Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    SEVDA TÜRKÜSÜ

    Paylaş

    1001110006.yüksel

    Mesaj Sayısı : 5
    Kayıt tarihi : 16/12/10

    SEVDA TÜRKÜSÜ

    Mesaj  1001110006.yüksel Bir Cuma Ara. 24, 2010 12:07 pm

    Sevda Türküsü
    Bazen nazlı bir gelin gibi, bazen de öfkeli bir aslan gibi, kükreyerek akan Kızılırmak Nehri’nin geçtiği, Orta Anadolu köylerinden biriydi, Köprü Köy’ü. Adı üstünde ortada tahtadan bir köprü, iki yanda karşılıklı birbirine bakan evler ve bu evlerden oluşan, tek bir köy. Her iki taraftaki evlerde,sırtını tepelere dayamış, dar bir vadide kurulmuştu. Ancak aşağılara inildikçe genişleyen bir ova. O ovadan çeltikle geçimini sağlamaya çalışan insanlar.işte Ömer ile Cemile‘nin aileleri de diğer köylüler gibi, geçimini sudan ve topraktan çıkarmaya çalışan iki farklı aile. Ömerler ırmağın bir yakasında, Cemileler ise ırmağın diğer yakasında oturuyorlardı. İki farklı yakada oturuyorlardı ama Ömer ile Cemile’nin aileleri çeltik ortaklığı yapıyorlardı. Babaları , ikisi birlikte komşularından tarla kiralıyorlar iki aile birlikte, ekip hasadı birlikte kaldırıyorlar ve kazandıklarını paylaşıyorlardı. Yıllardır bu iş hep böyle devam edip gidiyordu. Ömer’in babası Potuk Hasanla, Cemile’nin babası Aklı Ermezlerin Halil, arkadaştan öte kardeş gibi geçinip gidiyorlardı.Haliyle, Ömer ile Cemile birlikte büyüyorlardı.
    Zaten ikisinin de, yaşları üç aşağı beş yukarı aynıydı. Okulda aynı sınıfta okuyorlardı.Okul dışında da hep birlikte oynuyorlardı.Ama tek sorun evlerinin ırmağın diğer yakasında olmasıydı.Ancak onlar bu sorunu kendilerince çözmüşlerdi.Okuldan çıkınca sözleşiyorlar, tahta köprünün üstünde buluşuyorlardı.
    Bazen tahta köprünün üstünden ırmağa bakıyorlar, uzun uzun düşünüyorlar, ırmağın nereye gittiğini nasıl olup da hiç durmadan akıp giden suların, dünyanın çukurlarını dolduramadığını, evlerini, okullarını, ahırlarını suların nasıl basmadığını, çocuk aklıyla çözmeye çalışıyorlardı. Bazen de hayallere dalıyor, kendilerini hayallerinde bir salın üstüne bırakıyorlar, nehrin geçtiği köyleri, kasabaları,şehirleri,dağları ve ovaları küçücük zihinlerinde güçlerinin yettiğince canlandırmaya çalışıyorlardı.Hayallerinde, bazen kendilerini çok çok uzakta hissedip anne,baba ve kardeşlerinden uzaklaştıkları korkusuyla ürperip uyanıyorlardı.Ya da tahta köprüden geçen bir yolcunun tıkırtısıyla, irkilip kendilerine geliyorlardı. Bazen de köprünün başındaki söğüt ağacının altında, diğer çocuklarla birlikte evcilik oynuyorlardı. Oyunlarda Cemile hep evin kadını, çocukların annesi, Ömer de evin erkeği, çocukların babası oluyordu. Ömer ile Cemile’nin ailesi, ikisi bir arada olduğunda, pek çocuklarını merak etmiyorlar, çocuklarını güvende hissediyorlardı.
    Havalar soğuyup da kış geldiğinde, köprünün üstünde buluşup oynayamadıklarında da, Cemile ile Ömer, birbirlerinden pek uzak kalmıyorlardı.Gündüz okulda birlikte zaman geçiriyorlardı.Uzun kış gecelerinde ise ikisinin aileleri de birbirleriyle sık sık görüştükleri için, Ömer ile Cemile, oyunlarına kaldıkları yerden devam ediyorlardı.Oynamadıkları zaman da, aile büyüklerinin dizlerinin dibine oturup,babalarının askerlik anılarını ya da onların anlattıkları, Kerem ile Aslı’nın,Şirin ile Ferhat’ın,Leyla ile Mecnun’nun hikayelerini dinliyorlardı. Evlerine dağılıp her ikisi de yattıklarında, uyumadan önce o gün ki dinledikleri hikayeleri akıllarından geçiriyorlar, kendilerince yanlış gördükleri yerleri, zihinlerinde düzeltiyorlardı. Kendilerini, hikayedeki kahramanların yerlerine koyuyorlar, uzun uzun yorumlar yaptıktan sonra, öylece uykuya dalıp gidiyorlardı. Ömer ile Cemile’nin, çocukluk yılları hep böyle oyunlarla hayallerle geçip gitmişti.
    İkisi de beşi bitirmişti.Cemile’nin durumu belliydi.Köyde babasına yardım edecekti.Babası Aklı Ermezlerin Halil, hep “kız çocuğu okur muymuş?” deyip duruyordu.Zaten köylerinde bugüne kadar okuyan hiç kız olmamıştı ki. Ömer’in babası Potuk Hasan , bir ara Ömer’i şehre götürüp, ortaokula kaydettirecek oldu. Ama köydeki işten güçten fırsat bulamadı.Üstüne üstlük maddi sıkıntı da vardı. Ömer’i ortaokula kaydettirmekten vazgeçti.Aslında Ömer’de, okumaya pek niyetli değildi.Eee anasından ,babasından,kardeşlerinden,köyünden hele hele birde çocukluk arkadaşı Cemile’ den ayrılıp, şehre gidip de okumayı gözü kesmiyordu.
    İkisi de, çocukluktan çıkmış, gençliğe adım atmaya başlamışlardı. Ömer, bıyığı yeni terleyen, karayağız bir delikanlı olmuştu. Cemile ise, büyümüş ,serpilmiş, karakaşlı, kara üzüm gibi uzun saçları olan,ela gözlü güzeller güzeli, bir genç kız olmuştu.Artık tahta köprünün üzerinde buluşup, oyunlar oynamıyorlardı.Uzun uzun ırmağa bakıp, çocuksu hayaller kurmuyorlardı.Artık eski günlerdeki gibi cıvıl cıvıl şakalaşıp, gülüşmüyorlardı.Artık daha bir ciddi, birbirlerine karşı daha da bir mesafeli,daha bir resmi davranıyorlardı.
    Atık oynamak için buluşmuyorlardı.Büyümüşlerdi, işe güce güçleri yetiyordu. Aileleriyle birlikte tarlaya gidiyorlar çalışıyorlardı.Haliyle babaları ortaklık yaptıkları için; aynı tarlada çalışıyorlar, bu nedenle de birbirlerini eski günlerdeki gibi, yine görüyorlardı. Ömer, erkekler takımına, Cemile ise, kadınlar takımına transfer olmuştu. Ömer, babası ve diğer erkekler ile birlikte bel,kürek ve kazma gibi diğer ağır işlerde; Cemile ise, annesi ve diğer kadınlarla birlikte, nispeten hafif olan çapa işlerinde çalışıyordu. Gün içinde, zaman zaman birbirinden ayrı kalsalar da, genelde beraber çalışıyorlardı. Cemile ile Ömer’in okulları biteli dört,beş yıl olmuştu.Günler böyle sıradan geçip gidiyordu.
    Her ne olduysa bütün her şey, o sonbaharda başlamıştı.Bu köyde hemen hemen bütün düğünler sonbaharda yapılırdı.Bütün köylüler işini gücünü bitirir, hasadını kaldırır, geçen yılın borcunu esnafa öder, yeniden bir dahaki harmana borçlanır,ihtiyaçlarını karşılar,oğullarını ,kızlarını evlendirirlerdi.Cemile’nin ablasının düğünü de, o sonbaharlardan bir sonbahardaydı.İşte yıllardan beri Ömer ile Cemile’nin aklına, gelmeyenler o düğünde gelmişti.Belki de yıllardan beri akılda olan ama; bir bulutun güneşi kapattığı gibi kapatılan duyguların, bu düğün rüzgarıyla savrulup açılması ve güneşin ortaya çıkması gibi, Cemile ile Ömer’in duygularının, ortaya çıkmasında basit bir bahane olmuştu.
    Başlangıçta bu düğün de önceki düğünlerden farksızdı.Oyunlar oynandı,halaylar çekildi, misafirler karşılandı.Kınalar yakıldı ,üç gün üç gece düğün yapıldı ve nihayet gelin alma sabahı geldi çattı.Kız evi bir yas evine döndü.Cemile’nin annesi,ablası ağlıyordu. Babası ağlamıyordu ama, ha dokunsan ağlayacaktı.Cemile de, dayanamıyor gözlerinden sicim sicim yaş döküyordu. Eee ayrılık kolay değildi.Cemile’nin ablası ta Ankara’ya gelin gidiyordu. Kim bilir bir daha ne zaman gelecek,ne zaman görecekti? Yıllardır aynı evi ,aynı odayı aynı ekmeği paylaştığı ablası ta uzaklarda el olacaktı.Bu düşünce Cemile’ye çok koyuyordu, kendini tutamıyor,ağlıyordu.Ama ne çare doğanın kanunu buydu.Gelin alayı geldi.Davullar,zurnalar eşliğinde Cemile’nin ablasını götürdü.Cemile çok ama çok ağladı.Anne ve babasının hali de bir yandan onu kahrediyordu.Evde ruhu sıkıldı.Birden çocukluk günlerindeki tahta köprü aklına geldi.Oradaki çocukluk günleri,hayalleri,şen şakrak oyunları gözünün önüne geldi.Kendi kendine “O günler ne güzel günlerdi.”dedi. Belki de eski günlerdeki gibi, Ömer’de oradadır ümidiyle, tahta köprüye koştu.
    Köprüye vardığında, hakikaten Ömer, onu bekler gibi köprünün korkuluklarına yaslanmış,ırmağa bakıp uzun uzun düşüncelere dalmıştı. Acaba Cemile’nin geleceğini biliyordu da onu mu bekliyordu? Kim bilir belki de tesadüften öte bir şey değildi. Cemile , köprünün başına vardığında hızını kesti.Tahta köprünün tıkırdamasını istemiyordu. Ömer’in hayallerini bölmemeye çalıştı. Eski günlerden biliyordu.İnsan, köprü tıkırdayınca hayallerinden uyanırdı.Sessizce Ömer’in yanına vardı.Oda köprünün korkuluklarına yaslandı.Uzaklara bakmaya başladı. Ömer istifini hiç bozmamıştı ama ; Cemile’nin farkındaydı.
    -Çok mu üzüldün? diye sordu.
    -Hem de nasıl? Çok çok üzüldüm.Ablam gibi ben anamı,babamı koyup çook çok uzaklara gitmeyeceğim. dedi.
    Ömer’in, o anda zihninde şimşekler çaktı,gözleri parladı.”Gitmene gerek yok.” Benimle evlenirsen gitmene gerek yok diyecek oldu.”Yutkundu diyemedi.
    Ama o ondan sonra Cemile’yi kendine yakıştırmaya başlamıştı.Acaba Cemile de Ömer’i kendine yakıştırmış mıydı? O günden sonra beynini hep bu düşünceler kemirdi durdu.Cemile ,Ömer’i kendine yakıştırıyorsa bile, bu düşüncesini Cemile’ye nasıl açıklayacaktı?Ya Cemile kendini bir arkadaş gibi değil de bir kardeş gibi görüyorsa? Ömer, bu düşüncesini açtığında, Cemile’den, çok büyük bir tepki görmekten, Cemile’yi büsbütün kaybetmekten çok korkuyordu.Bazen de” neden olmasın” diyordu .Aklına, o çocukluk yıllarında dinlediği Kerem ile Aslı’nın,Leyla ile Mecnun’nun,Ferhat ile Şirin’in öyküleri geliyor, kendini onlardan daha şanslı sayıyordu.Çünkü; böyle büyük aşklarda ne oğlan, ne de kız çoğunlukla birbirine denk olmuyordu.Ya oğlan garip bir çoban, kız ise koskoca bir padişah kızı oluyordu.Ya da tam tersi , kız garip bir kül kedisi oğlan ülkenin koskoca bir prensi. Onun için büyük aşklar hüzünlü sonla bitiyordu.
    Ömer:
    -Ama biz onlar gibi değiliz. Ne onun babası bir ağa,padişah.Ne de benim babam bir ağa bir padişah.Onun babası Aklı Ermezlerin Halil,benim babam da Potuk Hasan, ikisi de birbirini ağdırma.
    Eeee ne demişti,eskiler” Davul bile dengi dengine”. Ömer kendi kendine olur bu iş olmasına ama ; Cemile’ye bu işi nasıl açacağım diye düşünüp duruyordu.Hem Cemile ablasının gelin gittiği gün köprünün üstünde ne demişti?
    ”Ben yabana gitmem anamı babamı yalnız bırakmam” dememiş miydi?Hem Cemile’yi yıllardır tanıyordu.Huyu huyuna suyu suyuna çok benziyordu.Bütün bunları düşündükçe Ömer’in sevgisi Cemile’ye karşı katlandıkça katlanıyordu. Ömer’in aklından Cemile çıkmıyordu.Ama bu işi Cemile’ye anlatmak çok zordu. Tek derdi tasası oydu.Aslında Cemile’den de çok ümitliydi.Cemile’nin bakışlarından, o utangaç hareketlerinden, onun da kendisine karşı ilgisinin olduğunu düşünüyordu. Ama bu düşüncelerinden emin olamıyordu. Ömer, o düğünden sonra her gün tahta köprünün üstüne gidiyor.Saatlerce Cemile gelir ümidiyle, onların oturduğu yakaya doğru bakıyor, derin derin düşüncelere dalıyordu. Ama nafile Cemile gelmiyordu. Hem zaten kış günüydü.Yetişkin bir kız evinden çıkıp sokakta ne yapacaktı?Aslında aileleri eskiden olduğu gibi kış günleri birbirlerine gidip geliyorlardı.Ancak,ne Ömer çocuktu, ne de Cemile çocuktu annesinin elinden tutup ziyarete gitsin.İkisi de birbirlerini pek göremiyorlardı.Günler haftaları,haftalar ayları kovaladı.Ve nihayet koskoca bir kış bitmiş, ilkbahar gelmişti.İşler çıkmıştı.Yine Ömer’de, Cemile de aileleri ile birlikte tarla işlerine gidiyordu.
    Eskiden tarlaya gitmemek için bin bir bahane uyduran Ömer ,bu yıl tarlaya gitmek için can atıyordu.Eğer bir sebepten Cemile, tarlaya gelmezse o gün akşama kadar kahroluyor, kendi kendine meraktan çatlıyordu.
    Ömer bu durumdayken gelelim Cemile’ye: Aslında o da Ömer’i ta çocukluk günlerinden kendine denk görmüştü. Hani okuldan çıkıp ta tahta köprü de buluştuklarında, hayal kuruyorlardı ya. Hayallerinde bir sandala binip, o uçsuz bucaksız, kendilerince sonu olmayan ırmakta geziyorlardı ya. İşte o sandalın kaptanı olarak Ömer’i hayal ediyordu.Hani köprünün başındaki koskoca söğüt ağcının altında, evcilik oyunu oynuyorlardı ya. Oyunda Ömer’i Cemile evin reisi, babası olarak seçiyor ,kendisi de evin annesi oluyordu.Aslında ikisinin de kaderi ta o zamandan belliydi. Belki de o ablasının gelin gittiği gün; “ben yaban gitmem” sözüyle bilerek bir şeyler anlatmak istemişti. Eeee öyleyse geriye ne kalmıştı?
    İşte tek kalan şey, bu işi birbirlerine anlatmaktı. İkisinin de aklından bir şeyler geçiyordu. Ama ikisi de belki utandıklarından, belki birbirlerini kaybetmekten korktuklarından, birbirlerine karşı duygularını açamıyorlardı.
    İkisinin de zihnini, bu sevgi ateşi kemiriyordu ama anlatmak için bir bahane bir çare yok,yok,yok……..
    Ömer, her fırsatta eski günlerdeki gibi hep ırmağın üzerine gidiyor, onun gelmesini bekliyordu. Saatlerce ırmağın hışırtısını dinliyor o hep eski günlerde ki gibi hayallere dalıyordu. Ama bir türlü ona sende gel diyemiyordu.
    Ömer, bir gün artık dayanamadı. Tarlada çalışırken yemek molasında:
    -Cemile, küçükken hani hep altında oynadığımız kocaman söğüt ağacı var ya.
    -Eeee ne olmuş? Bazen sıkılınca köprünün üstüne gidiyorum da o ağacın bir tarafı kuruyor.
    Cemile Ömer’e hiç cevap vermedi. Ama o eski çocukluk günleri, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Kendince, söğüt ağacının bir tarafının kurumasının nedenini buldu.Uzun uzun düşündü.O günden sonra, o tahta köprünün üstüne gitmek ve o söğüt ağacını görmek arzusu doğdu içinde. Kim bilir belki bir gün giderdi. Belki evcilik oyunu oynamazlardı ama; yine hayal kurabilirlerdi. İşte o gün gitmeye karar verdi.
    Ömer yine her zamanki gibi o köprünün üstündeydi. Hep beklediği kişi karşıdan göründü. Dünyalar onun olmuştu.Kalbi mutluluktan küt küt atıyor, yerinden fırlayacak gibi oluyordu.Cemile de, Ömer’i göremem korkusuyla evden çıkmıştı.Ama Ömer’i o köprünün üstünde görmek, onu da çok ama çok mutlu etmişti.İkisi de, çocuklar gibi sevindiler. Uzun uzun konuştular.Eski günleri yaad ettiler.Gün batmak üzereydi.İstemeseler de evlerine gittiler.

    Gittiler gitmesine de; akılları birbirinden hiç ayrılmamıştı.Nihayet duygularını birbirlerine açmışlar ve büyük bir yükten kurtulmuşlardı.
    O günden sonra, ilk fırsatta o buluşma yerlerine geliyorlar, uzun uzun konuşuyorlardı .Artık hayallerinden çok ümitlerin konuşuyorlardı.Geleceklerini kuruyorlardı.Artık Ömer ve Cemile’nin aşkı, bir sır değil herkesin dilindeydi.Yediden .yetmişe kime sorsan, Ömer ve Cemile’nin aşkını herkes biliyordu. En sonunda Cemile’nin de, Ömer’in de ailesi duymuştu. Duymuştu duymasına ama ;yapacakları bir şey yoktu, bu saatten sonra.Sanki onlar da dünden razıydı bu işe.Kabullenmekte pek zorlanmadılar. Ömer ve Cemile’ye pek belli etmiyorlardı; fakat her şeyin farkındaydılar.
    Nihayet Ömer anasına, Cemile’ye aşık olduğunu, bu durumu Cemile’nin de bildiğini, konuyu babasına açmasını ve Cemile’yi ailesinden istemelirini söyledi. Ömer’in anası ile babası, Cemile’nin iyi bir kız olduğunu,huyunu suyunu bildiklerini , ailesiyle dostlukları dolayısıyla ellerinde büyüdüğünü , Ömer’in bu seçiminin çok doğru bir karar olduğunu belirttiler.Heyecanlandılar ve çok sevindiler.Ancak yaz ortasıydı, hem iş hem güç hem de köylünün elinin en dar olduğu zamandı.Bu nedenle isteme işini güze bıraktılar. Ömer ile Cemile sabırsızlanıyordu ama; elden ne gelir.Çaresiz büyüklerin, kararına saygı duymak gerekiyordu.Yine her fırsatta buluşuyor,konuşuyor şu sonbaharın gelmesini iple çekiyorlardı.
    Nihayet hasat zamanı gelmiş, canla başla çalışılmıştı. Çeltikler biçildi,dövüldü,kurutuldu,satıldı.Havalarda iyice soğumuş işler toparlanmıştı. Ömer Cemile’yi istetmek için en uygun zamanı kolluyordu.Aklını hep o meseleyle meşgul ediyordu.Yine her zaman olduğu gibi, bu düşüncelerle tahta köprünün üstünde olta atıyor.Bazen çok uzakları seyrediyor.Bazen de eski çocukluk günlerini düşünüyor. Cemile’nin de içinde bulunduğu hayaller kuruyordu.Zaten ikisinin de aklı hep birbirlerindeydi. Birinin ,tahta köprünün üstünde,köyün içinde,dağda bayırda hep aklında o. Diğerinin ise,yine aynı şekilde mutfakta,çeşmede,çamaşırda,nerede olursa olsun aklında hep o.Onların ki tertemiz bir sevda.Sevdadan öte, bir kara sevdaydı.Allah korusun.Bu sevdanın sonu bir ayrılık olsa,onlar iflah olmaz,yaşayamazlardı.Ama onların ikisi de, hiçbir zaman akıllarına böyle bir olumsuzluğu getirmiyorlardı.Hem neden getireceklerdi ki?Aileler birbirleriyle dost.Kendileri de birbirine denkti.Biri kara,yağız,yakışıklı,aslan gibi bir babayiğit.Diğeri kalem kaşlı,kara gözlü,dalyan boylu,dünyalar güzeli bir kız.Kendilerince ”bu iş oldu” diyorlardı.Hem zaten kötüye yormanın da bir anlamı yoktu.Ailelerde el altından durumun farkındaydı.İş sadece bu sevdanın adını koymaya kalmıştı.Aslında bırakın kendilerini,ailelerini,konu komşu da bu gözle bakıyorlardı. Ömer ile Cemile’nin sevdalarına.Nihayet Ömer,durumu anasına yeniden açtı.Anası da babasıyla konuştu.Cemile’yi istemeye karar verdiler.İşin olacağından emindiler.Ertesi gün perşembeydi.Kasabanın pazarıydı. Ömer’in anası ile babası pazara gittiler.Müstakbel gelinlerine entariler,ayakkabılar,hediyeler aldılar.Eeee tabi ki en başta da;yüzük,bilezik ve beşibiryerde almayı da ihmal etmediler.Onlar da en az Ömer kadar heyecanlıydılar.Onlar da Cemile’yi çok seviyorlar,onu öz kızları gibi görüyorlardı.Hani derler ya:”körün istediği bir göz,Allah verdi iki göz.”Bu işte aynen öyle olmuştu.Onlar oğullarını ikna edip Cemile’yi almayı düşünürlerken, Ömer’in istemesi onları ziyadesiyle mutlu etmişti.Hazırlıklar tamamlandı.Kız evine haber verildi.Gelsinler izni alındı.Bu iş haliyle Cemile ile Ömer’i çok sevindirmişti.

    1001110006.yüksel

    Mesaj Sayısı : 5
    Kayıt tarihi : 16/12/10

    Geri: SEVDA TÜRKÜSÜ

    Mesaj  1001110006.yüksel Bir Cuma Ara. 24, 2010 12:07 pm

    Ömer,kız isteme gününün akşamını iple çekiyordu.Zaman geçirmek için tahta köprünün üstünde, bir o yakaya bir bu yakaya ha bire volta atıp duruyordu.Diğer taraftan Cemile’de de, tatlı bir telaş vardı.Akşama misafirleri gelecekti.Evlerinin her tarafını köşe bucak silip süpürmüştü.Hatta evin bahçesini bile pırıl pırıl etmişti.Misafirlere ikram edilecek her şeyi özene bezene hazırlamıştı.Her şeyin kusursuz olmasını istiyordu.Aslında Ömer’in ailesi, evlerine yeni gelmiyordu.Bu sefer çok farklıydı.Oturmaya,sohbet etmeye değil, kendisini istemeye geliyorlardı.Artık akşam olmuştu.Cemile de, hemen hemen her şeyi hazır etti.Hemen odasına gitti.Bulabildiği en güzel kıyafetlerini giydi. Ömer ve ailesini beklemeye başladı.Avlu kapısı gıcırdadı.Misafirler avluda göründü.
    Göründü görünmesine ama ;Cemile’nin de sanki dizlerinin bağı çözülmüştü.Onları karşılamaya mecali kalmamıştı.Dili damağı kurumuştu.Kalbi küt küt atıyordu.Son bir gayretle kendini toparladı.Misafirleri karşıladı.Misafirler gösterilen yerlere oturdular.Hal hatır soruldu.Havadan,sudan sohbet ettiler.Bu yıl ki mahsul üzerinden yorumlar yaptılar.Gelecek yıl için kurgular kurdular.Koyundan,keçiden,inekten,buzağıdan bahsettiler.Sonra söz dönüp dolaşıp, kız isteme meselesine geldi.Tabi ki havadan sudan meseleler konuşulurken, ne Ömer ne de Cemile, bu lafların hiçbirine kulak vermiyorlardı.İkisin de aklında tek bir konu vardı.Söz kesilecek mi?
    Nihayet Ömer’in babası :”Allah’ın emri peygamberin kavliyle oğlumuza kızınızı istiyoruz.”dedi.Ortalıkta bir suskunluk ,bir merak, herkesin gözü Cemile’nin babasında.Cemile ile Ömer, aile reisinin ağzından çıkacak kelimeye kilitlenmiş,adeta idamlık bir mahkumun, hakimin vereceği kararı beklediği gibi bekliyorlar.Neyse ki suskunluk kısa sürdü.Cemile’nin babası söze başladı. Ömer’i kendi oğlu gibi sevdiğinden,çalışkanlığından,dürüstlüğünden,saygılı bir genç olduğundan… Ömer’in babası ile yaptıkları yıllarca ortaklıklarından… uzun uzun bahsetti.Kendisinin ve eşinin de, bu işin olmasından dolayı çok mutlu olacaklarını söyledi.Ama kızlarıyla bir konuşmaları gerektiğini,onunu da rızasının olup olmadığını sormalarını, kendilerine birkaç gün içinde haber vereceklerini,işin olması halinde ,birkaç gün içinde yeniden gelerek yüzükleri takabileceklerini söyledi. Ömer ile Cemile’nin yüzleri gülüyordu.Kendileri de biliyordu, iş Cemile’ye kaldıysa bu iş dünden olmuştu.Kız evi naz evi hesabı formaliteden öte bir şey değildi.
    Ama kafalarda,az da olsa soru işareti yok değildi.Bu tür hayırlı işlerde, araya karaçalı gibi giren insanlar az değildi.Acaba Cemile’nin babasının aklında, başka hesapları vardı da, bu bir oyalama taktiğimiydi? Ömer ve ailesinin kafasından, bu tür sorular hiç gitmiyordu.Neyse ki gelen haber yüzleri güldürmüştü.Gerçekten de Cemile’nin babası, kızını karşısına almış ileride kendisini nelerin beklediğini; uzun uzun anlatmıştı.Önünde ki hayatın kendi hayatı olacağını söylemiş.Bu işin şakaya,aceleye gelir bir tarafının olmadığını; Ömer’le ilgili en ufak bir şüphesinin olması halinde evet dememesi gerektiğini.Aksi taktirde bir ömrün heba olup gideceğini uzun uzun büyük bir ciddiyetle anlattı.Cemile’yi kendi kararında serbest bıraktığını, kararı ne olursa olsun buna saygı duyacağını söyledi.Cemile aslında babasının verdiği nasihatlerin hiçbirine kulak vermiyordu.O, kararını çoktan vermişti bile.Onun diyeceği söz belliydi.O, kendisine sorulacak sorunun bir an önce sorulmasını bekliyor ve vereceği cevabı aklında tutuyordu.O soru en sonunda soruldu:”Ne dersin?”Evet.Dille olmasa bile tavırlarla evet.Yanıt alınmıştı.Oğlan evine haber gönderilmişti.Yeniden kısa bir hazırlık yapıldı.Oğlan evi, yeniden kız evine misafir oldu.Kısa bir hal hatırdan sonra, bu defa fazla uzatılmadan meseleye girildi.Cemile’nin babası da bu sefer mevzuya uzatmadan: - . -Kızımızı oğlunuza layık görmüşsünüz,biz de kızımıza sorduk bu iş olacak.Anacak bir şartım var.Razıysanız yüzükleri takarız,sözü keseriz bu işin adını koruz.Biliyorsunuz Ömer askerliğini yapmadı.Askere gitmesine kanımca çok az zaman kaldı.Askerliğini Allah’ın izniyle yapar gelir.O zaman düğünlerin yaparız. dedi.
    Ömer’in babası, itiraz edecek gibi oldu ama orada bulunan konu komşular, Cemile’nin babasını çok mantıklı buldular.Yüzükler takıldı, kahveler içildi,yemekler yendi.Uzun uzun sohbetler edildi.Herkes evine mutlu ve huzurlu bir şekilde dağıldı.Bu işe en çok sevinen tabi ki Cemile ile Ömer olmuştu.O gece sabaha kadar ikisinin de, gözüne uyku girmemişti.Horozlar ötünceye kadar ikisi de yataklarında döndüler durdular.Sabah olup da, gün yukarı çıktığında ilk işleri, tahta köprüde buluşmak oldu.Birbirlerini tebrik ettiler.Önlerine herhangi bir engel çıkmadığı için; Allah’a uzun uzun şükrettiler. Kavuşulmayan kara sevda hikayelerini akıllarından geçirdiler.”Ya bizde Leyla ile Mecnun gibi,Ferhat ile Şirin gibi,Aslı ile Kerem gibi kavuşamasaydık halimiz nice olurdu?” dediler.Hallerine binlerce şükrettiler.Artık kavuşmaları için önlerinde hiçbir engel kalmamıştı.Aslında bir engel vardı ama o engel sayılmazdı.Allah’ın izniyle herkes gibi, askerliğini Ömer’de, alnının akıyla yapıp dönecekti.Vatan borcuydu, kaçmak olmazdı.Hem Cemile’de askerlikten kaçan biriyle evlenmek istemezdi.Şunun şurasında iki yıl dediğin neydi ki? Sayılı gün ,göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi.Bu mutlu günlerinde böyle şeyleri düşünüp de canlarını sıkmak istemediler. Yine hayaller kurmaya başladılar. Düğünlerinden bahsettiler. Üstünde oturdukları tahta köprüden, davullarla zurnalarla düğün alayının geçişini hayal ettiler. Önde bembeyaz bir atın üstünde , bembeyaz allı pullu gelinliğiyle Cemile, arkada onlara gıbtayla bakan, gelin alayı.Nasıl da yakıştırmışlardı birbirlerine kendilerini. Cemile , Ömer’i dünyalar yakışıklısı bir damat, Ömer’de Cemile’yi dünyalar güzeli bir gelin olarak canlandırdı.Sonra Ömer Cemile’ye dönerek:
    -Cemile düğün alayındakilerin hasedinden bize nazar değmesin?
    Cemile gülümseyerek:
    -Amma yaptın , duyan da dünyada bir tek senle ben evleniyoruz zannedecek.Korkma değmez. Değmez, bir şey olmaz. Hem o gün gelsin de Hatçe Teyze’ye düğünden önce mum döktürürüm. Ben de, bindiğim atın başına, koskocaman bir nazarlık yapar takarım.Hem Allah bizi korur.Aman sen de daha ortada fol yok, yumurta yok konuştuğumuz şeye bak.
    - O da olur inşallah.
    - İnşallah.
    Ömer kısa bir sessizlikten sonra:
    -Şu koca söğüt ,şu köprü, yıllar yılı sevdamıza hep şahitlik etti durdu. İnşallah ileride yaşanacak mutlu günlerimize de şahitlik eder. Sevdamız burada filizlendi, burada yeşerdi, burada büyüdü. İnşallah daim olur.

    -Sen ve ben sağ oldukça sevdamız hep sürecek. Şu Kızılırmak gibi hiç durmayacak. Allah’ım sevdamızın bittiği gün canımızı şu köprünün üstünde al.
    -Cemile nasıl konuşuyorsun? Ne bize ne de sevdamıza hiç bir şey olmaz. Cemile, baksana şu söğüdün bir çatalı kurumaya başlamıştı ya,yeniden yeşermeye , gümrahlaşmaya başladı.
    -Evet, gerçekten de öyle oldu.Oda bizim gibi birbirinden hiç ayrılmayan iki ağaç. Biri sen biri ben gibi.
    -Var mısın ağaca adımızı verelim? Sizden tarafta olan çatalın adı Cemile olsun. Bizden tarafta olan çatalın adı Ömer olsun.
    -Olsun olsun ya. Bu ağaç , bu köprü bizi de sevdamızı da büyüttü.
    Ömer ile Cemile, birbirlerine kavuşmanın sarhoşluğu ile eğlendiler, güldüler, çocuklar gibi sevindiler.Bu mutluluk içinde günler o kadar çabuk geçmişti ki; ikisi de zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamadılar. Bu tatlı rüyadan köy bekçisinin, Ömerlerin kapısını çalmasıyla uyandılar. Bekçi haberi getirmişti.Aslında haber bekleniyordu,beklenmesine ama; o mutluluk tablosunda kaybolup unutulmuştu. Ömer’in çağrı pusulası gelmişti. Ömer, aslında geçen yaz ilk yoklamasını yaptırmıştı. Bu gelen son muayene çağrısıydı. Bu haber, o mutlu tabloyu unutturmuş, yerini hüzne bırakmıştı. Ömer durumu Cemile’ye anlattı. İkisi de çok üzgündü. Ama birbirlerini daha çok üzmemek için, kendileri de inanmasa da teselli edici sözler söylediler.
    Cemile:
    -Ayrılığımız iki yıl, hele sen askere bir git gel. Ondan sonra koskoca bir ömür hiç ayrılmayacağız. Hem bu dünyada ilk askerlik yapan sen değilsin ya.
    Ömer:
    -Öyle, öyle, ama tam birbirimizle yeni sözlenmişken ayrılık zor gelecek. Olsun biraz uzak kalırsak, birbirimizin kıymetini daha iyi biliriz.
    Cemile:
    -Ayrılmaya şimdiden heveslisin yani.
    Ömer:
    -Yok ama, elden ne gelir?
    Birbirlerine belli etmeseler de ,ayrılacaklarına ikisi de çok ama çok üzülmüşlerdi. Ogün akşama kadar gülseler eğlenseler de, içlerinde hep bir sıkıntı, yüreklerinin başında hep bir daralma vardı. Eski neşelerinden, gülüşlerinden hiç eser yoktu. İkisi de dalıp dalıp gidiyordu.İkisi de gülmeye, neşeli görünmeye çalışsalar da, içten gelerek değil hep yapmacıktı.
    Ertesi gün Ömer askerlik şubesine gitti. Son muayenesini oldu. On beş gün içinde de sülüsünü alıp birliğine teslim olacaktı.
    Bir taraftan ayrılık acısıyla üzülüyor, bir taraftan da vatan borcu namus borcudur diye düşünüyordu. Atam,dedem,babam nasıl yaptıysa,ben de öyle yaparım diye kendi kendini teselli etmeye çalışıyordu. Ömer bir ikilem içinde gidip geliyordu.Ama yapacak bir şey yoktu.
    Cemile ile zaman zaman bir araya geliyorlar,uzun uzun konuşuyorlardı.Bazen de bu konuda hiç konuşmuyorlar,susmayı tercih ediyorlardı.Gerçi konuşmasalar da akıllarının bir kenarından hiç çıkmıyordu.Bazen de bu konu açıldığında,üzüntülerini belli etmemeye,birbirlerini teselli etmeye çalışıyorlardı.Hele de on beş gün göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçmişti.
    Ömer,sabah ilçeye sülüsünü almaya gitti.Artık son hazırlıklar başlamıştı.Cemile de, Ömer’e ördüğü kazaklardan,çoraplardan,eldivenlerden bir çanta hazırlama telaşındaydı.Herkeste bir telaş,bir üzüntü,sorma gitsin.
    Yarın Ömer’in yolculuk günü.Cemile ile son kez, her zamanki yerlerinde buluştular.Bugün pek konuşmuyorlardı.O tahta köprünün üstünde gözlerini ırmağa diktiler.Saatlerce hayallere dalıp gittiler.İkisi de o çocukluk günlerini,okul çıkışı buluşmalarını,oradaki oyunlarını,hatta zaman zaman ufak tefek de olsa,birbirleriyle kavga edip,birbirlerine küsüşmelerini,kısacası tüm hayatlarını,bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirdiler.İkisi de köylerinden pek çıkmamıştı.En uzak gittikleri yer ilçeydi. Ömer sadece bir iki defa büyük şehre gitmişti o kadar.
    Cemile:
    -Ömer biliyor musun?Çocukluğumdan beri şu ırmağın nereye kadar uzadığını merak eder dururum.Kim bilir,senin askerlik yapacağın yer,bu Kızılırmak’ın son bulduğu yerdir.
    Ömer:
    -Bilmem:keşke öyle olsa da,ben de görsem.Ne yalan söyleyeyim,ben de çok merak ediyorum.Askerlikte gittiğim,gördüğüm yerleri,hep aklımda tutup, döndüğüm de tek tek sana anlatacağım.
    Cemile:
    -İnşallah!Hele sen sağ,salim,bir git gel de…
    Ömer:
    -Ya gider dönmesem.Ya da döner bulamasam.
    Cemile:
    -O nasıl söz?Hep seni bekleyeceğim.Hem de seni bu köprünün üstünde karşılayacağım.Sen geldikten sonra da,allı pullu gelinliğimle de,sizin tarafa geçeceğim.Allah’ım,sen olmadan da, köprüden geçmeyi nasip etmesin.Beni buralarda merakta koyma tez tez mektup yaz ki;ayrılık acısı hafiflesin.Sen, beni merak etme.Gözün arkada kalmasın ki; işini iyi yapasın.Vatana,millete hayrın dokunsun.
    Ömer:
    Kal sağlıcakla.
    Cemile:
    -Güle güle,yolun açık olsun.
    Ertesi sabah,köyün caminin dibinde bütün köylüler birikti. Ömer ile birlikte üç genci daha dualar,salavatlar ve tekbirlerle köy minibüsüne bindirip askere uğurladılar.Tabi ki Cemile o minibüsün yanına varıp; Ömer’le son kez konuşamadı.Çünkü genç bir kızın,nişanlısını milletin içinde uğurlaması adetlere göre ayıp sayılırdı.Ama göz yaşları içinde,uzaktan da olsa,baktı baktı.Allah’a dualar etti.Çok üzülmüştü.Hem çocukluk arkadaşıydı,Hem bir ömür boyu hayat geçireceği sevdiği adamdı.Ayrılık çok ama çok acıydı.Fakat elden ne gelirdi? Ömer’in yokluğuna zor da olsa katlanmaktan başka çare yoktu.Minibüsün yanına varamazdı ama köprünün üzerine çıktı.Belki Ömer’i son kez görebilirdi.
    Ömer’in de gözleri,minibüse binerken Cemile’yi aradı.Fakat gelemeyeceğini biliyordu.Yine de ümitsiz bir şekilde baktı ama bulamadı.Anasıyla,babasıyla,eş dost ve komşularıyla helalleşti.Gözleri dolmuştu,ama erkek adam hiç ağlar mıydı?Kendini alabildiğine sıktı,yüreğini taş gibi katılaştırdı.Göz yaşlarını içine attı. Ömer askere giderken ağladı dedittiremezdi.Mazallah!Konunun komşunun,diline bir düşse,bir ömür boyu söyler,eğlenirlerdi.Helalleştikten sonra fazla oyalanmadı,hemen minibüse bindi.Kızardı,bozardı ama kendine hakim olmasını bildi.İçi kan ağlıyordu ama kimseye belli etmedi.Minibüste boş bulduğu bir koltuğa oturdu cama kafasını dayadı.Gözleri hep Cemile’yi arıyordu fakat nafile.Son bir defa görürüm umuduyla,ırmağın karşı kıyısına baktı.Ancak koca söğüt,karşı kıyıda ki Cemile’lerin evinin önünü kapatıyordu.Minibüs kalktı.
    Tam köprünün hizasını geçerken,işte oradaydı.Yine her zaman ki gibi köprünün korkuluklarına dayanmış bakıyordu.Gözleri parladı!El sallayacak oldu,minibüsün içindekiler ne der diye düşündü.El sallamaktan vazgeçti.Minibüsün yolu evlerin arasından,ağaçların arasından geçerken,ara ara boşluklar oluyor,köprü görünüyordu. Ömer,köprünün göründüğü aralığı fırsat biliyor,köprüye bakıyordu.Cemile’yi son bir kez görmeye çalışıyordu.
    Cemile’de aynı şekilde her boşlukta son bir defa görürüm ümidiyle çabalıyordu ama görmek ne mümkün.Minibüs bir iki dakika içinde gözden kaybolmuştu.
    Ayrılık ateşi,şimdiden ikisinin de yüreğinde kor haline dönüşmüştü.Minibüs,gözden kaybolmasına rağmen,Cemile hala arkasından bakakalmıştı.Onun için zaman kavramı durmuştu.Sanki oracığa donmuştu.Eski günlerde ki gibi,o tahta köprünün üzerinde ,ta derinlere dalmıştı ama bu sefer ırmağa bakarak değil,minibüsün son kaybolduğu noktaya bakarak dalmıştı.Cemile’yi kendine getiren,tahta köprünün gıcırdamasıydı.Kendine geldiğinde,tarlaya giden kadınlar köprünü üstünden geçiyordu.Güneş epeyce yukarı çıkmıştı.Hemen kendini toparladı.Evlerinin yolunu tuttu.Ama aklı hep Ömer’deydi.Cemile’yi evine sanki beyni değil,ayakları götürüyordu.Sanki ayakları yolu bilmese,evi bulamayacaktı.Eve gelene kadar yolda komşu kızların,tarlaya giden kadınların,sokakta oynayan çocukların yanından geçti.Ama hiçbirin fark etmedi.Eve geldi,bahçe kapısından girince,annesi evin önündeydi.Kızını görünce birden çok şaşırdı.

    1001110006.yüksel

    Mesaj Sayısı : 5
    Kayıt tarihi : 16/12/10

    Geri: SEVDA TÜRKÜSÜ

    Mesaj  1001110006.yüksel Bir Cuma Ara. 24, 2010 12:08 pm

    Yüzü sararmış, omuzları çökmüş,kapkara geçmişti.Cemile bir günde çok değişi vermişti.Adeta kabirden kaçan bir ceset gibiydi.Annesi durumu anlamıştı.

    Annesi:
    -Cemile yavrum ne oldu sana?

    Cemile:
    -Hiç.

    Annesi:
    -Yavrum kendini bu kadar helak etme. Askere giden bir tek senin nişanlın değil ya. Allah can sağlığı versin. Yarın askerden sağ salim döner. Güzelce düğününüzü de yaparız. Daha gençsiniz, önünüzde göreceğiniz çok güzel günler olacak. Hem kendini bu kadar yıpratırsan, sağlına bir zarar gelebilir. Ömer, döndüğünde herhalde hastalıklı bir kızla evlenmek istemez.
    Cemile annesinin sözlerinin hiç birine kulak vermemişti. Hep aklında o vardı. O uzaktayken koskoca iki yıl nasıl geçecekti? O uzunca iki yılı düşündükçe,ümitsizliğe kapılıyor,beyni zonkluyor, kendini alabildiğince çaresiz hissediyordu.Annesinin karşısında öylece dikiliyordu. Sanki annesi karşısında yokmuş gibi davranıyordu.Sanki o söylenenleri kendisi söylememişti. Taştan ses gelmiş kızından gelmemişti. Kızının halini hiç beğenmiyordu.

    Annesi:
    -Haydi odana çık ta biraz uzan.Baban seni böyle görmesin.Yoksa çok kızar.Hem çok ayıp. Sadece nişanlı sende mi görüldü?
    Cemile usulca, bitkin bir sesle sadece:
    -Tamam. dedi.
    Ağır adımlarla merdivenlerden çıktı. Odasına geçti.Yatağına uzandı,gözlerini tavana dikti. Uzun düşüncelere daldı. Bir yandan da gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. O gün akşama kadar yatağından hiç çıkmadı.Yılların isiyle kararmış tavana öylece baktı durdu. Gözlerinin yaşı hiç kurumadı. Hep sessiz sessiz ağladı. Hep Ömer’le geçirdiği o eski, mutlu günlerini gözünde canlandırmaya çalıştı.
    Ömer ise, minibüste defalarca geriye dönüp dönüp baktı ama nafile.Cemile’yi görme umudu bitmişti.Artık başını cama yaslamış, dışarıyı seyrediyordu.Köylerinin tarlalarını geçerken, hep onunla birlikte çalıştığı günleri, gözünde canlandırdı.Beraber, gidip geldikleri yolları göz ucuyla takip etti.Hele Cemile’yle arkada kalıp, su doldurdukları çeşmeden kaybolana kadar gözlerini ayıramadı. Ömer köylerini gören son gediği aşarken, başını arkaya çevirdi. Köyüne, köyünün dağlarına, taşlarına son bir kez baktı. İçinden acaba buraları bir daha ne zaman görebilirim, diye düşündü. Ömer, ilk defa uzun süreli ve uzak bir yere gidiyordu.Daha önce gurbete pek çıkmamıştı.Bu nedenle hem çekiniyor hem de Cemile ‘den ayrılacağından dolayı çok üzülüyordu.Elin memleketinde ne yapardı?Yol bilmez, iz bilmezdi.Hem de üstüne üstlük köyünden,ailesinden ve birde Cemile’sinden ayrılıyordu.Bunları düşündükçe tüyleri diken diken oluyor, titriyor,kulakları kızarıyor,avuçlarının içleri terliyordu.Gözleri dolmuştu.Dokunsan ağlayacaktı.Ama , kendini tutabildiği kadar tutuyordu.Bu duygularla gitmişti.Minibüs şehre girmiş,hatta son durağa gelmişti bile.Fakat Ömer yolun bittiğinin farkında bile değildi.Şoförün uyarısıyla kendine geldi.Eşyalarını aldı.Tren garına gitti.Biletini aldı.Trenin geliş saatini beklemeye başladı.Oturduğu bekleme salonunda yine aklı başka yerlerdeydi.Tren geldi.Yine cam kenarına oturdu.Bir yandan dışarıyı seyrediyor.Bir yandan da hayatını, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiriyordu.Birden Cemile’nin sözü aklına geldi.
    Cemile, köprünün üstünde ırmağı seyrederken ”Belki bu ırmağın bittiği yerde askerlik yaparsın da,döndüğünde oraların nasıl olduğunu anlatırsın” demişti. Ömer hemen camdan dikkatlice etrafına baktı.Kendilerinin aşk ırmağını etrafında göremedi.Birde ayağa kalktı karşı tarafta ki camdan dışarıya baktı,ırmak falan yoktu.Üzüldü, rengi soldu yavaşça yerine oturdu.Yine kendi camına başını dayadı.Dışarıyı,seyretmeye başladı.”Yazık Cemile’yle ikimizin ırmağının sonunu göremeyeceğim.Döndüğümde nasıl bir yer olduğunu anlatamayacağım.”dedi.
    Ömer, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra birliğine teslim oldu.Sıkı ve zor bir eğitimden geçiyordu.Ama hiçbir zaman bu zorluklar onu yıldırmıyordu.Asker ocağında gün ışımadan erkenden kalkıyorlardı.Bu onun için olağan bir işti.Köyde işleri bitirmek, tarlaya erken gitmek için daha da erken kalkıyordu.Talim dersen yatmak,kalkmak,sürünmek o da zor değildi.Kazmayı,beli,küreği eline aldığında yağmur altında saatlerce kalmışçasına terliyordu.Vücudundan şapır şapır terler akıyordu.Kısacası erken kalmak,talim yapmak kolay işti.Hatta eğitim alanında kafası dinç oluyor birçok şeyi unutuyordu.Ancak onun tek bir sorunu vardı.O da gurbetlik.gurbette hasretlikti.Zaman geçmek bilmiyordu.Onun için aylar yıl,yıllar asır, günler hafta,saatler gün,dakikalar saat gibi geliyordu. Ömer, aslında eğitimin hiç bitmesini istemiyordu.Hele de akşamın olmasını,koğuşa gelmeyi hiç istemiyordu.Akşam olup da koğuşa geldiğinde uykuları kaçıyordu.Yatağın içinde bir oyana bir bu yana dönüp duruyor.Saatlerce Cemile’yi düşünüyor,ona kavuşacağı günü iple çekiyor.Onunla kavuşmanın hayalini kuruyordu.Hemen hemen her nefesinde tükettiği saniyeleri,ya da ona kavuşmak için tüketeceği saniyeleri sayıyordu.Ondan ayrı geçirdiği zamanı düşündüğünde bir gün daha geçti diye çocuklar gibi sevinirken,daha ayrı geçireceği zamanı düşündüğünde ise bitmeyeceği karamsarlığına kapılıyor,yüreğinin başında bir acı,bir burukluk hissediyordu.Göğsüne tonlarca ağırlık çökmüşçesine daralıyor, nefesi kesiliyor,boğulacak gibi oluyor.Hemen yatağından fırlıyor.Eline kağıdı kalemi alıp içli içli mektuplar yazıyor ya da,daha önce gelen memleket mektuplarını açıyor.Okuyor bir daha okuyor.Satır satır yeniden tahlil ediyor.Her okuyuşunda ilk defa okurmuşçasına heyecanlanıyor,her tekrarında yeni yeni hayallere,anılara yelken açıyor,çoğu zaman horozlar ötüşürken yorgun ve bitap bir şekilde gözlerini kapatıyordu.

    Cemile de, ondan pek farksız değildi. Gündüzleri en az bir defa sevdalarının filizlendiği aşk ırmağına gidiyor.Bazen duygulanıp gözlerinden yaşlar akıtıyor.Bazen altında oyun oynadıkları koca söğüde bakıyor.Altında oynadıkları oyunları anımsıyor.İçten içe tebessüm ediyor.O söğüdün eski günlerdeki halini anımsamaya çalışıyor.Ama o söğüt onun için o günlerde bu kadar önemli olmadığı için, bir türlü anımsayamıyordu.Bazen de tahta köprünün korkuluğuna dayanıp eski günlerde ki gibi hayallere dalıyordu. Köy minibüsünün son göründüğü o gediğe bakıyor. Ömer’in geleceği günü hayal edip kendini avutuyordu.O gediğe gözlerini dikip de bakarken köye doğru bir yolcu gördüğünde, Ömer olmayacağını biliyordu ama ondan bir haber bir mektup olur mu diye ümit ediyordu. Ömer’den aldığı her mektubu illa bu köprünün üzerinde defalarca okuyordu.O da her okuyuşunda farklı farklı hayallere dalıyordu.O da Ömer gibi akşamların olmasını istemiyordu.Gündüz iş güç telaşıyla zaman bir şekilde geçiyordu ama yatağa yattğında uzun uzun düşüncelere dalıyor.Yatağın içinde sabahlara kadar bir oyana,bir buyana dönüp duruyor,bir türlü gözüne uyku girmiyordu.

    Kısacası oturuşlarında,kalkışlarında,yiyip içmelerinde,nefes alıp verişlerinde hep ama hep birbirlerini düşünüyorlardı.(Aşkı uğruna Ferhat dağları delmiş,Mecnun çölleri aşmış, Ömer ile Cemile’ye de ayrılık acısı doğmuş.)
    Artık yavaş yavaşta olsa birbirlerinin yokluklarına alışmışlardı. Ömer gideli üç ay olmuştu.Acemi eğitimini bitirmiş usta birliğine dağıtım olacaktı. Ömer’i yeni bir heyecan sarmıştı.Acaba nereye dağıtım olacaktı?
    O günlerde Kore savaşı başlamıştı.Ülkemizin de Kore’ye asker gönderilmesi gündemdeydi.Komutanları askerleri sık sık uyarıyordu. Ömer’in bölük komutanı da, kendi bölüklerinin gönderilme ihtimalinin çok yüksek olduğunu söylüyordu.Zaten radyolarda, Kore savaşından bahsediliyor.Amerika müttefikimiz olduğundan ona destek için asker göndermemize kesin gözüyle bakılıyordu. Ömer, bu haberleri duydukça büsbütün heyecanlanıyor.Cemile’den büsbütün uzaklaşacak olmanın acısını,korkusunu yüreğinde hissediyordu.Yerini bilmediği adını dahi yeni yeni duyduğu bir memlekete gitmek, oralarda savaşmak onu korkutuyordu.Ama görevin kutsal olduğunu,emrin demiri keseceğini orada öğrenmişti.Elden ne gelirdi.Eğer görev çıkarsa mecburen diğer arkadaşları gibi ,gitmek zorundaydı.
    Cemilelerin evinde radyo yoktu.Babası, her akşam köy odasına gidiyor.Orada radyodan ajansları dinliyor.Eve döndüğünde eşine çocuklarına anlatıyordu.Kore Savaş’ından bahsediyor.Ülkemizin de oraya asker göndereceğini söylüyordu.Cemile, ilk başlarda konuşulanlara pek kulak vermiyordu.Daha doğrusu, Ömer’in de gönderileceğine ihtimal vermiyordu.İleri ki günlerde babası Kore Savaşı ile ilgili yeni bir şeyler anlatıyor,ülkemizin de bu savaşa katılacağını, hem de Ömer’in döneminde ki askerlerin gönderileceğini karısına gizli gizli anlatıyordu.Cemile vaziyeti içten içe sezmişti.
    Babasının, anasıyla konuşurken; Cemile içeri girerken hemen konuşmasını kesmesi,dışarı çıkınca yeniden konuşmaya başlaması,hem de savaş lafının geçmesi Cemile’yi, iyiden iyiye şüphelendirmişti.Ama babasına durumu ayrıntılı bir şekilde soramadı.Zaten sorulmazdı da bir genç kızın, nişanlısı hakkında uluorta konuşması adetlere göre ayıp sayılırdı.O akşam içi içini yemişti ama; bir fırsatını bulup durumu anasına ayrıntılı bir şekilde soramamıştı.İçeri girdi,dışarı çıktı,kırım kırım kıvrandı, ama anasını yalnız denk getirip bir türlü soramadı.Yataklar serildi.Herkes odasına çekildi.Cemile’nin, içine bir kurt düşmüştü.Uyumak ne mümkündü?Gözünü gözüne kırpmadı.Şafak vaktine kadar yatağın içinde döndü durdu.Acaba Ömer’i de savaşa gönderirler miydi?Gönderirlerse buna nasıl dayanacaktı?Ya giderde dönmezse diye düşünüyor yüreğinde ki yağlar eriyordu.Kötüye yordukça çıldıracak gibi oluyordu.Bazen de kendi kendini teselli etmeye çalışıyordu.”Binlerce asker var kim bilir belki de onu götürmezler,gitse bile Allah’ın izniyle niye geri dönmesin.Belki de ben yanlış anladım.” diye yüreğine su serpiyordu.Bu karışık duygular içinde sabahı etmişti.Kalkar kalkmaz ilk fırsatta anasına, babasının gizli anlattığı mevzuyu sormak oldu.Anası ilk önce şaşırdı.Lafı eveledi geveledi.Ama Cemile’nin ısrarı üzerine.

    Anası:
    -Evet öyle bir durum varmış.Ama daha kesin bir şey yok belki de onu götürmezler.Hem ondan başka memlekette asker mi kalmadı? dedi.
    Cemile:
    -Götürmezler değil mi?
    Anası:
    -İnşallah.

    Cemile’nin yüreğine, bir kor düşmüştü ama elden ne gelirdi?Tam Ömer’in yokluğuna alışmışken, ruhu büsbütün sıkılmıştı.İçerilerde duramıyordu.Duvarlar, üstüne üstüne geliyordu.Kendini dışarı attı.Ayakları onu yine her zamanki yere götürüyordu.Orada o çatal söğüdün altında oturdu.Derin düşüncelere daldı.Dualar etti.Ama birazcık kendini toparlamıştı.Ruhu birazcık rahatlamıştı.Orası ona bir terapi gibi geliyordu. Ömer’le ikisinin ortak anılarının olduğu o köprü,o söğüt olmasaydı. Adeta çıldıracaktı. Akşam oluyordu. Cemile çaresiz eve döndü.
    Günler ,aylar geçti. Nihayet Ömer, yolu yarılamıştı ama o söylenti gerçek oldu.Kore’ye giden askerler içinde o da vardı.Bir sabah iştimaya çıkmışlardı.Fakat bu iştima, diğerlerinden daha farklıydı. Bütün askerler bu farklılığın nedenini anlamaya çalışıyorlardı.Çok geçmedi,bu farklılığın nedeni hemen anlaşıldı.Komutanlar, Kore Savaşı’na katılacaklarını duyurdu.İlk anda koskoca taburda adeta bir ölüm sessizliği oldu.Kısa bir süre sonra homurtular yükseldi.
    Herkes birbirine:
    - Kim gidecek, kim kalacak?Nasıl olacak?
    Gibilerinden sorular soruyordu.Kısa sürede bu sorular yanıt buldu ve Ömer’in de gideceği kesinleşti. Ömer, ilk anda üzülmüştü.Ama komutanları, etkileyici bir konuşma yaptı.Türk askerlerinin kahramanlıklarından,görevin kutsallığından.Namus borcu olduğundan bahsettiler.Bu konuşmadan sonra Ömer ve arkadaşları, duygulanmışlar, heyecanlanmıştı.Göğüsleri kabarmıştı.Bir an önce gitmek istiyorlardı. Ama bu durumu ailesine hele de, Cemile’ye nasıl bildirecekti? En büyük sorun buydu.Çare yoktu.Üzülseler de,ağlasalar da,sızlasalar da bildirmek zorundaydı.Oda öyle yaptı.Uzunca bir mektup yazdı.Sızısını,acısını içine attı.Gitmesinin gerekliliğinden,görevin kutsallığından,vatan borcundan,bu borcun bugün ödenmesinin gerekliliğinden bahsetti. Merak etmemelerini, sıladakilerin ve kendisinin canını Allah’a emanet ettiğini yazdı. Mektubunu gözyaşları içinde tamamladı.Sılaya yazdığı mektup teselli ediciydi.Gel görkü teselli olmak öyle kolay değildi.
    Mektubu alan Ömer’in anası,babası ve Cemile deliye dönmüştü.Onların hali içler acısıydı.Üzülmek kelimesi çok hafif kalıyordu.Onlar bu duruma yanıyor,kavruluyordu.Cemile’nin haberi alır almaz yüzü sapsarı geçti.Eli ayağı titredi.Ne yapacağını bilemez oldu.Zaten çok üzülüyordu. Kızcağız yemeden içmeden kesildi. Ama nereye kadar?
    Kendini toparladı.Belki de bir şey olmaz diye kendine serinlik verdi.Başka yapacak bir şey yoktu.Günlerce ağlamıştı, fakat hiçbir soruna çözüm bulamamıştı.Kendisi de bunun farkındaydı.Ancak onu da aklından çıkaramıyordu.İlk gün ki şoku biraz olsun atmıştı. Ömer ile diğer ana kuzuları için dua etmekten başka bir çare yoktu.O da bunu biliyordu.Dilinden duayı hiç düşürmüyordu.Ama içinde hep bir korku, her an bir kara haber gelecekmiş sıkıntısını atamıyordu. Bu yüzden köye, bir yabancının bir memurun veya bir askerin geldiğini görse, dizlerinin bağı çözülüyor,eli ayağı birbirine dolaşıyor,kalbi duracakmış gibi küt küt atıyordu.Cemile, her akşam babasının köy odasından dönmesini dört gözle bekliyordu.Yorgunluktan gözleri kapansa bile gözlerine galip geliyor,uyumuyordu.Babası ,eve döndüğünde her gün köy odasında radyodan dinlediği Kore Savaşı’yla ilgili haberleri anlatıyor,Cemile, can kulağıyla babasının anlattıklarını dinliyor, Ömer’le ilgili bir şeyler öğrenebilir miyim?diye meraklanıyordu.Babasını bir yandan dinlerken bir yandan da acaba Ömer’im ne yapıyor?Hali nedir?sağ mı,ölü mü diye kendi kendine sorular sorup duruyordu.Babasının anlattıkları bitince yatağına uzanıyor ,kendince yorumlar yapıyordu.Bu duygularla, sabahın ilk ışıklarını ediyordu.Bir an olsun içinden sıkıntılarını atamıyordu.Her an kapı çalınacak kara bir haber gelecekmiş gibi oluyordu.Her an,her yerde ,hep korku,hep korku…
    Ömer, Kore’ye gideli üç ay olmuştu.Ne bir haber?Ne bir mektup?Bir sabah Ömerlerin evlerinin bahçe kapısı çalındı.Kapıyı çalan elbisesi yıldızlarla dolu, askerlik şubesi başkanından, başkası değildi. Kapıyı açan Ömer’in anasıydı. Sanki bekler gibiydi. Daha komutan bir şey demeden öyle bir çığlık kopartmıştı ki, adeta karşıki dağlar inlemişti. Evet, beklenen kara haber gelmişti. Ömer, şehit düşmüştü. Köyde haber çabuk yayılmıştı. Bir koşuşturmadır,başlamıştı.Cemile evdeydi.Kapı çalındı. Kapıyı Cemile açtı. Gelen karşı mahalleden Fatma Teyzeydi.Yüzü sapsarıydı.Hem Fatma Teyze, onların evine pek geldiği görülmemişti.Cemile bir tuhaflık olduğunu anlamıştı,ama pek üstünde durmamıştı.
    -Buyur Fatma Teyze.
    -Anan evde mi?
    -İçeride.Hayırdır, bir şey mi istemiştin?
    -Çağırsana. Lazım.

    1001110006.yüksel

    Mesaj Sayısı : 5
    Kayıt tarihi : 16/12/10

    Geri: SEVDA TÜRKÜSÜ

    Mesaj  1001110006.yüksel Bir Cuma Ara. 24, 2010 12:09 pm

    -Peki.
    -Ana! Fatma Teyze sana çağırıyor.
    Diye bağırdıktan sonra içeriye gitti.İçerdeki işlerine kaldığı yerden devam etti .Ama kendi kendine de işkillendi.Şöyle kapıya doğru bir baktı.Kapının önünde,anasıyla,Fatma Teyze gizli gizli bir şeyler konuşuyorlardı.Bir yandan da içeriyi kolluyorlardı.Cemile kapıya doğru yaklaştı.Fatma Teyze ve anasının hareketlerinden bir şeyler olduğuna anlamıştı.Hemen aklına Ömer’i geldi. Gerçi aklından çıktığı yoktu ya…Yüreği küt küt attı. Telaşla dışarı koştu.
    Cemile:
    -Ne var? Ne oldu?Ömer’e bir şey mi oldu?
    Anası:
    -Yok bir şey.
    Cemile:
    -Ömer, yoksa şehit mi oldu?
    Anası:
    -Dur bakalım hele daha belli değil. Demeye kalmadı
    Köyde bir vaveyla kopmuştu.Her taraf toz duman olmuştu.Çoluk çocuk,genç,yaşlı bir koşuşma,bir telaş.Cemile anlamıştı.Daha bir şey sormadı.Kapının ağzında dikilen ,Fatma Teyze ve anasının ortasından hızla geçti.Var gücüyle Ömerlerin evine koştu.Tahta köprünün üstünden geçti.İlk defa tahta köprünün üstünden geçerken hiçbir şey düşünmedi.İlk defa hiçbir şey hissetmeden o köprüden hızla geçti.Geçerken,tek düşündüğü aklına gelenin, başına gelmemesi için dua etmekti.Maalesef korktuğu başına gelmişti. Ömerlerin evinin önü mahşer günü gibiydi.O manzarayı gördüğü an kendini kaybetti.Dizlerini kırarcasına dövmeye,saçlarını koparırcasına yolmaya başladı.Bağırdı,çağırdı,dövündü…Dizlerinin bağı çözüldü.Olduğu yere yığılıverdi.Köylüler bir an Ömer’i unuttu.Cemile’nin derdine düştü.Doğrusu bu manzara yürekler burkan bir manzaraydı.En taş kalpli bir insanın bile, bu manzara karşısında kalbi yağ gibi erirdi.
    Ömer’in cenazesi getirildi. Ağıtlar,dövünmeler,bağrışmalarla tahta köprünün karşısındaki mezarlığa defnedildi.Cemile’nin, bağırması,kendini parçalaması görenlerin yüreklerini burktu.Görenler, Ömer’den çok Cemile’ye acımışlardı.Onun için, kötü günler henüz yeni başlamıştı.Ağlaya ağlaya gözleri şişmişti.Ağlamaktan göz pınarları kurumuştu.Gözlerinden , nerdeyse kan akacaktı.Cemile, artık bağırıp çağırmıyordu ama; adeta ölüm sessizliğine bürünmüştü.Karalar bağlamış,matemlere bürünmüştü.Bu matemden, kolay kolay çıkacağı benzemiyordu.Nasıl çıksın ki? Ömer askerdeyken , onun ,dönme umudu vardı.Üzülüyordu ama; onun döneceği umuduyla kendini avutuyordu.Şimdiden sonra Cemile’nin, işi çok ama çok zordu.Bundan sonra nasıl yaşayacaktı bilinmez.O, artık yaşayan bir ölüydü.Divane gibi geziyordu.Her gün o tahta köprünün üzerine geliyordu. Ama artık eskisi gibi ırmağın akışını izlemiyordu.O, ırmağın nereleri dolaştığını,nerede son bulduğunu hiç ama; hiç bile merak etmiyordu. Eski günlerdeki gibi ırmağa bakıp hayal kurmuyordu,artık hayal kurmaya da gerek yoktu.
    Tek başına hayalde neydi? O, eskiden hayallerini kurarken, yanında Ömer’i de oluyordu.Hayallerinde bir sandal yapıyor, Ömer’i, dümene geçiriyordu.Irmakta dağ,tepe,ova,köy, şehir ikisi birlikte geziyorlardı.Gezip gördükleri yerlerdeki güzel şeyleri ikisi birlikte görüyor.İkisi birlikte mutlu oluyordu.Eğer hayallerinde gezip, gördükleri yerlerde zorluklarla karşılaşırlarsa; ikisi birlikte o zorlukları karşılıyorlar, omuz omuza aşıyorlardı.Hayallerinde bazen azgın dalgalarla karşılaşıyorlar.Bazen sandalları alabora oluyor.Bazen şelalelerden düşüyorlar.Bazen sandalları bir kayanın üstünde karaya oturuyordu.Bazen nehre sarkmış bir ağaca takılıyorlar,bazen de sık bir sazlıkta kayboluyorlardı. Ama bütün zorluklardan, aşklarının ve sevdalarının gücüyle birbirlerinin elini, hiç ama hiç bırakmadan kurtulup, o tahta köprünün üstüne dönmesini biliyorlardı.
    Ya şimdi? Şimdi Cemile yapayalnızdı. Hayal kurmaktan ,o tahta köprüden uzaklaşmaktan bile korkuyordu.Hem nasıl kursun?Yanında güvendiği, onu her dertten kurtaracak, aslanlar aslanı yiğidi, Ömer’i yoktu.Hem onsuz hayal kurmak neye yarar. Hayal dediğin şeyin bir sonu olur ve sonunda insan sevdiğiyle mutlu olurdu. Oysa mutlu günler Cemile’nin çocukluk günlerinde kalmıştı.Sevdiği insan eski günlerdeydi.Mutluluk Cemile için bitmişti. Bu yüzden ırmağa bakmıyordu.Hatta ve hatta o dibinde oyunlar oynadığı,yalancıktan da olsa ana olduğu, Ömer’in de baba olduğu o koca çatal söğüt var ya, ona bile bakmıyordu.Çünkü onlara baktığında eski mutlu günler aklına geliyor,delirecek gibi oluyor,gözlerinden sicim gibi yaşlar akıtıyordu.
    Gerçi gözlerinden akacak yaşta kalmamıştı. Onun gözünü tek diktiği yer, köprünün üstüne çıktığında karşı tepede görünen mezardı. Artık o mezarla yatıyor,o mezarla kalkıyordu. Ailesi de, Cemile’ye karışmaz olmuştu.Onu tarlaya bile götürmüyorlardı.Evde bile iş tutturmuyorlardı.O kendi halinde, akşamdan akşama eve yatmaya gidiyordu.Gündüzleri ise, ağır ağır adımlarla solgun ve bitkin şekilde ,tahta köprünün üstüne geliyor,köprünün korkuluklarına sırtını verip uzun uzun Ömer’inin mezarına bakıyordu.Her bakışında içi bir hoş oluyordu.Sessiz sessiz ağlıyordu.Bir ömür boyu birlikte yaşama hayali kurduğu insan, orada yatarken kendi kendine kahroluyordu.Onun geri dönmeyeceğini biliyor:
    -“Keşke keşke bende onun yanında olabilseydim .Allah’ım tez elden beninde canımı al da bende onun yanına varayım “diyordu.
    Bazen isyan edip günaha girdiğini, Allah’ın emrine karşı geldiğini, isyan ettiğini düşünüyor.Allah’a affetmesi için el açıp saatlerce dua ediyor,ama o eski mutlu günleri aklına düşüp de Ömer’ini hatırladığında duygularına yenik düşüyordu. Kendine hakim olamıyordu.Belki kendiside, bir insana bu kadar bağlı kalmanın,hayata küsmenin doğru bir şey olmadığını biliyordu.Ama duygularına söz dinletemiyordu.Hatta kendi kendine “O köprünün üstüne gitmeyeceğim diye söz veriyordu.”Maalesef sözünü tutamıyordu.Zihni gitmek istemese bile, ayakları alışa gelmiş hareketin tekrarı gibi onu oraya götürüyordu.Hayatı, ev ile köprü arasında ki yol ve köprü üzerinde geçiyordu.Artık köylüler de Cemile’nin bu haline alışmışlardı.Onu Mecnun Leyla’sı, Ferhat’ın Şirin’i,Kerem’in Aslı’sı gibi görünüyorlardı. Az buçuk sevda pınarından su içmiş olanların içi parçalanıyordu. Bu pınarın suyunun tadını bilmeyenler ise gülüp geçiyor.Kendi kendilerine de “bunda da hiç akıl yok memlekette Ömer’den başka erkek mi kalmadı ?” diyorlardı. Hele o çocukların “deli deli” diye oynatmaları yok muydu?
    Ama Cemile, kendine yapılanlara baktığı halede görmüyor,söylenenleri işittiği halde duymuyordu.O sadece içindeki deryasında kopan fırtınalarla,dalgalarla boğuşuyordu.Adeta beyni,aklı,fikri,ayakları,gözleri kısacası tüm benliği ile, tek bir noktaya çivilenmiş gibiydi.Onu çivilendiği yerden sökecek,kendine getirecek kimsede görünmüyordu.Anası ,babası,komşular, hatta eski kaynanası ve kayınbabası bile, Cemile’yle defalarca konuşmalarına rağmen bu pejmurde,divane halinden vazgeçirememişlerdi.O, hep gözlerini sabit bir noktaya dikiyor,dinliyor,dinliyordu.Herkes, durumunun iyi olmadığını,kendisini toparlamaya çalışmasının gerekliliğini,ölenle ölünmediğini,anlatmalarına rağmen beyhudeydi.Cemile’nin beynindeki, kara sevdayı hiçbir güç kazıyacak gibi görünmüyordu.Cemile, Mecnun’un çöllerde gezdiği gibi o tahta köprünün üstünde dolanıp duruyordu.
    Yine köprünün korkuluklarına yaslandı,uzun uzun karşı tepedeki Ömer ‘in mezarını izledi.Akşam olmuştu.O gün bir şeyi daha fark etmişti. Sevdalarının filizlendiği koca söğüdün, Ömer’lerden tarafındaki çatalı kurumuştu.Ona çok üzüldü.Yine elleri koynunda, boynu bükük aheste aheste evinin yolunu tuttu.Eve geldiğinde yemek hazırdı.Artık anası,babası da ona hiçbir şey demiyordu.Kader deyip kabullenmişlerdi.Onu, Allah’ın kendilerine verdiği bir imtihan olarak görüyor, Cemile’yi öyle kabul ediyorlardı.Yemeğin başına her zamanki gibi sessizce kıyılandı.Önüne konan bir tas çorbadan,bir dilim ekmekle birkaç kaşık aldı ve doğru odasının yolunu tuttu.Yatağının üzerine boylu boyunca uzandı.Tavandaki ağaçları,tahtaları tek tek sayarmışçasına uzun uzun inceledi.Karşı dolapta duran, Ömer’in askerde çektirdiği fotoğrafları en ince ayrıntısına varıncaya kadar gözden geçirdi.Zaten o fotoğrafları, belki binlerce defa tepeden tırnağa incelemişti.Ama yine aynı şeyi yaptı.Yine duygulandı.Artık eskisi gibi gözlerinde sicim gibi yaşlar akmıyordu.Belki bir iki damla yaş, ya düştü ya düşmedi.Eeee Ömer şehit olalı neredeyse iki yıl olmuştu.Kolay değil koskoca iki yıl bu çileye göz nedesin,göz yaşı damlamaları nedesin, akmıyordu işte.Cemile o gün kendisini çok yorgun hissetti.Belki de dert,kasvet,yememe içmeme,üzüntü,sıkıntı onu yormuştu.Şiddetli bir uykusu geldi.Göz kapakları ağırlaştı,yavaş yavaş kapandı.Acı günlerden sonra Cemile bu gün ilk defa horozlar ötmeden,uzun uzun düşüncelere dalıp,uzun uzun hesaplar yapmadan ilk akşam uyuyuvermişti.
    Uyumuştu ama rüyasında ilk defa Ömer’i görmüştü. Askere yolladığında, hasretlik çektiği günler de, o savaş günlerin de hep ama hep onu rüyasında görmek isterdi de göremezdi. Nasıl olduysa oldu bilinmez o gün rüyasında gördü. Ömer, bembeyaz elbiseler içinde, bir gül bahçesinde geziyor. Bir bahçe ki; o bahçe, rengarenk, misler gibi kokulu,güzel mi güzel, sanki Cennet-i Ala. Cemile, Ömer’i görünce bahçeye girmek istiyor ancak; bahçenin bekçileri sen bu insana işkence çektiriyorsun diye bu güzel bahçeye almıyorlar. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın giremiyor. Ömer ise, o bembeyaz elbiseler içinde gezerken kapıda ki Cemile’nin gözlerinin içine bakıyor ve tek kelime “dua“,“dua“ diyordu. Cemile rüyasında ki bekçilerle,cebelleşmenin tesiri ile olacak ki kan ter içinde uykusundan uyanmıştı.
    “Hayırdır inşallah,yıllardır Ömer’i rüyamda hiç görmemiştim.“ dedi.Gördüklerini zihninden geçirdi.Pek bir anlam veremedi.Ama onu rüyasında görmekten mutlu olmuştu.Aynı rüyayı aynı gece iki kere daha gördü.Son görüşünde kan ter içinde uyandığında sabah ezanı okunuyordu, Yatağının üzerinde toparlandı.Sabah ezanını sonuna kadar dinledi.Her gün beş vakit ezan okunuyordu ama hiç bu kadar dikkatli dinlememişti.Bu zamana kadar okunan ezanlar Cemile’yi, hiç bu kadar etkilememişti.Hiç bu kadar ezan sesi kulağına hoş gelmemişti.Yine ağlamaya başladı.Kuruyan göz pınarlarından, yine sicim gibi yaşlar akmaya başlamıştı.Ama bu defa göz yaşları sıkıntıdan,kasvetten değil huzurdan ulu varlığa kavuşmaktan akıyordu.Ezan bitti.Uzun süre düşündü. Ömer, sanki ona bir şeyler anlatmak istiyordu.Evet ona ne anlatmak istediğini anladı.
    Zaten çevresindekiler, yıllardır aynı şeyi anlatıp duruyorlardı. Ömer’in anası bir keresinde:”Bak kızım senin nişanlın,sevdiğin insan,benimde oğlum.Ben de çok üzülüyorum.Ama bu da bizim imtihanımız,kader böyleymiş.Kadere isyan etmek Yaradan’ın gücüne gider.Sana onu unut demiyorum. Çocukluğunuz, gençliğiniz birlikte geçti. Hele ikinizin sevdası dillere destan oldu.Aynı şey senin başına gelseydi.Benim oğlum da seni asla unutmazdı.Ama her şeye rağmen hayat devam ediyor.Sen daha çok gençsin. Senin, telli duvaklı gelin olmanı, uzun ömürler görmeni, mutlu olmanı çok isterim.Elbette senin için de, bir ana olarak benim için de, unutmamız kolay değil.Acımızı yüreğimizin derinliklerine gömüp, üzerini küllendireceğiz.Yaşamaya devam etmeye çalışacağız. O senden de benden de dua bekliyor.” demişti.
    Cemile, o günden sonra; birazcık beynine söz geçirmeye başlamıştı.Eskisine göre biraz düzelmişti.Artık tahta köprünün üzerine her gün gitmiyordu.Ev işlerine de yardım etmeye başlamıştı.Zaman zaman işler sıkıştığında, eski günlerde ki gibi ailesi ile birlikte tarlaya gidip çalışıyordu. Gerçi eski neşesinden, cıvıl cıvıl halinden eser yoktu.Ama yine de az da olsa kendine gelmişti.Buna en başta kendi ailesi ve Ömer’in ailesi çok sevinmişti.Onun yadigarını huzurlu görmek, onları da çok mutlu ediyordu.Artık sormasa da, sorulana cevap veriyordu.Ölü gibi yaşamak yerine,az da olsa insanların içine karışmıştı.Çevresinde ki insanların farkındaydı.İçtenlikle gülemiyordu belki,ama acı bir tebessüm de olsa gösteriyordu.Bu da gerek kendi ailesini gerekse Ömer’in ailesini mutlu etmeye yetiyordu.Sanki o da anlamıştı,deli divane gibi yaşanamayacağını.Yine de Ömer’ini asla aklından çıkaramıyordu. Sabah,akşam hep ama hep aklındaydı.O rüyadan sonra,dili de hep duadaydı.
    Ömer’in, şehitlik şerbetini içtiğinden beri, acılarla dolu tam beş yıl geçmişti.Cemile bu acılara rağmen hala yaşıyordu.Belki de Ömer’i ailesi ve Cemile dışında bir çok kişi unutup gitmişti.Ama onların, aşkını köydekiler hatta çevre köydekiler hiç unutmamışlardı.Hele Cemile’nin, Ömer’ini eli koynun da,boynu bükük o tahta köprünün üstünde günlerce,hatta yıllarca beklemesi kimsenin aklından çıkmıyordu.Herkes yıllardan beri birbirlerine, analar , o uzun kış günlerinde çocuklarına onların aşklarını anlatıyordu.Gerçi Cemile uzun zamandır o köprünü üstüne pek gitmiyordu.Artık avare avare dolaşmıyordu.Ama onu herkes zihninde öyle hatırlıyordu.Kim, köprünün üstünden geçse hemen akılına o ikisi geliyordu.
    Zaman her şeyin ilacı misali,beş yıl aradan sonra Cemile, kendini birazcık toparlamıştı.Bütün acılara rağmen hala onun kara kaşları,ela gözleri,ta beline kadar uzanan siyah saçları duruyordu.Yine de köyün en güzel kızı oydu.Her delikanlı,Cemile gibi güzel bir eş almayı,her kaynana onun gibi sadakatli bir gelin almayı isterdi.Ama onun hikayesini bildikleri için köylerinden hiç kimse Cemile’yi istemeye cesaret edemiyordu.
    Cemile’nin ailesi hem de Ömer’in ailesi onu telli duvaklı,allı pullu görmeyi çok istiyorlardı.Böyle ömür boyu acılar içinde heba olup gitmesini istemiyorlardı.Hatta Ömer’in anası, oğlunun yadigarını mutlu görmek için bir iki defa kısmet arama girişimlerinde bulunmuştu. Fakat başarılı olamamıştı. Bir ilkbahar mevsimiydi.
    Köylerine her zaman gelip giden çeltik tüccarı Veli ağa avans dağıtmaya gelmişti.Gerçi köye sık sık gelirdi.Fakat bu defa Cemile’nin babası Aklı Ermezlerin Halil’in, evine misafir olmak nasip olmuştu.Yanında oğlu Mustafa da vardı.Allah, ne verdiyse yendi,içildi,sohbet edildi,alacaklar verecekler hesaplandı.Ev sahibinden müsaade istendi.Helalleştiler ve ayrıldılar.
    Daha sonra beklenmedik bir şey oldu.İki gün geçmemişti ki,çeltik tüccarı Veli Ağa, köyün bekçisi ile,Cemile’nin babasına haftaya ailecek ziyarete gelecekleri haberini yollamıştı.Veli Ağa’nın, köylüyü ailecek ziyarete geldiği bugüne kadar ne görülmüş,ne de duyulmuş bir şeydi.Ailecek herkes şaşırmıştı.Ama tanrı misafiridir gelen hoş gelmiş sefa gelmiş diyerek bekçiye gelebileceklerini bildirdi.
    Cuma gününe iki üç gün vardı. Aile de, herkes içten içe meraklanıyordu ama kimse birbirine merakını belli etmedi.Cumadan bir gün önce ilçenin pazarıydı.Cemile’nin babası ilçeye gitti.Ev de olmayan eksikleri aldı.Eeee kırk yılın başı evlerine koskoca çeltik tüccarı Veli Ağa geliyordu.Son hazırlıklar tamamlandı.Cuma akşamı olmuştu.Misafirler dedikleri gibi o akşam geldiler.Hoş beş,hal hatır soruldu.Uzun uzun sohbetler edildi.Vakit hayli geçmişti Veli Ağa mevzuya girdi:
    -Halil Ağa bize neden geldin diye sormuyorsun?
    -Amma yaptın beyim,tanrı misafirine neden geldin diye sorulur mu?
    -Biz geçen gün senin evine misafir olmuştuk.Biliyorsun oğlum Mustafa’da yanımdaydı.
    -Evet
    -Senin kızı görmüş çok beğenmiş.Ne yalan söyleyeyim ben de çok beğendim.Cemile’yi görür görmez, tam benim gelinim olacak kız dedim.
    -Ama beyim dedi.
    Veli Ağa hemen söze girdi:
    -Halil ben bu köye yeni gelmiyorum.Yıllardır bu köyden alış veriş yaparım.Bütün her şeyi duyar bilirim.Ama Cemile kızımızı görmek tanımak bu güne nasipmiş.Giden gitti.Allah rahmet eylesin.Ve lakin kalanlar yaşıyor.Oğlum da ben de vaziyetten haberdarız Cemile’nin babası çok şaşırmıştı.Hiç böyle bir şey beklemiyordum.
    -Bilmem ki beyim,nasıl olur?
    -Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızın Cemile’yi oğlum Mustafa’ya istiyorum.
    -Cemile’nin babası şaşkınlığını yine gizleyemedik.
    -Bilmem nasıl olur?
    -Olur olur inşallah.
    Babasının aklına hemen Cemile’nin hali geldi.Pek olacak gibi gözükmüyordu.Cemile’yi razı etmek pek kolay olmayacaktı.Koskoca Veli Ağa’yı kırmak istemiyordu.
    -Muhtara cumaya kadar kararımızı bildiririz.
    -Bekliyoruz,inşallah kararınız olumlu olur.
    -İnşallah…
    Cemile kadınların oturduğu oda da oturuyordu.Misafirlerin kendisi için geldiğinden habersizdi.Aslında üstüne böyle bir şeyi kondurmuyordu.Bu nedenle hiç şüphelenmedi. Asla ve asla Ömer’den sonra evlilik işlerini aklına getirmiyordu.Misafirlerin hizmetini kendisi yapmıştı.Fakat böyle bir mevzu için geldiklerini düşünmemişti.Misafirler uğurlandı.Zaten vakit geç olmuştu.Herkes odasına çekildi.Cemile için diğer günlerden farksızdı bugün.Tabi babası bu durumu anasına anlatmıştı.İyi bir kısmet diye düşündüler.Ama bir sorun vardı.O da kızı ikna etmek gerekiyordu.Bu görevi babası, anasına vermişti.Sabah ilk iş olarak, Cemile’yi bir köşeye çekecekti vaziyeti anlatıp, onu ikna etmeye çalışacaktı. Sabah olduğunda ilk iş olarak o da böyle yaptı.
    -Cemile akşamki misafirler neden geldi biliyor musun?
    -Bilmem, babamın arkadaşları değil mi onlar?
    -Öyle öyle ama senin için geldiler.
    -Benim için mi?
    -Evet.
    -Nasıl yani?
    -Geçen hesap kitap için geldiklerinde seni görmüşler.Oğlu da vardı.Oğlan çok beğenmiş.Babası da çok beğenmiş.Bu gün de kalkıp gelmişler.
    Daha anasının konuşması bitmeden, Cemile’nin beti benzi atmıştı.Hemen suratını ekşitti.Kaşlarını çattı.
    -Ama ben asla evlenemem.Ömer’e söz verdim. Ömer’den başkasının yanına düşüp telli duvak giyip,allanıp pullanıp gelin gidemem.
    -Ama kızım ölenle ölünmez. Ömer’i beklemenin sonu yok.Ümit olsa herkesten önce ben karşı çıkarım.Kapımızdan bile geçirmem.Gel gör ki senin gibi benim de elim kolum kırık.Hem babanla benim bir ayağımız çukurda, bizlere bir şey olsa sana kim bakar?Kim sahip çıkar?Arada kalır perişan olursun.Hem gelenler senin durumunu biliyorlarmış.Gel etme eyleme eteğinde ki taşı dök de he de.

    1001110006.yüksel

    Mesaj Sayısı : 5
    Kayıt tarihi : 16/12/10

    Geri: SEVDA TÜRKÜSÜ

    Mesaj  1001110006.yüksel Bir Cuma Ara. 24, 2010 12:12 pm

    -Olmaz ana olmaz diye bağırarak.
    Öfkeyle evden çıktı,Var gücüyle koştu.Tahta köprünün üstünden hiç eğlenmeden koşarak doğru Ömer’in anasını yanına koştu.Ömer’in anası, evin önünde tavukları yemliyordu.Eski gelinini görünce içi bir tuhaf oldu.Hemen oğlu aklına geldi.Gözleri doldu ama, Cemile’ye belli etmedi.Onun durumunu biliyordu.Zaten yeni yeni kendine gelmişti.
    -Buyur kızım.
    Cemile lafı eveleyip gevelemeden,göz yaşlarını akıtarak :
    -Ana bana görücü geldi.Beni istiyorlar!
    -Bu söz Ömer’in anasının kalbine bir ok gibi saplandı.Ama Cemile’ye hissettirmedi.Dişini sıktı.Kolay değildi.Oğlunun sevdiği kız ele gidecekti.Fakat acısını yuttu.Yüreğine kan oturdu ama kızılcık şerbeti içtim misali istifini bozmadı.
    -Kim istiyormuş?
    -Çeltik tüccarı Veli Ağa’nın oğlu.
    -Senin gibi güzele yakışır doğrusu.
    -Yakışır mı?
    -Evet ya?
    -Ana sen ne söylüyorsun?
    -Ben seni, babamı, hele Ömer’in hatıralarını nasıl bırakır da bir başkasına varırım?
    -Güzel kızım, Cemilem biliyorsun sen de, bende,Ömer’de hepimiz çok istedik.Ne yapalım olmadı.Ben, sana dur, ömür boyu bekle diyemem.Zaten demem.Hem neyi,kimi,nasıl,ne zamana kadar bekleyeceksin ki?Var git kısmetini kaçırma.Hem senin mürüvvetini kendi kızım gibi görmeyi çok istiyorum.Vakit varken, yaşın gençken yuvanı kurup, çoluğa çocuğa karış. Ben, senin çocuklarını uzaktan da olsa, oğlumun çocukları yerine kor, sever, mutlu olurum. Ne yapalım kaderimiz böyleymiş ona boyun eğmek gerek.
    Cemile, aslında Ömer’in anasından umduğu cevabı alamamıştı.Ondan, bir destek bekliyordu. Karşı çık, diren, oğlumun hatırasını ömür boyu yaşat gibi bir söz, bir işaret umuyordu. Fakat umduğunu bulamamıştı. Güvendiği dağlara kar yağmıştı.Gerisin geriye göz yaşları içinde, umutsuzca, umutsuz ve pişman bir şekilde eve döndü. Evde hiç kimseyle konuşmadı. Odasına sessizce çıktı. Ogün akşama kadar dışarı hiç çıkmadı. Hep ağladı durdu. Akşam olmuştu. Babası tarladan eve döndü. Karısına bakarak:
    -Ne yaptın? Konuştun mu?
    -Evet konuştum.
    -Ne diyor? Kabul etti mi?
    -Ne gezer. Nuh diyor, peygamber demiyor. Zaten akşama kadar odasından hiç çıkmadı.
    -Şimdi odasın da mı?
    -Evet.
    Babası, bir hışımla yerinden kalktı. Doğruca Cemile’nin odasına gitti. Kapıyı bile vurmadan hızla içeri girdi. Cemile’nin beklemediği bir durumdu. Başını dizlerinin arasına almış oturuyordu. Ürktü hemen ayağa fırladı. Titremeye başladı. Babası kızının ürkek bir ceylan gibi titreyişini görüyordu. Ona çok acıdı. Yüreği parçalanmıştı. Öfkesi geçmiş, kalbi yumuşamıştı.”Ona hep son beşiğim,karagözlü kızım derdi.” Öteki çocuklarına pek belli etmezdi ama, onu daha çok severdi.Bu güne kadar kızının odasına hiç girmemişti. Girdiğine pişman oldu, fakat geri çıkamadı.Bir defa girmiş bulundu. Ayakta kalmış, ne yapacağını şaşırmıştı.

    Cemile babasının gözlerinin içine baktı. Titrek bir sesle:
    -“Buyur baba.” dedi.
    Babası yatağın ayak kısmına usulca kıyılandı. Kızına dönerek:
    -Otur yavrum.
    Cemile oturmak istemedi. İtiraz edecek oldu.
    -Otur hele biraz konuşalım.
    Cemile, babasının neye geldiğini anlamıştı. Öfkesinin sebebi de belliydi. O da yatağın bir ibiğine usulca ilişti.Ne babasından, ne de Cemile’den bir ses geliyordu.Kısa bir sessizlikten sonra babası söze başladı.
    -Bak kızım, sen benim son beşiğimsin, biliyorsun ki seni çok seviyorum.Sen, çok acı çektin, çok üzüldün. Bundan sonra üzülüp, acı çekmeni istemiyorum. Anan sana bahsetmiştir. Çeltik tüccarı Veli Ağa seni görmüş beğenmiş. Seni Allah’ın rızasıyla oğluna istiyor. Düşünelim taşınalım, biz size haber veririz dedim. Yavrum hepimiz çok acı çektik. Ama ölenle ölünmüyor, keşke böyle olmasaydı. Kızım, bana sorarsan he de. Veli Ağa’yı çoktandır tanırım, iyi adamdır. Oğlu Mustafa’da çocukluğundan beri babasının yanında gelip gider, ters bir durumunu görmedim. Birkaç kişiye de sordum, hep iyiliğinden bahsediyorlar. Hem zengin adamlar. Gerçi, elinde bir değneği ile, garip bir çoban bile gelse, adam olduktan sonra ona da eyvallah derdim. Nasip, kısmet bu adamlarmış.
    Cemile, babasının sözünü hiç kesmeden başı yerde sonuna kadar dinlemiş. Babasının sözünün bittiğini anlayınca:
    -Baba, beni diri diri mezara mı koymak istiyorsun? Ben, bu köyden bu hatıralardan ayrılırsam, yaşayamam, ölürüm. Ne olur söyle gelmesinler.
    Babası kaşlarını çattı, suratını astı:
    -Sen buna yaşamak mı diyorsun? Ömer dört duvar arasında mezarında çürüyor, sen de bu dört duvar arasında çürüyorsun. Aranızdaki tek fark, sen arada bir de olsa, kendi mezarından çıkıp onun mezarına gidiyorsun. Kendi acına bin acı katıp, tekrar mezarına dönüyorsun. Hem ananı, hem babanı kahrediyorsun. Yine de kızım sen bilirsin. Bir babanın, evladının kendi gözleri önünde erimesi ne demek, sen bunu biliyor musun? Ananla, benim acım, senin acından kat kat büyük.Asıl sen bu mezarlıkta , bu köyde kalmaya devam edersen, hem kendini hem bizi bitireceksin.Senin acı çekmen bizi yakıp kavuruyor. Sana her şeyi bir günde unut demiyorum. Ama hatıralarını kalbinin derinliklerine göm. Üzerine beton dök. O betonun altında ne olduğunu kimse görmesin. Kim bilir kalbinin derinliklerindeki hatıralar, zamanla belki bir gün tamamen silinir.
    Cemile, babasını başı önünde dinlemekten başka, hiçbir şey diyememişti.Bu zamana kadar çatık kaşlı, pos bıyıklı babasının, böyle sözler ettiğini hiç duymamıştı.Cemile, babasının belli etmese de duygulandığını,sesinin titreyişinden anlamıştı. Onlara da hak vermiyor değildi. Ama duygularına söz geçiremiyordu.
    Gerçekten de babası çok duygulanmıştı. Kendine yakıştırabilse kızının boynuna sarılıp ağlayacaktı.Hatta konuşması bitip de çıkacağı zaman, bir ara elini uzatıp başını okşayacak oldu ama bunu başaramadı.
    Kapıdan çıkarken geri döndü:
    -Henüz vakit varken iyi düşün dedi. Odadan çıktı.
    Cemile düşünüyordu düşünmesine fakat bir çıkış yolu bulamıyordu.Herkes üstüne geliyordu.Anası,babası,hatta Ömer’in ailesi herkes.Cemile he dese bile Ömer’i unutup,yeni birisine eş olabilecek miydi?Anasına,babasına da hak vermiyor değildi.Kimi,nasıl,ne zamana kadar bekleyecekti?Sabahın ilk ışıklarıyla, Ömer’in mezarına koştu.Mezarın başına diz çöktü. Ömer’in mezarını var gücüyle yumrukladı. Mezarın o sertleşmiş toprağına tırnağını geçirdi . Avuçlarına toprak,taş ne geldiyse doldurdu.Toprak dolu ellerini yumruk etti sıktı sıktı.Sanki avucundaki toprakları ezip,un edip intikam almak istiyor gibiydi.Çok ama çok öfkeliydi.Bir yandan bütün bunları yaparken,bir yandan da esip gürlüyordu.
    - Ömer sözünü tutmadın.Kendini toprağa,beni zindanlara gömdün.Hani sen damatlıklarını giyecektin?Hani ben beyaz gelinliğimi giyecektim?Davullar,zurnalar eşliğinde biz önde,düğün alayı arkada sevda köprümüzün üstünden birlikte geçecektik?Olmadı be Ömer! Olmadı!Sözünü tutmadın. Buralarda beni yalnız bırakıp gittin.Ben sözümdeyim ama sen yoksun.Hem biliyor musun?Yalnızım diye herkes üstüme geliyor.Çaresizim bilmiyorum,ne yapmalıyım?Bende mi sözümden caymalıyım?Senin ailen,benim ailem herkes ama herkes benim evlenmemi istiyor.Ne yapmalıyım,be Ömer?Bir kere demişim,o köprünün üstünden sensiz geçmem.
    Cemile çaresiz eve döndü. Herkes üstüne geliyordu.Artık dayanacak gücü kalmamıştı.Mecburen evlenmeyi kabul etmişti.Oğlan evine haber salındı.Söz kesildi.Düğün tarihi belirlendi.Havaların ısınmasıyla ilkbahar işleri tam çıkmadan düğün yapılacaktı.Cemile hiç karışmıyordu.Aileler kendi arasında anlaşıp karar veriyordu.Düğün tarihi kısaydı.Herkeste bir telaş,bir heyecan vardı.Cemile heyecanlanmıyordu ama o telaşa katılmasa olmazdı .Cemile, bu telaşın içinde azda olsa geçmişin üstüne sünger çekmiş gibiydi.Evlenmeye razı olduktan sonra ne mezarlığa,ne köprüye hiç gitmemişti.Belki Ömer’i unutmak için,belki de sözünü tutamadığından,utancından dolayı gidemiyordu.Düğün hazırlıkları tamamlandı.Düğün dernek kuruldu.Cemile’nin içindeki sıkıntı hiç geçmiyordu.Hele o kına gecesinde öyle duygulanmış,içten ağlamıştı ki, orada bulunan tüm misafirlerin içi acıdı.Cemile’ye katılmayan kimse kalmamıştı.Üç gün üç gece düğün yapıldı.Artık ayrılık zamanı gelmişti.An o andı.Düğün alayı gelmişti.Ne yapsa çare yoktu.Ata binecekti.Koyunun, kuzuya karışıp meleşmesi gibi herkes ağlıyordu.Dualar edildi.Cemile’nin kuşağı bağlandı.Cemile’nin içi kan ağlıyordu. Gözlerinden oluk oluk yaşlar dökülüyordu.Ama çaresiz kolu,kanadı kırıktı.Gelin alayı, gelini aldı yola çıktı.Cemile’nin, gözü hep Ömer’in mezarındaydı.Hep onu düşünüyordu.Çocukluk,gençlik yıllarının geçtiği o tahta köprüye gelmişlerdi.Çocukluk oyunlarını oynadıkları,gençlik sevdalarını yaşandıkları yere gelince,tüm mutlu günleri gözünün bir bir önünden geçti. Kendi kendine” o günler ne güzel günlerdi” dedi. Hemen Ömer’e verdiği o söz:”Sensiz bu köprüden asla geçmem.”sözü aklına gelince, hepten çıldıracak gibi oldu.Dönmek istedi ne mümkün çaresiz gidiyordu.Bindiği attan inip, kendini Kızılırmak’ın sularına bırakmak istedi, onu da yapamadı.Çaresizlik kolunu kanadını kırmıştı.Cemile ve düğün alayı, köprünün tam ortasına geldiğinde beklenmedik bir şey oldu.Köprü yamulmaya,gacırdayıp gucurdamaya başladı. Herkeste bir telaş,bir heyecan,bir bağrışma!Kıyamet kopuyordu.Köprü büyük bir gürültüyle çöktü.Cemile ve gelin alayı Kızılırmak’ın azgın sularına döküldü.Olayı duyan analar,babalar,bacılar ve evlatlar koştu geldi. Ama yapacak bir şey yoktu. Yapabildikleri tek şey arkalarından ağıtlar yakmaktı.
    KIZILIRMAK TÜRKÜSÜ

    Köprüye varınca köprü yıkıldı
    Üç yüz atlı birden suya döküldü
    Nice yiğitlerin beli büküldü

    Nettin Kızılırmak allı gelini
    Gelini gelini benim yarimi

    Tüfek getirinde şu kartalı vuralım
    Dalgıç getirin de allı gelini bulalım
    Biz gelinsiz köye nasıl varalım

    Nettin Kızılırmak allı gelini
    Gelini gelini benim yarimi

    Elinin kınası soldu mu ola
    Gözünün sürmesi soldu mu ola
    Evde kaynatası duydu mu ola

    Nettin Kızılırmak allı gelini
    Gelini gelini benim yarimi

    Kızılırmak parça parça olaydın
    Her bir parçan bir yerlerde kalaydın
    Sende benim gibi yarsız kalaydın

    Nettin Kızılırmak allı gelini
    Gelini gelini benim yarimi

    Altı kardeş idik bindirdik ata
    Cemile’yi yolladık üç köyden öte
    Kızılırmak’a varınca oldu bir hata

    Nettin Kızılırmak allı gelini
    Gelini gelini benim yarimi

    Evde kaynanası evi bezedir
    Yolda kaynanası yolu gözedir
    Gelinsiz haneyi kim bezedir

    Nettin Kızılırmak allı gelini
    Gelini gelini benim yarimi

    Atlılarda kapaltını dolaşır
    Yengelerde kuzu gibi meleşir
    Kara haber güveyiye ulaşır

    Cemile, sözünü tutmuştu. Ömer‘siz köprüden geçmedi.Çok sayıda can yanmıştı.Cemile’nin cesedi hiçbir zaman bulunamadı.Kim bilir bekli de hep merak ettiği ırmağın bittiği yerde Ömer’le buluşmuşlardı.Onlar gitti ama sevdaları asla unutulmadı. Yıllar yılı dilden dile anlatıldı durdu.

      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:57 pm