Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    İSİMSİZ ÖMÜR (KADİR SEZGİN)

    Paylaş

    1001110016

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 27/11/10
    Yaş : 27
    Nerden : giresun

    İSİMSİZ ÖMÜR (KADİR SEZGİN)

    Mesaj  1001110016 Bir Perş. Ara. 23, 2010 9:02 pm

    İSİMSİZ ÖMÜR

    Tutarsız kelimelerden ibaretti hayat. Gün ışığı karanlık, geceleri ise sisli. Güneş avuç avuç pırıltı saçmıyordu saçlarına. Yoksa yağmurdamı küsmüştü. İlikleri ıslatmıyordu taneleri epeydir. Kömür siyahı kirpiklerle, kucaklaşmıyordu bembeyaz kar desenleri.

    Düşündükçe düşündü, derinlerde kayboldu duyguları, kayboldukça hüzünlendi, hüzünlendikçe buğulandı gözleri. Aslında çözmüştü kördüğüm olmuş ayrıntıları, sadece o ayrıntılarda sürüklenmek parçaladığı için bütünleri, görmemezlikten gelerek kandırıyordu kendini. Anlamıştı nihayet keşkelerde kaybolmanın gelecek vaat etmediğini. Anımsadıkça kah üzülüyor kah mutlu oluyordu. Küçücük bedenine hayat meşgalesini yüklendiği için, içini titreten korkuyu yad ettikçe üzülüyor, dupduru kalbinin ufacık anlarda yaşadığı mutluluğu düşledikçe mutlu oluyordu. Güvenip demir atacağı bir limanı olmadı hiç, çocukta kendisiydi ebeveynde, sevgisizlikten cıpcılızdı bedeni. Sağından solundan ne duyup gördüyse aldı benliğine. ruhunu ve bedenini büyütecek kimselerin olmadığının farkındaydı her an. Yer ve gök tek başına hayattı onun için. Yalnızlıktan her gece buz gibi olsada yatağı, merhamet dolu yüreği ile ısıttı yorganını. İçindeki köpük köpük dalgaları kimse bilmedi her gece sessizce muhabbet ettiği odanın duvarlarından başka…

    Hayat bu kadar acımasız olsa da o adı gibiydi güçlüydü ve direniyordu zor günlere karşı. Çünkü o Kadir’di. Çektiği sıkıntı ve dertlere rağmen her zaman simsiyah gözlerinin içinde bir parıltı belirirdi nedense. Günlerin bir çırpıda gelip geçmesini isterdi, büyümek isterdi aslında, bu cehennemden kurtulmak isterdi, başkalarının dediği gibi değil kendi istediğini yaşamayı isterdi O.

    Son birkaç haftadır havalar çok iyi gitmişti. Her gün kısada olsa hayatın onu sınırlandırdığı bahçeye çıkıp arkadaşlarıyla oynamak istiyordu, biraz olsun gülmek ve sıkıntılardan uzaklaşmaktı bu oyunun amacı ona göre… O ürkütücü sesle yatağından fırladı, çok korkmuştu, küçük kalbi küt küt atıyordu. Sesin nerden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Biraz kendine geldiğinde her şeyin farkına vardı, o güneşli günlerin aksine bir başlangıç yapmıştı güne artık. Buraya yakın zamanda gelmesinden dolayı gök gürültüsüne pek alışık değildi, ürkmüştü de bu yüzden. Geldiği yerde bu kadar korkutucu olmuyordu yağmur, bu kadar acı seslenmiyordu gök. Yavaş yavaş alışması gerektiğini düşündü biran. Artık farklı bir yerde yaşayacaktı, artık Giresun’daydı.

    Birkaç dakika içinde kendine geldi etrafına baktı bütün arkadaşları uyuyordu, onların alışık olduğunu anladı bu duruma. Terliklerini giydi ve pencereye doğdu yöneldi daha önce yağmur hiç bu kadar güzel gelmemişti ona. Bu diğerlerinden farklıydı sanki. Gözünü Giresun Adasına doğru yöneltti. Ada ona biran için fırtınada yüzen bir yunus balığını anımsattı haksızda sayılmazdı hani. Martılar adanın üzerinde güçlü rüzgâra direniyordu sanki bir sağ bir sola savruluyorlardı. İyi bir yere mi kötü bir yere mi geldiğini şimdilik kestiremiyordu küçük Kavin.

    Fazla dalmıştı. Oda fark etti sonra nedenini. Buğulu camlarda onu merakla bekleyen insanı arıyordu. Zor durumda olduğunu fark ediyordu. Düşünceleri bir çıkmazın içindeydi. Aynı çatı altında yaşadığı insanlar, sokaklar… Şuan içinde kendisini hissettiren duyguları köreltebilmek için her imkânı hazırlamıştı ona. Artık sihri bozulmuştu o Giresun Adasını hayran gönülle seyrettiği buğulu camın.

    O cam başka görüntüler veriyordu artık baktığında.

    Gözünü camdan aldı Kavin. Koğuşta asılı olan saate baktı ve kalkma vaktine daha var olduğunu gördü. Hala uykusu vardı. Yatağına yöneldi parmak uçlarına basarak. Soğumuştu yatağı bu sürede. Çabuk ısınmak için dizlerini karnına çekti ve büründü yorganını iyice. Yavaş yavaş kapandı gözleri yarın neler olacağını düşünürken.

    Kalma vakti yaklaşıyordu. Topuk sesleri gelmeye başladı hafiften. Kapıdan girer girmez şiddetli bir düdük sesiyle irkildi.

    - Hadi bakalım çocuklar kalkma vakti, herkes 15 dakika içinde yemekhanede olsun dedi yuvanın pala bıyıklı, hafif göbekli, sert görünümlü bekçisi Haydar Efendi.

    Kavin ürkmüştü bu sesten. Kalbi düzensiz atıyordu ve nabızları ahenksizdi. Buna
    rağmen biraz da olsa dinlenmiş ve rahatlamıştı. Gözlerini açtı ve etrafına bakındı herkes yavaş yavaş kalkıp hazırlanıyordu. Anlaşılan bir tek o alışmamıştı bu duruma. Gözlerini ovuşturup yavaşça doğrulup bağdaş kurdu yatağının üzerine. Duvardaki saate baktı saat 8’e geliyordu. Kalktı yatağından ve ilk gördüğü kişiye sordu:
    - Şimdi ne yapacağız?

    Anladı yeni geldiğini. Çünkü daha önce hiç görmemişti bu yüzü.

    - Lavaboya gidip, elimizi yüzümüzü yıkayacağız ve sonra yemekhaneye ineceğiz dedi minik kız.

    - Teşekkür ederim. Senin adın ne?

    - Hatice. Senin?

    - Kavin

    - Ne ilginç bir isim daha önce hiç duymadım

    - Annem koymuş. Bana hep anlamının ‘güçlü, cesur kız çocuğu’ olduğunu söylerdi.

    - Anladım. Kahvaltıdan sonra bahçeye çıkıp oynarız, diğer arkadaşlarla da tanışırsın

    - Tamam sevinirim.


    İlk arkadaşını edinmiş olmanın mutluluğunu yaşıyordu Kavin. Bu onun için çok önemliydi. O ana kadar yalnızdı, kimseyle konuşmamıştı. Ama artık öyle değildi kısa bir sürede konuşsa sevmişti Hatice’yi, kanı kaynamıştı ona nedeninin bilmeden.

    Kendi yaşlarında belki birkaç yaş büyüktü Hatice ama biraz çelimsizdi. Kirli sarı saçlı saçlı, gözlerini açıverse masmavi bakacak gibiydi. Sırtında yakası kapkara pembe bir gömlek vardı. Yürürken kafasının üzerinde bir tutam saçın inatla havalandığını fark etti; yataktan yeni kalktığı belliydi. Uykusunu alamamış gibi, yüzü gözü şiş şekille lavaboya doğru gidiyordu.

    Kavin de Hatice’yi takip etti. Hem gidiyordu hem etrafını süzüyordu. İyi bir yere mi kötü bir yere mi geldiğini kestirmeye çalışıyordu. Hatice’nin peşinden lavaboya girdi. Boyu biraz kısa kalsa da elini yüzünü yıkadı ve Hatice’ye döndü.
    - Yemekhaneye birlikte gidebilir miyiz?

    - Tabi

    - Teşekkür ederim

    - Önemli değil. Hadi geç kalmadan gidelim.

    - Zaten ben çok acıktım.

    - Bende

    Lavabodan daha da acıkmış bir şekilde çıktılar. Hızlıca merdivenlere doğru yürüdüler. Kavin Hatice’yi takip ediyordu. Alt kata inmeye başladılar. Yemekhanenin alt katta olduğunu anladı Kavin. Yemekhaneye girdiler ve uzunca bir sırayla karşılaştılar.

    - Hatice ne kadar çok sıra var

    - Evet, her zamanki gibi

    - Anlaşılan biraz daha aç kalacağız

    - Banada öyle geliyor

    Bir süre daha sıra bekledikten sonra kahvaltılarını aldılar ve buldukları boş masaya oturdular. İyice karınlarını doyurdular.

    Hatice Kavin’in yüz ifadesinden mutsuz olduğunu anladı. Hiç gülmüyordu yüzü ve hiç gülmeyecek gibiydi. Sanki üzerinde taşıyamayacağı acılar vardı. Bunun nedenini sorsam mı diye düşündü Hatice. Ama daha bu sabah tanımıştı Kavin’i, sormanın yanlış olabileceği kanısına vardı.

    Haksızda sayılmazdı hani...
    Günlerden cumartesiydi, okul yoktu Kavin sordu Hatice’ye

    - Bugün neler yapacağız?

    - Cumartesi günler kahvaltıdan sonra iki saat bahçede oyun

    - Oynarız. Senin en çok sevdiğin oyun ne Kavin?

    - Saklambaç. Önceden annem, babam ve kardeşimle oynardık.

    Bu cümleden sonra gözleri yaşardı küçük Kavin’in, uzaklara gitti sanki…
    Geçmişini özlüyordu, annesini, babasını, kardeşini özlüyordu ve bulunduğu duruma alışamayacağı gözle görülüyordu ama alışması gerekiyordu, bunun farkına varmalıydı artık. Minik bedenine ağır geliyordu artık ruhu, kaldıramayacağı bir yüktü bu onun için. O sırada gözlerinden birer damla yaş süzüldü hafif allaşmış yanaklarına durumunu özetleyen. Kırmızı kollu eteği dizinin biraz altına kadar gelen, göğüs hizasında büyükçe bir kalp bulunan minik elbisesine sol kolunu yavaşça gözlerine sürterek sildi durumunuz özetleyen bir damla özlemi ve bir damla duyguyu…

    Bu sırada Hatice ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yanlış bir şey mi söyledim diye düşündü biran için. Kavin’i daha yeni tanımıştı, hakkında adından başka bir şey bilmiyordu ama yinede kanı ısınmıştı ona tıpkı Kavin’in ona olduğu gibi. İkiside küçüktü ama çok büyük olaylarla karşı karşıya kalmış, büyük çöküntüler yaşamış ve çok zor dönemlerden geçmişlerdi ama ikiside birbirinin geçmişinden habersizlerdi. Yaşları küçüktü ama ruhları, gördükleri, çektikleri yaşlarını katlıyordu. Elini Kavin’in omzuna attı Hatice. O an sıcaklığını ve samimiyetini hissetti ikiside birbirinin

    - Ne yaşadığını bilmiyorum ama üzülmeni de istemiyorum

    Kavin’den hiç ses çıkmadı. Sadece yaşlı gözlerle baktı gözlerine Hatice’nin sağolasın dercesine.

    Hala yemekhanedelerdi, o an nedense gözleri kimsecikler görmemişti ikisininde. Sanki başka bir âlemde, başka bir ortamdaydılar. Ama birçok kişi onları izliyordu yemekhanede. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu birçok göz. Kimilerinin ise umrunda değillerdi, onlar kendi işleriyle uğraşıyorlardı hep yaptıkları gibi. Her çeşit kişilik vardı burada.
    O sırada Hatice Kavin’in koluna girerek kaldırdı ve kulağına fısıldadı

    - Hadi gel yüzünü yıkayalım

    Yine gözleriyle cevap verdi Kavin ve lavaboya gittiler. Elini yüzünü yıkadı, kendine geldi birazda olsa.

    - İyi misin?

    - Evet, biraz daha iyiyim.

    - Hadi bahçeye çıkalım.

    - İyi olur, biraz hava almış, rahatlamış olurum.

    Çıktılar bahçeye. Kimileri bir oraya bir buraya koşuşturuyor, kimileri salıncakta, kaydırakta eğleniyor, kimileri ise banklara yorgunluklarını atarcasına yayılmış bekliyordu. Geniş, ortasında heybetli, asırlık bir çınar ağacı bulunan, kenarlarda yer yer çam ağaçları yer yer söğüt ağaçlarıyla çevrili, sol tarafta rengârenk oyun parkı, sağ tarafta ağaçların arasına orantılı şekilde koyulmuş bankların bulunduğu bir bahçeye sahipti bina… Birçok çocuğun sevebileceği, rahat oyun oynayabileceği bir yerdi burası.

    Kavin kafasını kaldırdı ve etrafını seyretti bir süre. Daha önce ailesi ve arkadaşlarıyla yaşadıkları geçti gözünün önünden bir film şeridi gibi. Anne parka ne zaman gideceğiz? Baba kardeşimle parka gidebilir miyiz? Demek istiyordu eskisi gibi. Özlüyorum dedi içinden ve Hatice’ye döndü.

    - Hadi oturalım bi yere
    - Bahçenin sol üst, en ıssız, en sessiz köşesine geçip oturdular. Kendisini iyi hissetmiyordu Kavin. Vücudu çok ağırlaşmıştı artık ve onu taşıyamaz hale gelmişti, soğuk soğuk terliyor, birazda başı dönüyor gibiydi.

    - Buraya nerden geldin dedi Hatice

    Soruya cevap veremeden olduğu yere yığıldı kaldı dengesizce. O ana şahit olan
    Hatice panikledi birden. Ne yapacağını, kime çağıracağını, ne olacağını bilemedi o an için.

    - Yardım edin! Diyebildi sadece ve tekrarladı

    - Yardım edin lütfen!

    Biranda kalabalık sardı etrafını, hepsi çocuktu kimse ne yapacağını bilmiyordu. O sırada nöbetçi olan öğretmen sıyrılıp girdi çocukların arasından. Cebinden telefonu çıkardı ve çağırdı ambulansı. Daha sonra dizlerini yere dayadı ve Kavin’i dizlerinin üstüne yasladı iyice. Öğrencilerden birinin getirdiği kolonyayı eline döktü ve koklatmaya çalıştı. Kendine gelmesi için iki elinin ilk üç parmağıyla bir sağdan bir solda hafifçe tokatladı. İki tarafına birer öğrenci getirdi ve bileklerini ovalamalarını istedi. Çevre oldukça kalabalıklaştı, herke ne olduğunu anlamaya çalışıyor, aralardan kafalarını sokup bakmaya çalışıyordu. Etrafındaki çember gittikçe daralıyordu, hava almak güçleşiyordu. O sırada öğretmen kafasını kaldırdı.

    - Açılın, etrafımızı açın çocuklar dedi

    Uzaklardan acı bir ses duyuldu, zaman geçtikçe yaklaşıyordu. Sağlık görevlileri okulun kapısına kadar geldi. Araçtan inip Kavin’in başucuna geldiler. Orada ilk müdahaleyi yaptıktan sonra Kavin’i baygın halde sedyeye koyup ambulansın içine götürdüler. Görevlilerle birlikte öğretmen de acelece binip uzaklaştılar yuvadan.

    Hatice hala şoktaydı, olanları sadece izlemişti, elinden bir şey gelse de yapacak durumda değildi. Etkilenmişti bu durumdan, elleri titriyordu ve gözleri donmuştu. Ambulans gözden kaybolana kadar bekledi bu şekilde…

    Gözlerini açtı, bulanıkta olsa görüyordu biraz. Sanki göz kapakları yapışmıştı birbirine, inatla açılmak istemiyorlardı. Nerde olduğunu bilmiyordu. Burası neresiydi, niçin yatıyordu, ne olmuştu… Aklında bunun gibi birçok soru vardı. Pencere tarafına dönük olan yüzünü diğer tarafa çevirdi. Bir adam koltukta uyuya kalmış öylece duruyordu. Kimdi bu? Neden onun yanındaydı? Kafası çok karışmıştı, baygınlığın etkiside vardı tabi bu durumda olmasında. Birkaç dakika geçtikten sonra hastanede olduğunu anlamaya başladı ama niçin gelmişti ve neden burada yatıyordu. Zihnini zorlamaya çalıştı, hatırlamaya çalıştı en son ne yaptığını. Başı ağrıyordu bir yandan sanki düşündükçe dahada artıyordu ağrısı. Hatice’yi hatırladı o an. En son onun yanındaydım ve bahçede oturuyorduk dedi içinden. Ama sonrasını hatırlamak için çaba gösteriyordu ama ne yazıkki hatırlayamıyordu Kavin. Yataktan biraz doğruldu, yastığı arkasına aldı ve pencereden dışarı baktı. En alt katalardı, dışarıda bir sürü insan bir oyana bir buyana gidiyordu. Kimi aceleci gibi kimi ise birini beklercesine. Tekrar yanındaki adama döndü. Uyandırsam mı diye düşündü. Kim olduğunu ve kendisinin neden burada olduğunu öğrenmek istiyordu. Uyandırma dedi içinden bir ses, dinledi o sesi. Uyandırmadı…

    Aradan on dakika kadar geçti içeri bir hemşire girdi.

    - Nasılsın bakalım?

    - Biraz başım ağrıyo


    - O kadar olur canım, kendini yormamaya çalış.

    - Ne oldu bana?

    - Canım öğretmenin sana anlatır, benim şimdi gitmem lazım bugün çok yoğunum tamam mı ablam?

    - Tamam

    Hemşire odadan çıktı. Kavin yanındaki adamın öğretmeni olduğunu anladı. Hiç derse girmediğinden tanımıyordu doğal olarak onu. Hala uyanmamıştı öğretmeni. Ya çok uykucuydu ya da uykusunu alamamış ve yorgun haldeydi. Yattığı yerin çokta rahat uyunacak bir yer olmadığını gördü Kavin. Kedisi için katlanıyordu bu duruma demek ki iyi bir öğretmen diye düşündü. Başındaki ağırlık yavaş yavaş kalkıyor, gözleri her geçen dakika dahada net görmeye başlıyordu, her ne olduysa etkisini azaltıyordu ona göre. Tekrar kapı açıldı içeri beyaz önlüklü biri girdi. Bu doktor olsa gerek dedi Kavin.

    - Merhaba minik kız. Ben doktor amcan nasılsın bakalım?

    Çekindi biraz kavin ve
    - İyiyim, dedi.

    - Şimdi sana bir hap vereceğim. Bunu yutabilir misin?

    - Evet

    - Al bakalım, suyunu da vereyim.

    - (Kavin hapı yutar)

    - Aferin, her gün bir tane yutacaksın bundan tamam mı?

    - Tamam.

    - Öğretmenin sabaha kadar başında bekledi. Dayanamamış sızmış. Seni seviyor galiba. İyi bir öğrenci olmasan yapmazdı herhalde bunu. Değerini bil onun.

    Doktor çıktıktan sonra öğretmen için söylenenleri düşündü. Sevecekti galiba onu.
    Allah’ım inşallah benim öğretmenimdir dedi içinden.
    Aradan yarım saat kadar geçti. Öğretmen kafasını kaldırdı esneyerek. Gözlerini ovaladı ve biraz doğruldu. Rahatsız bir yerde uyumanın acı ifadesi oluştu yüzünde. Kavin’e baktı şişmiş ve hafif çapaklı gözlerle. Gülümsedi hafiften iyi olduğu görünce

    - Nasılsın?

    - İyiyim öğretmenim.

    - Aman iyi ol dün bizi çok korkuttun.

    - Ne olduğunu hatırlamıyorum ben, en son Hatice’yle bahçede oturmuş konuşuyorduk.

    - Ufak bir rahatsızlık geçirdin, endişelenme sen. Umarım en kısa zamanda çıkıp tekrar aramıza dönersin.

    - Sizde çok yoruldunuz benim, benim için beklediniz, bu rahatsız koltukta uyudunuz, teşekkür ederim

    - Eee öğretmenler birtek ders için değildir demi? Öğretmenlik kutsal bir meslektir. Öğretmen öğrencisine ailesinden biri gibi davranmalıdır.

    - Adınız ne öğretmenim?

    - Ali benim adım. Daha iyi tanırsın beni, bundan sonra benim sınıfımda devam edeceksin okula.

    Kavin buna çok sevinmişti. Ali öğretmen artık onunda öğretmeniydi. Duası kabul olmuştu artık. Sabırsızlıkla okula başlamak istiyordu hedefleri için. Biran önce hastane işlerinin bitmesini bekleyecekti artık.

    Öğretmen ayağa kalktı.

    - Ben gidip doktorla bir görüşeyim ve durumunu öğreneyim.

    - Tamam öğretmenim

    Öğretmen çıktıktan sonra Kavin ayağa kalktı ve cama doğru yürüdü. Dışarıdaki o kargaşa biraz olsun azalmıştı. Denize doğru baktı, yuvanın ilk gününde olduğu gibi yine adaya takıldı gözleri. En alt katta olduğu için tamamını göremiyordu adanın. O yunus balığı artık çabalamıyordu fırtınadan kurtulmak için. Etrafı oldukça sakinleşmiş ve o keyfine bakıyor gibiydi. Manzara çok harikaydı baktığı yerden. Acaba birgün o adaya gidebilir miyim? diye düşündü içinden. Orada ne olduğunu merak etti. Acaba birileri yaşıyor muydu? Buradan göründüğü gibi ıssız ve ek başına mıydı? Küçük müydü yoksa gözleri onu yanıltıyor muydu? Hastanenin bahçesinde gezdirdi gzlerini şimdide. Bir kadın ve bir çocuk gördü hastanenin önündeki kafeteryanın ön köşesinde. Kadın sanki çocuğunu azarlıyordu. Çocuk sadece dinliyordu annesi olduğunu tahmin ettiği kadını. Kendi annesini hatırladı. Keşke benimde annem yanımda olsa da hep azarlasa beni, dövse, ben hissettiğimde sevmese de gelip uykumda okşasa saçlarımı sadece. Yanımda olduğunu bilsem ama dokunamasam ona hatta sarılamasam, anne bile diyemesem dercesine bir iç çekti Kavin.

    O sırada kapı açıldı. O kadar dalmıştı ki hiç farkına varmadı gelen öğretmeninin. Yavaşça yanına yaklaştı ve elini omzuna koydu Kavin’in. Birden irkildi Kavin, birazda korktu. Gülümsedi öğretmeni.

    - Çok dalgınsın ufaklık.

    - Dışarıyı izlerken dalmışım öğretmenim. Doktor ne dedi? Ne zaman çıkacak mışım?

    Bu sorudan sonra yüzündeki tebessüm yavaşça kayboldu öğretmenin sanki kötü bir şey olmuş ya da olacakmış gibi.

    - Biraz daha burada kalacaksın, çok önemli bir şeyin yokmuş ama senin bir süre daha burada kalman gerektiğini söylediler. Birkaç test yapıp sonuçlarına bakacaklarmış.

    Bir şeyler saklıyormuş gibi konuştu öğretmen. Yüz ifadesinden de anlaşılıyordu hani. Şüphelenmişti küçük Kavin azda olsa ama bir şey söylemedi bu konuda.

    - Ama ben okula başlamak istiyorum.

    Bu cümlenin üzerine Ali Öğretmen hüzünlendi içten içe.

    - Başlayacaksın tabikide, ama birazcık geç başlarsın. Senin gibi zeki bir öğrenciyi bende en kısa sürede dersimde görmek istiyorum.

    Biraz üzüldü Kavin. Ama yinede okula başlamak için sabırsızlık duyuyordu.
    Akşama doğru öğretmeni ayaklandı.

    - Benim artık gitmem gerek. Sana buradaki hemşire ablaların gözkulak olacak, hergün seni ziyarete geleceğim mutlaka.

    - Tamam öğretmenim, her şey için sağolun.

    Kabullenmişti ama gitmesini istemiyordu öğretmeninin. Tek başına kalacak, canı sıkılacaktı bu küçücük odada. Birkaç dakika içinde öğretmeni toparlanıp çıktı odadan. Artık yalnız kalmıştı odada. Yarın olmasını ve öğretmenin gelmesini beklemekten başka çaresi yoktu.

    Düşündü yine, bir hafta önce annesi, babası ve kardeşi vardı yanında. Annesi sabah onu ve kardeşini kaldırıyor, kahvaltılarını yaptırıyor, okul kıyafetlerini özenle giydiriyor ve okula gönderiyordu. Her sabah babasına sarılıp öpmeden giderse huzursuz hissediyordu kendini. Okulda arkadaşlarıyla oynuyor, derslerine giriyor, akşam kardeşiyle el ele evin yolunu tutuyorlardı güzel günde de, yağmurda da çamurda da. Eve geldiklerinde üzerlerini çıkarıp, oyuna tutuşuyorlardı kardeşiyle baba işten gelene kadar. Her akşam sabırsızlıkla bekliyorlardı hem babayı hem babayla birlikte gelecek olan çikolatalarını kardeşiyle. O zaman anlamasada artık anlıyordu annesinin yemekten önce çikolatayı yedirmeme sebebini. Her şey onlar içindi çünkü. Yemek yedikten sonra babayla ödev yapıyor ve yorgun argın ona yardım ettiği için babasına minnettar oluyordu. Kardeşiyle çizgi film izliyordu ödevden sonra azda olsa. Yatma vakti geldiğinde yatmak istemiyordu ikiside. Ama annenin anlatacağı bir masal olduğunda tıpış tıpış gidiyorlardı yatağa. Hiç sonunu dinleyemiyorlardı masalın. Annenin güzel sesi uyumaya zorluyordu onları sanki. Annede zorlanıyordu tabi masal bulmakta. Çok küçüklükten beri alışmışlardı masal dinlemeye. Onlar sayesinde birçok masal öğrenmişti dünyadan göç edene kadar…

    Günlerden Cuma idi. Arkadaşı onu ikna etmişti hafta sonu misafirliğine. Sıra aileden izin almaya gelmişti. Aldılar da izni. O gece onlarda kaldılar. Sabah ise bir hareketlilik, bir telaş vardı evde. Bir şeyler olmuştu ama ne o ne arkadaşı anlayabilmişti durumu. Evin anne babası komşusunu çağırıp çocukları onlara emanet edip çıkmıştı evden biz birazdan geleceğiz diyerek. Birkaç saat sonra geri dönmüştü ikiside. Kimse Kavin’e durumu anlatmıyordu daha doğrusu anlatmak istemiyordu, yüreği anlatacak gücü veriyordu onlara. Anne, baba ve kardeşinin uyurken soba dumanından boğulup yaşamını yitirdiği minik bir yüreğe nasıl anlatılabilirdiki. Herkes nasıl söylenir düşüncesindeydi, bir şekilde anlatmalılardı ama bu düşünce hep böyle sürdü, kimse söyleyemedi bu durumu Kavin’e. Hafta sonunu hiçbirşey olmamış gibi geçirdi günlerini. Etrafındakilerin bakışlarından şüpheleniyordu ama anlayamıyordu ne olduğunu. İki gün sonra sosyal hizmet yetkilileri açıkladı durumu Kavin’e. Yıkılmıştı, bu alışılabilecek bir durum değildi. Kimsesi yoktu Kavin’in ailesinden başka. Birkaç akrabası vardı ama yakın değillerdi, onlar da bakmak istemedi Kavin’i. Çocuk esirgeme kurumu tarafından sahiplenildi artık o. Bundan böyle hayatı böyle devam edecekti; kimsesiz, hüzünlü ve düşünceli…

    Kapı açıldı dalgınlıkta. Hemşire girdi içeri.

    - İlaç saatin küçük bayan, bundan sonra senle ben ilgileneceğim, benim adım Elif. Bana Elif abla diyebilirsin. Hadi şimdi iç bakalım şu ilaçlarını.
    -
    İlaçlarını içti ve teşekkür etti Elif ablasına. Ne olacağını merak ediyordu. Ne kadar daha kalacaktı burada. Acaba hastalığım ne diyordu kendi kendine.

    Akşam olmuş hava kararmıştı. Canı sıkılıyordu Kavin’in. Televizyonu açtı birkaç kanal gezindi ve en sevdiği filmlerden olan Hababam Sınıfına rastladı. Biraz ses verdi. Gülmeye ihtiyacı vardı ve o an onu güldürebilecek tek kişi Kemal Sunal’dı. belki birçok kez izlemişti bu filmi ama her izlediğinde ayrı bir tat alıyordu. Kemal Sunal’ın nam-ı diğer İnek Şaban’ın o saf, temiz gülüşü, komik konuşmaları çok hoşuna gidiyordu. Hele Güdük Necmi’nin ona yaptığı şakalara bayılıyordu. Her ne kadar yaramaz görünseler de güldürürken düşündürüyorlardı. Bu arada Kemal Sunal’ın doğum gününü kutluyordu bütün sınıf. Pastadan bir parça ayırıp Mahmu Hoca’ya götürmek üzere yola çıktı İnek Şaban. İçeri girdi ama boynundaki çandan gelen ses ilginçti.

    - Hocam size doğum pastamdan getirdim. Yirmi beşime bastımda

    - İyi ama o boynundaki ne, şey çanı gibi

    - İnek çanı gibi mi hocam? (Güdük Necmi)
    Bu cümlenin üzerine Kavin’in gülmekten karnına ağrılar girmişti. Televizyonu açması onun için çok iyi olmuştu. Biraz olsun moral bulmaya ihtiyacı vardı. Bu sırada Kavin’in kahkahaları dışarıdan duyulsa gerek içeri Elif Hemşire girdi.

    - Bakıyorum keyfin yerinde, hep böyle gül.

    - Evet, Hababam Sınıfını izliyorum.

    - Birlikte izleyelim mi?

    - Olur.

    - Ama biter bitmez uyumaya. Anlaştık mı?

    - Anlaştık.

    Filmi birlikte izlediler. Reklam aralarında küçük sohbetler yapıp birbirlerini tanıdılar azda olsa ve Elif Hemşirenin gitme vakti geldi.

    - Hadi şimdi uyku vakti, uzan bakalım üzerini örteyim.

    Kavin uzandı. Elif Hemşire iyi geceler dedikten sonra odadan ayrıldı. Yine tek kalmıştı ve yine düşüncelere dalmıştı. Yarım saat kadar sonra göz kapakları yenik düştü düşüncelerine ve uyuya kaldı.

    Bir gün daha geçirmişti ailesiz. Git gide alışıyor gibiydi bu duruma. Onların geri dönemeyeceğini anlıyordu artık. Elinden bir şey gelmediğini de biliyordu. Bundan sonra okumak istiyordu okuyup hedeflerine ulaşmak. Annesi onun doktor olmasını istiyordu. Annesinin bu isteğini gerçekleştirmek isteyecekti. Biran önce okula başlamalıydı, arkadaşlarından fazla geri kalmamalıydı. Çünkü sene sonunda OKS sınavı vardı. Büyümek ve büyüdüğünü göstermek istiyordu liseye giderek. Hedefi fen lisesine gitmekti Kavin’in. Ailesini kaybedene kadar emin adımlarla yürüyordu hedefine. Üstelik bütün arkadaşları dersaneye gidiyor o gidemiyordu. Şimdi biraz sekteye uğramıştı ama vazgeçmemişti Kavin. Bütün zorluklara göğüs germek, okuyup kendi ayakları üstünde duran idealist bir doktor olmak istiyordu. Bunun biraz olsun anne ve babasın rahatlatacağını düşünüyordu. Artık ailesi yoktu ama kendisini gördüklerine inanıyordu Kavin.

    Güneş yavaş yavaş gülümseyen yüzünü çıkaracağına dair ışıklarını gönderiyordu ufuktan. Saat beş gibiydi. Kavin mışıl mışıl uyuyordu. Yüzündeki masumiyet görenlerin içini hoş edecek kadar tatlıydı. Dışarından gelen ses dakikalar geçtikçe artıyordu. Kuşlar cıvıldıyor, insanlar meydana çıkıyorlardı. Dükkanlar birer birer açılıyordu. Bu sırada hastanenin karşısındaki camiden ezan sesi duyuldu. Kavin hafiften gözlerini araladı ve ezan okunduğunun farkına vardı. Sanki üzerinde hafif bir ağırlık vardı. Biraz doğruldu ve annesi, babası ve kardeşi için ellerini açıp dua etmeye başladı. Bildiği bütün duaları okudu. Bu duaları öğrenmesinde annesinin payı büyüktü. Çünkü okul yaz tatiline girdiğinde hiçbir mecburiyeti olmadığı halde kalkıp, kahvaltıyı hazırladıktan sonra onu kaldırıyor ve kahvaltıdan sonra kursa gönderiyordu. Kavin tatil günü kalkıp erkenden kursa gitmek istemiyordu çoğu çocuk gibi. Ama annesi ona hep bu öğrendiklerin birgün sana lazım olacak diyordu. Artık hak veriyordu annesine, lazım olmuştu dediği gibi. Duasını bitirdikten sonra ellerini yüzüne koyup ‘‘amin’’ dedi. Pencereye baktı güneş Giresun Adasının arkasından göz kırpıyordu ona bulutların arasından. Sanki ona bakmak için bulutların arasındaki boşlukları takip ediyordu ya da bulutlar onu görsün diye yer açıyordu aralarından güneşe.

    Biraz daha uykusu var gibiydi Kavin’in. Zaten uyumasa zaman geçmeyecek diye düşünüyordu. Duasını etmiş ve rahatlamıştı da. Uzandı tekrar yatağına, yorganını üzerine çekti ve daldı tekrar uykuya zamanın daha hızlı akıp geçmesi için.

    Birkaç saat sonra kalktığında halsiz gibiydi, organına sıkı sıkıya sarıldı. Üşüyordu sanki elleri ve ayaklarının buz kestiği hissindeydi. Yataktan kalmak istemiyordu hiç. Gözlerine halsizlik vurmuştu kısa sürede, ne olduğunu anlayamadı.

    O sırada Elif Hemşire girdi içeri günaydın diyerek. Kavin’den halsizliğini belli edercesine günaydın dedi kısık, titrek bir sesler. Hemşire anladı bir sorun olduğunu gözlerinden ve yaklaştı ona doğru. Elini Kavin’in alnına koydu.

    - Ateşin çok yüksek, hâlbuki dün gece bir şeyin görünmüyordu, hadi kalk yaslan şuraya, üzerini de açalım.

    - Üşüyorum, üzerimi açmayalım.

    - Canım üzerini açmamız lazım. Aslında üşümüyorsun sadece üşüdüğünü sanıyorsun.

    Üzerinden yorganı aldı ve yasladı Kavin’i yatağın başucuna. Yüzünü okşadı, yanıyor gibiydi.

    - Böyle bekle ben doktoru çağırıp geliyorum.

    - Tamam, çabuk gel.

    - Merak etme geçecek hepsi.

    Kavin çok halsizdi, ateşten dişleri üşürcesine birbirine vuruyordu. Hâlbuki birkaç saat önce pek bir şeyi görünmüyordu. Biran önce doktorun gelmesini ve onu bu durumdan kurtarmasını istiyordu. Elif hemşireyle birlikte girdi içeri doktor. Ateşini ölçtü, aç ağzını bakalım dedi ve boğazını inceledi. Birkaç dakika sonra ilaçları geldi ve ilaçlarını içti. Uyumaması gerekiyordu, uyudukça halsizleşecekti çünkü.

    Öğleye kadar yarı uykulu şekilde geçirdi. Hala ateşi vardı. Hemşire saat başı yanına uğruyor ve ondan haber alıyor, ilacı varsa verip gidiyordu. Yanında kimsesinin olmaması onu çok üzüyordu. Annesi olsa başucunda bir saniye gözünü ayırmazdı ondan, gecelerce uykusuz kalabilir, bütün sıkıntılara katlanabilirdi. Ama yoktu artık kimse.

    Bugün öğretmeni gelecekti. Saat bire geliyordu ama hala gelmemişti. Okuldadır, işi vardır diye düşündü Kavin. Ama geleceğinden emindi öğretmeninin. Geçte olsa kesin gelecekti.

    Akşama doğru ilaçlarında etkisiyle ateşi biraz olsun düşmüştü. Rahatlamıştı azda olsa. Ama gözlerinde hala hastalığın etkisi vardı.

    Saat beş gibi öğretmeni girdi içeri. Elif Hemşireden hastalandığını öğrenmişti dışarıda az önce.

    - İyi misin Kavin?

    - Biraz daha iyiyim öğretmenim.

    - Umarım iyi ilgilenmişlerdir senler.

    - Elif hemşire yardımcı oldu.

    - Biliyorum, banada o söyledi durumu dışarıda.

    Öğretmeni geldiği için çok sevinmişti Kavin. Verdiği sözü tutmuştu çünkü. Gözleri onu arıyordu kaç saattir.

    - Ben doktorunla görüşmeye gidiyorum.

    - Tamam.

    Doktorun odasına gitmek için üçüncü kata çıktı asansörle. Odaya yaklaştı, kapısında beş kişi kadar insan bekliyordu. Sırasını beklemek için bir köşeye geçti. Durumunu öğrenecekti Kavin’in, bugün birkaç testin onucu belli olacaktı. Umarım doktorun ilk başta şüphelendiği durumlardan biri olmazdı ve biran önce çıkardı buradan Kavin. Hastane kokusunu da sevmiyordu Ali Öğretmen. Ona hiç hoş gelmiyordu. Kötü şeyler anımsatıyordu. Küçüklüğünden gelen bir fobiydi bu. Annesi sürekli hastaneye geliyor, yanında onuda götürmek durumunda kalıyordu. Babasına bırakamazdı, çünkü o çalışıyordu. Hastaneden içeri girdiğinde hep kendini kötü hissediyor, kötü düşünceler aklına geliyordu. Beklide bu yüzdendi şimdi hastane kokusuna olan olumsuz tutumu. Haksızda sayılmazdı hani.

    Yaklaşık yirmi dakika sonra sıradaki son kişi girmişti içeri. Onun çıkmasını bekliyordu. Onlarda çıktı çabucak. Sıra ona gelmişti, içeri girdi.

    - İyi akşamlar doktor bey.

    - İyi akşamlar, buyrun.

    - Ben en alt katta yatan Kavin Kavaklı’nın yuvadan öğretmeniyim. Durumu hakkından bilgi almak için gelmiştim.

    - Hoş geldiniz. Dosyasına bakalım. Galiba test sonuçları bugün açıklanacaktı. Umarım asistanım dosyasına yerleştirmiştir.

    - Tamam efendim.

    Ayağa kalktı doktor bey. Telefonu aldı eline ve bir numara çevirdi.
    - Bana dosya odasından Kavin Kavaklı’nın bilgilerini bul, odama getir.

    Telefonu kapattı

    - Benim ufak bir işim var. Dosya gelene kadar bekleyebilirsiniz burada. Ben beş dakika sonra burada olurum.

    - Tamam doktor bey, ben burada bekliyorum.

    Çok merak ediyordu Ali Öğretmen. Umarım olumlu şeyler söylerdi doktor ona.
    Çok zeki bir kızdı Kavin. Onu biran önce diğer öğrencileriyle yan yana görmek istiyordu. Başarılı bir öğrenci olduğu belliydi. İlerde iyi yerlere geleceğini düşünüyordu Ali Öğretmen.

    Birkaç dakika sonra dosyayı getirdi görevli. Hemen peşinden de doktor girdi içeri. Dosyayı eline aldı, içini açtı ve incelemeye başladı. Detaylıca inceledi bilgileri. Başka doktorları aradı onlardan da bilgi aldı. Kafasını kaldırdı.

    - Maalesef küçük Kavin lösemi.

    - Şaşırmıştı öğretmen. Nasıl olur dedi. Tedavi şansı nedir? Nasıl bir hastalık bu?

    Doktor bey başladı anlatmaya.

    - Ne acıdır ki; döner döner bakarız o maskeli yüzlere. Bir meraktır belki içimizdeki. Oysa nasıl hastadır onlar. Nasıl da özlemle beklerler o hastane odalarında ailesinden birilerinin gelmelerini. Kaldıkları odanın kapısından gözlerini ayıramazlar. Bir tanıdık, bir anne, bir baba belki bir kardeş. Çoğu şeyin özlemi vardır içlerinde...

    - Nedir bu lösemi denilen illet?

    - Kan hücrelerinin özellikle de akyuvarların normalin üzerinde çoğalması ile kendini gösteren bir kanser türü. İlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri habis hücrelerin kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Erken döneme ait belirtiler genelde gözden kaçmaktadır. Çünkü bu dönemdeki şikayetler nezle veya diğer sık gözlenen hastalık şikayetlerine benzer. Halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar, baş ağrıları, deride kızarıklıklar, saç dökülmesi gibi kronik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar meydana gelir.
    O kadar önemlidir ki o erken tanılar. Aslında her illet hastalıkta geçerli değil midir bu?

    - Kimler lösemi hastalığının tehdidindedir?

    - Lösemi bir kan hastalığı. Kanın yapım yeri kemik iliğidir, iliğin içerisindeki kök hücreler, kendilerine benzer hücreler oluşturur ve çoğalarak kana geçerler. Bu hücrelerdeki bozulmalar hastalığa neden olur. En çok 2-5 yaşındaki çocuklarda görülüyor. Ülkemizde de ne yazık ki neredeyse her 5 kişiden biri kanser adayı. Dünya sağlık örgütü bu sayının giderek artacağını ve 20 yıl içinde 2-3 katına çıkaracağını söylüyor. Kanser vakalarının bir yılda on milyondan yirmi milyona çıkması da bunu doğruluyor. Türkiye de her yıl bin iki yüz çocuk lösemi hastası olmaya aday. Her yaştaki insanda görülme olasılığı var. Ancak çocuklarda daha çok görülüyor. 0-16 yaşındaki her çocuk bu hastalığa yakalanabilir. Ya lösemeli çocukların okulda yaşadıkları problemler? Ailelerinin yaşadıkları... Onlar istermi sanki yüzlerinde maskeyle okula gitmeyi? Onlar ister mi yüzlerindeki maske yüzünden arkadaşlarının onlara bir mikrop gibi bakmasını ya da yaklaşmamasını? Onlar ister miydi sevdikleri çoğu yiyeceği yiyememeyi? Bir doktor olarak beni en çok üzen bu durumlar. Oysa nasıl zordur tedavileri. Nasıl pahalıdır. Hele birde tedavinin süreci yok mu öldürür insanı daha çok.... Bu tedavi sonucunda % 70-85 oranında tamamen iyileşme sağlanabilir. Yalnızca % 5 oranındaki vakalarda ve uygun durumlarda kemik iliği nakli yapılabilir. Ben bile o kadar isterdim ki düzenli olarak gidip kanımı onlara vermeyi. Ama veremiyorum işte. Lösev’e evde kullanmadığınız her tür eşyayı götürebilir ve kan bağışı yapabilir insanlarımız. Allah kimseye vermesin, kimseye yaşatmasın. Rabbim tüm o küçücük bedenlere, bu hastalıklara boğuşanlara şifa versin... Ben elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum bu konuda.

    Donup kalmıştı ne diyeceğini bilemiyordu Ali Öğretmen. Kavin’in masum yüzü, yaşlarla parıldayan gözleri geldi aklına, boğazı düğümlendi. Yaşamının bağrındaydı Kavin ve daha yaşayacak çok şeyi olmalıydı. Her şey üst üste geliyor üzerindeki ağırlık git gide artıyordu önceden planlanmışçasına. Kaldırabilir miydi minik bedeni bu kadar sıkıntıyı? Yetişkin bir insan bile bu durumun altından kalkamazdı kolay kolay.

    Kavin ölmemeliydi böyle zamansız. Daha Karadeniz’in köpükleri yıllaca ayaklarına vurup okşamalıydı ayaklarını.

    Kavin’in yalnızlığını bitirmek için miydi yoksa bu yaklaşan ölüm? Ya da bu savaşı kazanıp yaşama daha da çok bağlanmak için miydi? Kaybederse bu savaşı dünyada kaybedecek, başka bir şey olmayacaktı ama kazanırsa hem o hem dünya kazanacaktı. Beklide birçok yaşıtına örnek olacaktı ve hayatı çok farklı bir boyut kazanacaktı. Hayatı daha da anlam kazanacak ve yaşamak için birçok sebebi olacaktı. Amaçlarına, hedeflerine ve hayallerine ulaşmak için dahada çabalayabilecekti. Savaşmak için olumlu yönde olan tek neden hayattı yani geleceğiydi ama savaşmamak için birçok nedeni vardı Kavin’in. Yalnızdı, farklı bir ortamdaydı artık. Ne başında sabahlayacak bir anne vardı ne de ziyaretine gelecek bir akraba. Çikolata getirecek bir baba ve birlikte oyun oynayabileceği bir kardeşte yoktu artık.

    Bu kadar olumsuzluğun üst üste gelmesi korkutuyordu Ali Öğretmeni. Çok üzülüyordu onun için, daha küçücüktü. Ne yaşamıştı ki bu dünyada. Yaşadıkları heybetli bir çam ağacının birkaç iğnesine anca denk geliyordu. Göreceği çok şey vardı gördükleriyle kıyaslanırsa. Savaşıp kazanacaktı Ali Öğretmene göre.

    Doktorda üzülmüştü bu duruma. Kavin’in başına gelenleri öğrendiğinde dahada arttı üzüntüsü. Onunla yakından ilgilenmeyi planlıyordu tedavisi burada yapılırsa. Doktor olmanın üzücü yanlarından biride buydu. Kurtardıkları hayatlar sevindiriciydi ama diğerleri… Kimi zaman minik bir beden kayıp gidiyordu elinden kimi zaman ise yaşama isteği olupta yaşayamayanlar. Alışması gerekiyordu bir doktorun bu gibi durumlara işi gereği. Ne kadar dayanıklı olursa o kadar geliştirebiliyordu kendini. Ama yinede üzüyordu bir hastayı yaşamın bağrında kaybetmek.

    Doktor beyin düşüncelere daldığı sırada Ali Öğretmen kafasını kaldırdı ve ona döndü.

    - Bu durumu ona söylemeli miyiz?

    - Genelde aile karar verir. Ama burada farklı bir durum var.

    - Evet, bu kadar yükü kaldırabilir mi bilemiyorum.

    - Katılıyorum, üst üste çok şey yaşamış, bir psikolog ya da pedagog ile konuşup ona göre karar verebiliriz.

    - Olabilir, söylesekte bunu yavaş yavaş yapmalıyız.

    - Evet, birinin burada onunla ilgilenmesi gerekiyor.

    - Ben ilgilenebilirim.

    - Sizin gibi öğretmenlere çok ihtiyacımız var. Bizde hastane ekibi olarak elimizden geleni yapacağız.

    - Teşekkürler, Kavin çok zeki bir kız ve oda sizin gibi bir doktor olmak istiyor
    - Gerçekten mi? Bunu çok sevindim.
    - Evet, bu olayları atlatabilirse bunu başarabileceğini düşünüyorum.

    Doktor olmak istediğini öğrenince hem hüzünlendi hem sevindi. Bu hayale sahip olan birinin başına böyle bir hastalığın geldiğini düşündü ve üzüldü. Diğer yandan Kavin’in bu hastalığı yenip doktor olma ihtimalini düşündü ve sevindi azda olsa. Kurtulması ve hayallerine kavuşması için elimden geleni yapacağım dedi içinden.

    Öğretmen girdi araya

    - Kavin’in kendine güvenmesini sağlamak gerekir. Kendine güveni olmayan çocuklar dünyayı korkulacak bir yer olarak görür. Bunlar yapacakları işte başarıya ulaşacaklarına inanmazlar. Her türlü girişimin, çabanın başarısızlıkla sonuçlanacağını düşünürler. Böyle çocuklar için başarısızlıktan ve utançtan uzak durmanın en iyi yolu, hiçbir çabada bulunmadan, her şeyi olduğu gibi kabul etmektir. Bu yüzden Kavin’e olayı anlatıp, göstererek vermek daha çok yarar sağlayacaktır.

    - Çok doğru söylüyorsunuz. Ona bu güveni kazandırmalıyız.

    - Kavin şuan ailesini özlüyor, böyle durumlarda normaldir de bu. Bir insanın ailesini kaybettiğini düşünsenize. Bunalır, sıkılır, kendini geçmişte bulmak ister. Ya düne yada daha gerilere. Sanki kaçsa gerilere gitse, bir zaman makinesine binse de eski günlerin çocuğu olabilse. Bir şeylerin sanacaktır. O günlerde mutluluğun herkesin ortak payı olduğunu düşünüp özleyecektir geçmişi. Onun içinde bulunduğu duruma alışmasını ve kabullenmesini sağlayacak şeyler yapmak gerekir.


    - Bu konuda ona en çok siz yardımcı olabilirsiniz.

    - Elimden geleni yapacağım.

    - Peki Kavin’in tedavisi Giresunda yapılabilecek mi?

    - Hastalığının çeşidine bağlı. Ama burada yapılabileceğini sanmıyorum.

    - Nereye gitmesi gerekiyor?

    - Ankara, İstanbul, İzmir gibi şehirlerde tedavi imkanları daha fazladır.

    - Bu çocuk kimsesiz ne yapar oralarda.

    - Lösev vakfı yardımcı olabilir. Bende tanıdığım doktorları arayıp yardımcı olmaya çalışırım.

    - Sağolun, bu çocuğa yardımcı olmak çok büyük sevap olacaktır.

    - Tedavisini devlet üstlenecektir.

    - Eğitimi aksayacak mı?

    - Biraz aksayabilir ama gideceği yerde bir okula kaydı yaptırılabilir.

    - Anlıyorum. Ben şimdi onun yanına gideyim. Hadi size kolay gelsin.

    - Sağolun Ali Bey, iyi akşamlar.

    - İyi akşamlar.

    Ali Öğretmen dışarı çıktı. Çok düşünceliydi. Kavin bu duruma nasıl alışacaktı. Başka bir şehre giderse ona nasıl yardım edecekti. İzin alsada birgün bitecekti. Ona yardım etmeliyim ama nasıl? Diyordu içinden. Aşağı inerken asansör kullanmadı. Her adımında farklı bir şey düşünerek indi merdivenleri. O kadar dalgındıki bir anda kendini zemin katta buldu. Sanki daha yeni başlamıştı merdivenleri inmeye ama çabucak bitmişti. Etrafına baktı, herkes kendi derdindeydi. Hemşireler koşturuyor, hasta yakınları ziyaret saati bittiği için apar topar çıkıyor, kimi hastalar hava almak için dışarı çıkıyor, güvenlik görevlilerinden bazıları ise hemen önünde mola vermiş sigaralarını tüttürüyordu.

    Bir elin dokunmasıyla irkildi o an ve karşısında Elif hemşireyi gördü.

    - Ne kadar dalmışsınız, beni duymadınız bile.

    - Kusura bakmayın.

    - Nedir bu dalgınlığın sebebi?

    - Kavin’in doktorunun yanından geliyorum.

    - Sonuçlar iyidir umarım.

    - Pek iyi değil. Kavin maalesef lösemi.

    Beyninden vurulmuşa döndü Elif hemşire. Olamaz dei. Sadece ufak bir bayılmayla gelmişti oysaki Kavin. O tatlılığa, o güzel gözlere, o zeki kıza yakıştıramadı bu illeti bir türlü. Nelerde gelmişti başına. Bu kadarı çok fazlaydı o minik bedene.

    - İnanamıyorum
    Diyebildi sadece

    - Evet bende öyle, bu kadarının üst üste gelmesine inanamıyorum, inanmakta istemiyorum ama maalesef doğru.

    - Bu durum nasıl anlatılabilir ki ona?


    - Bir yolu bulunup en hatasız şekilde anlatmalıyız.

    - Nasıl olur ya. Geçekten şuan ok üzüldüm. Onu yalnız bırakmamalıyız.

    - Ben şimdi yanına gidiyorum

    - Ben şuan gidecek durumda değilim. Kendime gelmem lazım biraz.

    - Kendini daha iyi hissettiğinde gelirsin.

    - Tamam. İyi geceler sana.

    - İyi geceler

    Elif hemşireyle ayrıldıktan sonra birkaç adım daha atıp durakladı Ali öretmen. Hala ne yapacağını, bu durumu nasıl açıklaması gerektiğini bilmiyordu. Kendisi söylemeli miydi söylememeli miydi? Aynı durum kendi başına gelse ne yapılmasını isterdi? Düşündü… kendini Kavin’in yerine koydu. Söylense çok üzülürdü, söylenmese de kızardı. Kendisi bile ikilemde kalıyordu ya Kavin, ya başına bu kadar olumsuz şeyler gelen bir çocuk! O ne yapabilirdiki? Evet, o bir çocuktu daha. Taşıyabileceği yük, üzerine alabileceği sorumluluk belliydi. Ama onun yükü çoktan aşmıştı taşıma sınırını ve başını almış gidiyordu hala dur durak bilmeden. Ama artık duralıydı bu ve bundan sonra gerilemeliydi. Savaşmalıydı Kavin sıkıntılarıyla ve tek tek sırtından atmalıydı bu yükleri birer birer.

    Odanın kapısına kadar geldi.
    ‘Haydi Bismillah’ dedi içinden ve içeri girdi. Kavin yatağına uzanmış televizyok seyrediyordu. Ali öğretmeni Görünce televizyonu kapattı ve oturdu yatağına.

    - Çok beklediniz öğretmenim.

    - Evet, tam geliyordum bir arkadaşıma rastladım.

    - Bende çok meraklandım, zaman hiç geçmedi burada. Doktor ne dedi? Neyim varmış?

    - Tedavi edilebilir bir hastalığın varmış.

    - Uzun mu sürer öğretmenim.

    - Senin hırs ve isteğine bağlı bir durum. Eğer istersen çabuk, istemesen uzun sürede atlatabilirsin.

    - İsterim tabiî ki.

    - Tedavinin bu hastanede yapılamama sebebi varmış yani kısa bir süre başka bir hastaneye gidebilirsin.

    - Ama o zaman kimse kalmaz yanımda.

    - Biliyorum ama kısa süre.

    - Tamam öğretmenim.

    - Kavin bak sana bir hikaye anlatayım ve bu hikayeyi hayatına uyarla.

    - Tabi öğretmenim.

    İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar veriyor. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkıyor.

    Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle, "Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır misin?" diyor.

    Baba; "Ben de yorgunum oğlum"' der demez çocuk ağlamaya başlıyor.

    Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal kesiyor. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontuyor. Sonra dalı oğluna verir. "Al oğlum, sana güzel bir at" diyor.

    Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biniyor ve sevinçle sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlıyor. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile...

    Baba gülerek kızına: "İşte yasam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir."
    Bu hikayeden bir sonuç çıkarıp akıl almasını istiyordu Kavin’in. Diğer yandanda hastalığa alıştırmak istiyordu yavaş yavaş.

    - Hayatta hiç pes etmemek gerekir. Hayallere ve hedeflere ulaşmak bunu gerektirir değil mi Kavin?

    - Ever öğretmenim. Çok güzel bir hikayeymiş.

    - Bir sonuç çıkardıysan ne mutlu bana. Şiir okumayı sever misin?

    - Evet, çok severim. Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Can Yücel’i çok okurdum eski okulumdayken ama arkadaşlarım anlamazdı beni.

    - Ne kadar güzel. Yatrın sana şiir kitabı getireyim o zaman.

    - Çok sevinirim öğretmenim.

    Bir süre birlikte oturup konuştular. Ali Öğretmen hastalığa hazırlarcasına sözler söyledi ona. Cümleleri özenle seçiyor, yanlış bir şey söylemek istemiyordu. Ona en çok fayda sağlayacak cümleleri dile getiriyor, konuşurken gözlerinin içine bakıyor ve olabildiğince etkili olmaya çalışıyordu. Aynı zamanda Kavin’in bakışlarından etkili olup olmadığını kestirmeye çalışıyordu. En iyi yolun direk söylemek yerine onu hazırlamak olduğuna karar vermişti ve öylede yapıyordu.
    Artık gitme vakti gelmişti.

    - Ben gidiyorum.

    - Tamam öğretmenim.

    - Bir isteğin var mı?

    - Yok, teşekkür ederim. Şiir kitabı bana yeter.

    - (gülümser) Tamam hadi sana iyi geceler, yarın görüşürüz.

    - İyi geceler öğretmenim.

    Ali Öğretmen odadan çıktı ve Elif Hemşireyi buldu

    - Kavin’e hastalığından bahsetmedim. Onu yavaş yavaş hastalığa hazırlayıp söylemeye karar verdim

    - Bunu söylediğin iyi oldu. Yanına gidince yanlış bir şeyler söyleyebilirdim.

    - Ben şimdi gidiyorum. Çıkmadan önce uğrarsınız yanına. İyi geceler.

    - Tamam, sizede iyi geceler.

    Ali Öğretmen hastaneden çıktı. Hemen çıkışta dolmuşlar vardı ama binmek istemedi. Canı hastanenin o dolambaçlı yokuşunu inmek istiyordu. Biraz yürüdü, caminin yanına kadar geldi. Oradan manzara çok daha güzeldi çünkü. Daldı gecenin sessiz derinliğine. Karadeniz onu içine çekiyordu sanki. Ay ışığı vurmuştu denize, adadan kıyıya bir asma köprü çekmişti sanki. Bu güzel manzarayı izledikten sonra yola koyuldu. Küçüklükten beri sevmediği, ürktüğü bir şeyi yapacaktı. Yolun kenarında bulunan mezarlıktan da geçecekti. Belki şimdi büyümüştü ama hala duruyordu bu fobisi. Büyük veya küçük olması önemsizdi onun için. Bir sağa bir sola kıvrılan yolda ağır adımlarla yürüyordu. Etraf çok sessizdi sanki, olması gerekenden daha da sessiz. Sadece ürkütücü ufak çıtırtılar geliyordu çalılardan. Kuşlar bile uykuya dalmış gibiydi. Ama her virajın köşesindeki evlerden ışıklar yükseliyordu. Ve sıra mezarlığı geçmeye gelmişti. Sonunda gelmişti oraya kadar. Bu fobisini yenmek istiyordu artık. Hiç ses yoktu ortalıkta ona inat, sadece kendi düşündüğünü duyuyor gibiydi, çıtırtılar da yoktu ama geçti mezarlığı bir çırpıda. Tırsmıştı biraz. Tırsmıştı yalnız korkulacak bir şeyin olmadığını da görmüştü. Biraz ilerde ve soldaki çeşme göründü. Genelde orada insanlar arabalarını yıkıyorlardı. Akşam olmasına rağmen şimdide bir araba vardı önünde. Çeşmeye yaklaştı. Elli altmış yaşlarında, hafif göbekli gözlerinden Giresunlu olduğu anlaşılan bir amca arabasını yıkıyordu.

    - Selamun aleyküm dayı.

    - Ve aleyküm selam.

    - Kolay gelsin.

    - Sağolasın evladım.

    Sıcakkanlılığını ve Giresunluluğunu hemen belli etti amca. O anda muhabbete girdi o güzel şivesiyle.

    - Kimlerdensin, buralardan musun?

    Karşısında kravatlı birini görüp düzgün konuşmaya çalışsada pek beceremiyordu. Ama bu durum ona ayrı bir sevecenlik katıyordu.

    - Hayır amca, ben buralı değilim. Ankaralıyım ben. Burada öğretmenlik yapıyorum. Yakın zamanda geldim buraya.

    - Haaa, anadım yeeenim.

    - Yardım edeyim mi sana amca?

    - Yok yok. Aha bitidüm zaten. Eve çıkarka akluma geldi. Araba yunacaklıktan batıyudu. Şunu has gene bi paklim dediydim.

    - Anladım amca ben o zaman bi elimi yüzümü yıkayayım.

    - Tabi tabi, haburiye anama gelde su dutim sana.

    Ali öğretmen güzelce elini yüzünü yıkadı. Su soğuktu biraz ama onu kendine getirbişti. Birkaç yudum da su içti.

    - Sağolasın amca, hadi sana iyi geceler.

    - Eyi geceler evladım.

    Bu şehri bu yüzden gelir gelmez sevmişti Ali Öğretmen. Sıcacık insanı, insanların doğallığı, yardımseverliği ve misafirperverliği onu çekiyordu buraya. İlk geldiğinde üzüntü duymuştu ama artık mutlu oluyordu burada. Hatta buradan ayrılmam diyordu içinden. Küçüktü biraz ama her şeyi bulabiliyordu. Küçük olması önemli değildi onun için, şirin olması yeterliydi.

    Saat gitgide ilerliyordu. Oto yıkamanın önüne kadar gelmişti. Yeniyola girdi, buradan kale yolu sapağına kadar gidecekti artık. Yaklaşık yirmi dakika sonra apartmanın kapısına geldi. Anahtarını çıkardı ve kapıyı açtı. Değişik bir ruh halindeydi. Merdivenleri çıkmaya başladı. Hem çıkıyordu hem sayıyordu kaç basamak çıktığını. Evinin kapısına kadar geldi. Kırk tane basamak çıkmıştı. Annesini uyandırmamak için kapıyı yavaşça açtı ve içeri girdi. Mantosunu ve ceketini çıkarıp bir köşeye attı. Odasına geçip pijamalarını giydi. Daha sonra mutfağa geçip bir bardak su içti ve odasının yolunu tuttu. Sırt üstü uzandı yatağına kafasında birçok düşünceyle…

    Çok yorulmuştu bugün, iyi bir uyku çekmeye ihtiyacı vardı. Kapattı gözlerini ve bir süre sonra daldı başka bir düşünce alemine.

    Kalkma vakti yaklaşıyor, güneş perdeyle cam arasındaki uzun ince çizgilerden yere vuruyordu. Kuşlar cıvıldamaya koyulmuş, karşı taraftaki yeni yapılan öğrenci yurdundaki ustaların çekiç sesleri yükselmeye başlamıştı. Doğa kalkması için baskı uyguluyordu artık. Ama o inat ediyordu kalmamak için. Yinede fazla dayanamadı Ali öğretmen. O anda güneşle göz göze geldi kısa sürede olsa. Keskin bakışlarıyka göz kapaklarını kontrol ediyordu sanki Ali Öğretmenin. Yatağından kalktı, ellerini iki yana açıp bir oh çekti. Daha sonra banyoya doğru ilerledi. Elini yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa geçti. Kahvaltı masası hazırdı. Annesi girdi içeri.

    - Günaydın yavrum

    - Günaydın anne. Kahvaltıyı hazırlamışsın.

    - Evet yavrum. Gözüme uyku girmedi, erkenden kalktım. Kahvaltıyı hazırlayayım dedim.

    - İyi yaptın annecim.

    - Hadi oturda ben çayları koyayım.

    - Tamam anne. Ohh börekte var.

    - (annesi gülümser)
    Kavin’in gözüne yine uyku girmemiş, erkenden kalkıp yine adayı izlemeye başlamıştı. Bu sıralar hava çok güzel gidiyordu. Normalde yağmur eksik olmazdı bu aylarda. Bir gariplik vardı. Küresel ısınma dedikleri bu olsa gerek diye düşündü. O sırada gözü bir martıya takıldı karşıdaki caminin kubbesinde. Arada bulduğu uygun bir yere yuvasını yapmış, boğazından çıkardığı yemlerle yavrusunu besliyordu. Bir süre izledi onları. Anne martı gelince baba yemek aramak için gidiyor, baba gelince anne gidiyordu. Bu aile ortamı bile duygulandırıyordu onu. Oların martı olması önemli değildi bile. Ailesini hatırlatıyordu ona. Anne şefkatini, baba ve kardeş sevgisini…

    O sırada kapı açıldı ve Elif Hemşire içeri girdi.

    - Günaydın Kavin.

    - Günaydın Elif abla.

    - Nasılsın bakalım bugün.

    - İyiyim.

    Elif hemşire hiçbirşey yokmuş gibi gülümsüyor ve gayet normal davranıyordu ona. Amacı ona bir şey hissettirmemekti. Ama içi acıyordu Kavin’e. Güzel yüzünü gördükçe dahada artıyordu acısı. Atlatacağını hissediyordu bu hastalığı. Atlatmalıydıda o masumiyet bu durumu. Yanına yaklaştı Kavin’in ve beklide bir süre sonra olmayacak olan saçlarını okşadı. Bir kız çocuğunun bu duruma düşecek olması daha da zor bir durumdu bir erkeğe nazaran. Uzun altın sarısı saçlar olmayabilirdi okula giderken. Arkadaşlarının ilginç, alaycı bakışları çok üzebilirdi onu. Maske takacak olması ayrı bir durum olacaktı. Maske takan birine toplum içinde farklı bir gözle bakılıyordu. Takan kişi çocukta olsa anlıyordu o bakışların altındaki düşünceyi. Normal bakmazdı çoğu, herkesin bakışında bir anlam yüklü olurdu. Kimi acı yüklü, kimi alaycı kimi ise umursamaz. Herkes normal karşılasa bu durumu bir sorun olmayacaktı aslında. Hasta olan kişinin direnme gücü de artabiliri. Kendini normal hissedebilirdi.
    - Televizyon izlemek ister misin? Dedi Elif Hemşire.

    - Hayır, canım hiç istemiyor.

    - Açalım biraz birlikte izleriz.

    - Tamam o zaman açalım.

    Televizyonu açtılar ve oturdular yan yana bir çizgi film bulduktan sonra. Bir süre izlediler birlikte. Kavin’in pek keyfi yoktu, yüzünden belli oluyordu. Sanki halsizdi biraz.

    Elif Hemşirenin artık gitmesi gerekiyordu. İlgilenmesi gereken başka hastalarda vardı işi gereği ama içi hep Kavin’in yanında kalmak istiyordu. kalktı oturduğu yerden.

    - Benim artık kalkmam lazım, arada yanına uğrarım.

    - Tamam Elif abla, sana kolay geldin.

    - Sağol ablam.

    Artık Ali Öğretmeni bekliyordu Kavin. Bugün cumartesiydi, okul da tatildi. Bu Ali Öğretmenin erken gelebileceğini gösteriyordu. Ne kadar iyi bir öğretmendi. Daha hayatında ilk defa gördüğü birine yardım etmişti ve her fırsatta yanına geliyordu. Henüz genç olmasına rağmen tecrübeli bir öğretmenmiş gibi davranıyor ve kendini öğrencilerin yerine koyabiliyordu gerektiğinde. Kimseyi küçük görmüyor, herkese gakettiğii veriyor ve idealist bir öğretmen olabilmek için çabalıyordu.

    Kavin cama çıktı ve dışarıyı gözlemeye başladı. Ali Öğretmenin yolnu gözlüyor gibiydi. Bir yandan da manzaranın keyfini çıkarıyordu.

    O sırada Ali Öğretmen kahvaltısını yapmış, hastaneye gitmek için hazırlanıyordu. Üzerini giyindi, anahtarlarını aldı.

    - Hadi görüşürüz anne, ben sana bahsettiğim kızın yanına gidiyorum.

    - Tamam yavrum.

    Tam merdivenleri iniyordu ki bir şey uttuğunu hatırladı. Kavin’e şiir kitabı götürecekti. Geri döndü kapıyı açıp içeri girdi.

    - Hayırdı yavrum, bir şeyini mi unuttun?

    - Evet anne, Kavin’e şiir kitabı götürecektim onu unuttum.

    Kitabı aldı ve tekrar yola koyuldu. Yeniyol’a çıktı ve hastane dolmuşuna bindi. Biranda kendisini hastanenin önünde buldu. Ücretini uzattı ve indi arabadan. Şaşırmıştı. Bu aralar çok dalgınım dedi içinden. Hastanenin bahçesine doğru yürüdü ve Kavin’in kaldığı odaya doğru baktı.
    Kavin’de pencereden bakıyordu. Göz göze geldiler. Onu gördükten sonraki sevinci gözlerinden okunuyordu. O anda kayboldu Kavin pencereden. Bir şey olmuştu sanki. Telaşlandı ve hızlıca girdi içeri. Kavin’in odası hastaneye girdikten sonra hemen soldaydı. Hızlıca girdi odaya. Gözlerine inanamadı. Kavin yerde yatıyordu hareketsizce. Hemen koştu yanına. Bayılmıştı. Kucağına alıp yatağına koydu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Eli ayağına dolandı o an, aklı başından gitmiş gibiydi, ne tarafa sarılacağını bilmiyordu. Kendine gel, sakin ol Ali dedi içinden. Birkaç dakika sonra biraz kendine geldi. Hemen dışarı çıktı, ilk gördüğü hemşireye çabuk olun diyebildi sadece. Hemşireyi alıp Kavin’in odasına götürdü. Hemşire Kavin’i çabucak kontrol etti. Nabzı hala atıyordu. Hemen doktoru çağırdılar. Biranda kalabalıklaştı oda. Doktorda inceledikten sonra sedyeye koyup yoğun bakım ünitesine aldılar. Kimse göremiyordu artık onu.
    Ali öğretmen çok telaşlanmıştı, içi içini yiyordu. Ne yapsam, ne olacak şimdi … birçok soru geçiyordu aklından. O sırada Elif hemşire geldi yanına. Telaşlandığını anladı.
    - Sakin olmalısın.

    - Nasıl sakin olayım. Beni görüp gülümserken birden bire düşüp kaldı. Gülümsemesi, o sevinci gözümün önünden gitmiyor.

    - Anlıyorum, bir süre sora kendine gelir inşallah.
    - Umarım öyle olur.

    - Doktorlar tam olacak ne olduğunu anlayınca bilgi alırız. Ama yoğun bakıma aldıklarına göre önemli bir şey galiba.

    - Evet, umarım düzelebilecek birşeydir.

    Bir süre bekledikten sonra Elif hemşire içeri girdi. Ne olduğunu çok merak ediyordu Ali Öğretmen. Elleri titremeye başlamıştı. O kadar üzüldü ki sanki Kavin ile kan bağı vardı. Nedenini oda bilmiyordu. Öğretmenlik duygusundan olsa gerek diye düşündü. Hep öğrencisini seven, onlara aileden biriymiş gibi davranabilen bir öğretmen olmak istiyordu. Galiba başarmıştı bunu. İyi yanları olduğu gibi kötü yanlarınıda görüyordu artık bu durumun. Elif hemşire içerden çıktı ve yanına oturdu.
    - Çok acil ilik nakli yapılması gerekiyormuş. Hastalığı sandıldığından daha ileri düzeydeymiş.

    - Ya bulunamassa?

    - Kısa sürede bulunamasa makineye bağlı yaşayabilir bundan sonra. Oda ne kadar sürer bir fikrim yok.

    Makineye bağlanabilir sözünü duyunca şok olmuştu Ali Öğretmen. Ne kadar yaşayabilirdiki makine ile. Söyleyecek söz bulamıyordu. Tek kelime çıkmıyordu ağzından. Elif öğretmen devam etti.

    - Doktor bey araştıracak ama Giresun küçük bir şehir. Uygun olanı bulmak zor bir durum. Diğer illerden de bilgi alınacak. Dua edelim kısa sürsün bu durum.

    O an ilk defa öğretmen olduğuna pişman oldu. O bu görevi seçerken böyle kötü durumları hiç düşünmemişti. Çok zor bir durumdaydı ve dili tutulmuştu adeta. Şok halindeydi sanki. Elif hemşire onu konuşturmaya çalışıyordu.

    - Ali bey, Ali bey…

    Hiç ses çıkmıyordu Ali öğretmenden. Biranda nasıl geldiyse buraya, biranda gitmek istiyordu artık geldiği yere. Hiç doğmamış olmayı ümit ediyordu, hiç yaşamamış olmayı istiyordu…

    Derinlerden bir ses duydu, oğlum kalk hadi. O ses tekrarladı oğlum kalk ilk günden geç kalacaksın. Bir anda irkildi Ali öğretmen. Olduğu yerden zıpladı. Gözlerini açtı ve yatağındaydı. Kan ter içinde kalmıştı. Annesini gördü karşısında.

    - Anne Kavin’e ne oldu, nerde o? Ben nasıl buraya geldim.

    - O kim evladım, bir şey anlamıyorum dediğinden.

    - Anne anlattımya sana, hani bu sabah şiir kitabı götürdüğüm kız.

    Annesi çok şaşırmıştı. Ne dediğini anlamıyordu.
    - yok yavrum, bana öyle birini anlatmadın. Hadi kalk ilk günden görevine geç kalacaksın birtanem. Öğrencilerin seni ilk defa görecek. Kalkta üzerini başını giyin iyice benim yakışıklı oğlum.

    Anne çıktı odadan. Ali öğretmen çok şaşkındı. Gördüklerinin sadece bir rüya olduğuna inanmak istemiyordu. Görmüştü çünkü Kavin’i, dokunmuştu ona, gözgöze gelmişlerdi. Üzülmüştü haline. Annem unutmuş olabilir mi dedi içinden? Ama olamazdı. Rüyaydı çünkü gördüğü her şey.

    O kadar etkisinde kalmıştı, o kadar gerçekçiydi ki gördüğü rüya… bir ay önce taşındığı bu şehre iyi bir öğretmen olmak için gelmişti. Hedefleri vardı. Sevilen bir öğretmen olmak istiyordu. Göreve başlayacağı için çok heyecanlıydı. Galiba bu durumu çok önemsemişti. Çünkü bu kadar gerçekti olmasının başka bir açıklaması yoktu. Kalktı yatağından ve hazırlanıp ilk öğrencilerini görmek için yola koyuldu.

    Artık amacı rüyasındaki gibi bir öğretmen olmaktı onun. Başardıda bunu… O artık iyi bir öğretmendi, görevini sadece bir iş olarak görmeyen, akıllı, sevecen, olgun, idealist bir öğretmen…


      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:05 pm