furkan’da aynı haberi dinlemişti. Leyla’nın gözüne hiç uyku girmedi gece sabahı zor etti. Sabah hemen bilgisayarın başına geçti. Saat tam 9.00 da sonuçlar açıklanacaktı. Zaman bir türlü geçmiyor dakikalar hiç ilerlemiyordu. Saat 9.00 olduğunda yoğun ilgiden dolayı siteye girmek biraz zor oldu. Sonunda sayfa açılmıştı. Leyla ilk önce Furkan’ın puanına baktı 430 puan almıştı Furkan. Kendi kimlik numarasını girerken aynı puanı almak için dua ediyordu. Gözlerini kapattı ve heyecanlı bir şekilde hafif aralayarak ekrana baktı. Leyla 452 puan almıştı. Puanları aynı değildi aynı yere gitmeleri zorlaşmıştı. Leyla kendi puanına sevinememişti bile. Ama nasıl olur denemelerde beni hep geçerdi diye yakınıyordu, üzülüyordu Leyla. Bir ara gözlerinden yaşlar yanaklarına süzülmüştü. Furkan ile buluştular. Furkan Leyla’yı tebrik ediyor çok iyi yapmışsın diyordu. O gün konuşulan konu sınavdan alınan puanlar oldu. Furkan Leyla’nın tercihlerini kendisinden bağımsız yapmasını istiyordu. Çünkü Leyla’nın puanı ondan çok iyiydi ve muhtemelen daha iyi bir bölüme gidecekti. Aynı yere gitmek için Leyla’nın puanının boşa harcanmasını istemiyordu Furkan.

    Sınav sonuçlarının açıklanmasıyla merak ve heyecan giderildi bir az da olsun. Kötü sonuç almamışlardı Furkan ve Leyla. Fakat iki sininde yolları ayrılacak gibi gözüküyordu. Furkan rehberlik ve psikolojik danışmanlık bölümünü çok istiyordu. Fakat puanı yeterli değildi. Leyla’da hukuk bölümünü istiyor fakat rehberlik ve psikolojik danışmanlık bölümüne de sıcak bakıyordu. İki sevgili tercihlerini yaptılar ve ÖSYM’ye bildirdiler geriye yerleşme sonuçlarının açıklanması kaldı. Yerleştirme sonuçlarının açıklanması biraz zaman alacaktı. Beklemekten başka bir çare yoktu. Leyla ve Furkan yaz tatillerine devam ediyordu.

    30 Temmuz Furkan’ın doğum günü. Leyla ne yapacağını şaşırmıştı. Ne alacaktı Furkan’a nasıl bir hediye olmalıydı bu. Ayşegül ile birlikte dolaşıyorlar Furkan’a hediye bakıyorlardı. Bir ay önceden başlamışlardı hediye bakmaya fakat yarın doğum günü olmasına rağmen bir hediye alamamışlardı daha. En sonunda Leyla bir pantolon ve gömlek beğendi. Furkan’a da çok yakışacağını düşündü. Ayşegül de aynı fikirdeydi. En sonunda hediye buldukları için Leyla çok sevinmişti. Hediye paketi yaptırdıktan sonra tuhafiyeden cıkmışlar bir kırtasiyeye girip mektup yazmak için mektup kâğıdı ve bir zarf almıştı Leyla. Sonradan eve koşup önceden hazırladığı mektubu aldığı kâğıda geçirmeye başladı. Ertesi gün Furkan ile buluştular. Sürpriz gibi bir şey olamazdı. Leyla unutmuş gibi yapamazdı doğum gününü. Öncelikle doğum günü kutladı ve ardından yemek yediler. Yine dolaştılar gezdiler bütün gün. Ayrılırken Leyla Furkan’a hediyesini verdi. Hediyenin yanında bir çikolata kutusu vardı ve hediyenin içindede mektup. Furkan eve gittiğinde heyecan ile hediyeyi açmadan önce hediyenin yanındaki çikolata kutusunu açtı. Çikolataların hepsi yarımdı. Isırılıp bırakılmıştı. Furkan şaşkındı hiçbir şey anlamadı. Çikolata paketinin içindeki not dikkatini çekti.
    Paketteki not: hepsinin tadına baktım, hiçbiri senin kadar tatlı değil.

    Furkan’ın yüzünde tatlı bir gülümseme oluştu. Çok beğenmişti bu hediyeyi ve özelliklede notu. Daha sonra hediye paketini açtı ve içindeki mektubu gördü. Mektubu okumaya başladı. Mektupta;
    Hediye gibi geldin hayatıma. Beklemediğim ummadığım anda araladın gönül kapımı. Kilit üstüne kilit vurmuştum yüreğime, yalnız senin için kırdım o kilitleri. Neydi beni sana bağlayan, neydi kalbime sevda ateşi düşüren? Sanki diğer yarımı bulmuştum sende. Sensiz eksikmişim meğer ben ve sen gelip tamamladın. Sen veya ben yoktu artık sadece biz vardı. Artık atan kalbim bizim için atmaya başladı. Her şey bizim için oldu artık.

    Sevgimi anlatacak kelime bulamadım bazen, sustum. İçimde sevginin yelleri eserken susturdum kendimi. Sessizlikten anlıyorsan eğer seni ne kadar çok sevdiğimi de anlamışındır. Seninle birlikteyken güneş daha anlamlı doğmaya başladı. Sanki benim güneşim sendin ve her sabah ‘GÜNAYDIN’ demenle aydınlanıyordu günüm. Her sabah sen doğuyordun ve beni hayata bağlıyor, yaşadığımı anlamlı kılıyordun. Seni severken yorulmadım. Her gecen gün arttı sevgim. Kalbime sığmadı bazen haykırdım sana ‘SENİ ÇOK SEVİYORUM’ diye. Bazen kâğıtlara yazdım seni sevdiğimi bazen ise yüreğime…

    Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın. Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de uğurlama. O yüreğin gerçek sahibiydin.

    Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da… Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni öylesine güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle…

    Bütün her anında yanında olmak isterdim. Seni doğduğunda tanımak isterdim bebekliğinde bile yanında olmak isterdim. İlk ağladığında, ilk koştuğunda, ilk düştüğünde, ilk konuştuğunda, yanında değildim ama bundan sonra her şeyde, her anda, her durumda yanında olacağım. DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN İYİKİ VARSIN…’

    Furkan mektubu okurken gözyaşlarını tutamamış yanaklarından süzülüp akmıştı yaşlar. Leyla gibi birini sevdiği için çok şanslı olduğunu düşünüyordu. En güzel hediye Leyla’ydı aslında onun için. Bu doğum günü çok özeldi onun için. Çünkü Leyla ile yeniden doğmuştu.

    Güneşin tepede olduğu çiçek kokularının etrafa yayıldığı çocukların sokaklarda oyun oynadıkları sıcak bir yaz günü Furkan ve Leyla buluştular. Furkan bir şeyler söyleyecekmiş gibi bakıyordu Leyla’ya. Leyla bu bakışlardan bir şeyler sezdi ve sordu:

    ‘Hayırdır. Bir şey mi söyleyeceksin Furkan?’
    ‘Evet. Bir müddet görüşemeyeceğiz Leyla.’
    ‘Nedenmiş o beyefendi?’
    ‘Hemen kızma canım benim. Annemler ile fındık toplamaya gideceğiz bir köye.’
    ‘ Ya banane bende geleceğim köyde kızlar vardır tek göndermem banane ya!’diyerek ufak bir çocuk gibi mızmızlandı Leyla.

    Leyla kafasına koymuştu oda Furkan’lar ile birlikte fındığa gidecekti. Fakat annesi göndermezdi tek hayatta. Annesinin cevabını bildiği halde şansını denemek istedi ve sordu:

    ‘Anne arkadaşım Merve fındık toplamaya gidecek bende gidebilir miyim?’
    ‘Sen yapamazsın kızım zor iştir fındık toplamak.’
    ‘Denemek istiyorum anne gideyim daha?’
    ‘Olmaz diyorum Leyla ısrar etme tek başına gönderemem seni.’
    ‘Sende gel o zaman.’dedi Leyla ama içinden gelmesini istemiyordu annesinin.
    ‘Annesi o zaman olur ne zaman gideceklermiş.’
    ‘Merve telefon açıp söyleyecek.’ Dedi Leyla annesini çağırdığına pişman olmuş bir ses tonu ile.

    Merve’den haber gelmiş. Sabah erkenden fındığa gidilecekti. Leyla gece heyecandan uyuyamamıştı. Sabah Leyla’ları almaya Furkan’ın dayısı gelmişti. Arabayı o kullanıyordu Furkan en önde dayısının yanındaydı. Leyla ve annesi arkaya geçmişti. Arkada Merve, Furkan’ın annesi ve yengesi vardı. Bir de yabancı bir kadın ile kızı vardı.

    Fındık toplayacakları köye varmışlardı. Leyla Furkan’a yaklaşamıyordu. Çünkü annesi Furkan ile arkadaşlıklarını bilmiyordu. Leyla’yı Merve ile arkadaş biliyordu. Fındık iki bölümde toplanacaklardı. İki kardeş toplattığı için bir grup bir kardeşe ait olan bölümü, bir grupta diğer bölümü toplayacaktı.

    Grup ayrımı yapılmıştı. Leyla Furkan’ın olduğu gruptaydı Leyla’nın annesi ise diğer gruptaydı. Leyla ve Furkan’ın istedikleri de buydu. Leyla, Furkan, Merve, Furkan’ın annesi ve yengesi bir grup oluşturmuştu. Fındık toplayacakları yer gösterildi. Durmak yoktu buraya çalışmaya gelmişlerdi. Fındık dalları birbirine girmiş toprak sabah cisesi yediği için kokuyordu. Toprak kokusu ve fındık kokusu iç içe girmiş muhteşem bir koku sergiliyordu. Furkan ve Leyla fındık dalları arasından birbirleri ile bakışıyordu. Leyla’nın zorlandığı yerlerde Furkan hemen yardıma koşuyor Leyla yerine topluyordu. Leyla’ya ise alçak dallardan uzatıyordu daha kolay toplayabilmesi için. Furkan Leyla’nın gözlerine bakarak annesi ile evlilikle ilgili konuşuyor. Leyla utancından kıpkırmızı oluyordu. Merve’de durumu bildiğinden gülümsüyordu. Güneş tepede kendini göstermeye başladığında yemek molası verilmiş, Leyla ve Furkan aynı evde aynı sofrada yemek yemişlerdi. Yemek yerken bile Furkan’ın gözleri Leyla’nın gözlerindeydi. Yemekten sonra yine fındık toplamaya başladılar oyalanmadan. Furkan’ın yengesi bir şeyler sezmiş olmalı ki Merve’ye Leyla ve Furkan’ı göstererek, ‘ sevdamı bunlar’ diye sormuş Merve ise ‘hayır yenge onlar dershaneden arkadaş.’ diyerek cevaplamıştı soruyu. Herkes çok yorulmuştu artık fındık toplamaktan ayakta durmaktan. Eve dönme saati gelmişti. Leyla eve geldiğinde dire yatmış. Yorgunluktan ise hemen uyuya kalmıştı. Ertesi sabah tekrar fındığa gideceklerdi. Leyla güzel bir uyku çektikten sonra bütün yorgunluğa rağmen fındığa gitmek istiyor. Çünkü Furkan’ı görüyor onunla beraber fındık toplamaktan büyük zevk alıyordu. Sabah yine Furkan’ın dayısı, Leyla ve annesini almak için Leyla’ların kapısına gelmiş ve yine fındık topladıkları köye gitmişlerdi. Yine iş başına geçmişler fındık toplamaya koyulmuşlardı. Leyla bir dalı toplamakta zorluk çekiyordu Furkan yardımına koşmuş da

      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:43 pm