Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    TIRTILDAN KELEBEĞE (LOKMAN GÜNGÖR)

    Paylaş

    1001110030

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 14/12/10

    TIRTILDAN KELEBEĞE (LOKMAN GÜNGÖR)

    Mesaj  1001110030 Bir Cuma Ara. 24, 2010 4:51 pm

    TIRTILDAN KELEBEĞE


    I.BÖLÜM
    Aynanın karşısında konuşmasını defalarca tekrarladıktan sonra profesörün hediye ettiği takım elbiseyi büyük bir özenle giydi. Bugün büyük bir gündü. Her ayrıntıya çok dikkat etmeliydi. Konuşma hazırdı, iyi giyinmişti, güzel bir koku da sürdükten sonra sevinçle;
    - Tamam! Olacak bu iş dedi.
    Saat 9: 00’u gösteriyordu. Daha üç saati vardı. Bu içindeki heyecanını yenmek için arkadaşlarıyla görüşmeye yetecek gibiydi. Güne yeni uyananlara karamsar bir gün sunmak için hazırlanmış; cinayetler, ölümler ve kazalarla dolu sabah haberleriyle içini karartmayacaktı. Televizyonu kapattı ve anahtarını da alıp evden çıktı. Hem bugün Andrea ile birlikte Profesöre uğramaları gerekir. R&B’ ye gitmeden önce onların fikirlerini almakta iyi olacaktı. Gideceği yere karar verdikten sonra asansöre bindi.
    - Günaydın dedi.
    Her zaman ki gibi sabah koşusuna çıktığı belli olan üst komşusu Albert. İlerleyen yaşına rağmen hala çok dinç ve atletik görünüyordu. Yıllarca amatör bir basketbol takımında koçluk yaptığını duymuştu. Yüzünde ki sert ifadeyle tam bir lider görünümü vardı.
    Yusuf;
    - Günaydın efendim dedi.
    Sert yüzünde hafif bir gülümseme beliren Albert;
    - Çok şık görünüyorsunuz bugün dedi.
    - Teşekkür ederim. Sizde her zaman ki gibi çok formda görünüyorsunuz.
    - Ooo teşekkürler evlat dedi Albert, Gülümseyerek.
    Komşusundan iyi giyindiğine dair onay almak hoşuna gitmişti. Asansör durmuştu. Bina çıkışında ki aynaya son kez bakarak ‘iyisin dostum’ dedi, kendi kendine.
    Sokak okula giden çocuklar, işine koşuşturanlar, sabah gezintisine çıkanlar doluydu her zaman ki gibi. Trafik çok yoğun görünüyordu. Gideceği yerde pek uzak değildi. Yürümek daha iyi olacak diye düşündü.
    - Görüşmek üzere evlat dedi, koşarak uzaklaşan Albert.
    - Görüşürüz efendim dedi, Yusuf.
    Saat 10: 00’da Andrea ile Profesörün ofisinde buluşmayı kararlaştırmışlardı. Saat 9: 15’i gösteriyordu. Çok acele etmesine gerek yoktu. Ağır ağır adımlarla ilerlemeye başladı sokakta. Bugün bu bursu almayı başarırsa ya da başaramasa neylerin değişeceğini düşünmeye başlamıştı. Harvard’a kabul edilmek için elinden elin den geleni yapmış. Tüm hayattan ilişkisini kesmişti. Bunca zorluktan sonra sadece maddi imkansızlıklar dan dolayı okuyamamak düşüncesi onu mahvediyordu. Böyle bir şeye izin ver vermezdi.
    Mutlak almalıydı bu bursu. Bunları düşünmenin sırası değil şimdi dedi, başını sağa sola sallayarak. Hem Profesörün ofisinin önüne gelmişti. Saate baktı saat 9: 45’i gösteriyordu. Andrea gelmeden 15 dakika Profesör ile bir çay içmek iyi olur, diye düşündü. Profesör oldukça başarılı olmasına rağmen mütevazi bir ofis seçmeyi tercih etmişti. Dar ve sık dizilmiş merdivenlerden ikinci kata çıktı. Tık tık sesleri çıkaran ahşap zemin Profesöre gelen birilerinin olduğunu haber veriyordu. Odaya girmek için eğilmeyi gerektiren alçak bir kapı ve kapının hemen ardında odanın üç tarafını kaplayan kitap rafları diziliydi. Tüm bu kitapları okuduğunu söylemişti Profesör. Buna inanmak gerçekten zordu. Ama Profesör’ün yalan söylediğine de hiç şahit olmamıştı.
    Kapıyı çalmak üzereydi ki ahşabın çıkardığı seslerden duymuş olacak ki Profesör kapıyı açarak;
    - Gel Yusuf. Bizde seni bekliyorduk, dedi.
    Şaşırmıştı. Profesör kendisini hiçbir zaman kapıda karşılamamıştı. Hem Andrea’da ondan önce gelmişti. Andrea elindeki kağıdı uzatarak;
    - Al Yusuf dedi. Bakman gerekiyor.
    Andrea’nın yüzünde hüzün ve sevinç bir birine karışmıştı. Yüzünde bir duyguyu aşırı yaşadığında oluşan o pembemsi kızarıklık belirmişti. O masmavi gözleri bir nisan yağmuru sonrası boğumlanmış cama benziyordu. Bu ıslaklığın sevinçten mi hüzünden mi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Andrea;
    - Al Yusuf sonunda dedi, sonunda.
    Yusuf Andrea’nın gözlerinin içine baktı tekrardan. Kağıdı aldı heyecan ve korkuyla okumaya başladı. Sonuna kadar okuduktan sonra hemen arkasında duran koltuğa yığıldı. Tam anlamıyla şoktaydı. Bugün için bunu beklemiyordu. Andrea’yla göz göze geldiler tekrar ikisi de şaşkındı. Profesör sakin olmaları gerektiğini söylüyordu. Şoku üzerinden attıktan sonra;
    - Sakin olup, mantıklı düşünmeliyiz, dedi.
    Profesör haklısın der gibi kafasını salladı. Andrea;
    - Hep bu anı bekledik. Şimdi ise ne yapacağımızı bilmiyor muyuz dedi, acımsar bir gülümsemeyle. Yaklaşık yarım saat ne yapmaları gerektiği hakkında konuştuktan sonra;
    - Tamamdır, dedi Yusuf. Elinde ki kağıdı Profesöre uzatıp ofisten ayrıldı.
    Aklı tamamen karışmıştı ama daha R&B’ ye gidip burs mülakatına katılacaktı. Bir saati vardı. Cadde kenarında içine sadece bir kişinin sığabileceği küçüklükte bir büfeye yöneldi. Büfede kısa boylu, seyrek saçlı bir zenci vardı. Büfeye iyice yaklaştıktan sonra;
    - Su alabilir miyim bayım? Dedi.
    - Tabi ki efendim dedi, bozuk bir aksanla. Afrikalı bir göçmen olmalı dedi, içinden.
    Teşekkür edip parayı uzattıktan sonra R&B’ ye doğru ilerlemeye başladı ağır ağır. Arada bir sudan yudumluyor sonra kapağını kapatıp devam ediyordu. R&B’ nin önüne geldiğinde konuşmasını son bir kez tekrarladı içinden. Derin bir nefes aldıktan sonra önünde durduğu gökdeleni yukardan aşağı doğru süzdü ve merdivenlerden ilerleyerek binanın dönen kapısından içeri girdi. Sonu görünmeyen gökdelenler, son model arabalar, lüks villalar… Bu adamın yapamayacağı bir şey var mı diye düşündü. Gökdelenin girişinde ki aşırıya kaçan lüks gökdelenin mükemmelliğini özetler nitelikteydi. Girişin hemen sol tarafında bulunan danışman bölümüne yöneldi. Şık giyimli, sarışın, güzel bir bayan tatlı bir gülümsemeyle;
    - Buyurun efendim, nasıl yardımcı olabilrim? Dedi.
    - Bay Robert ile görüşecektim, dedi Yusuf.
    - Randevunuz var mıydı acaba? Diye sordu bayan.
    - Evet. Burs mülakatı için bugün gelmemi söylemişti, dedi Yusuf.
    - Bir dakika dedi bayan. Bilgisayardan randevulara baktıktan sonra telefonla biriyle görüştü. Ardından;
    - Buyurun efendim Bay Robert sizi bekliyor, diyerek özel asansörün bulunduğu bölüme yöneldi. Yusuf bayanı takip ederek asansörün önüne geldi.
    - 17. kat dedi bayan.
    Yusuf teşekkür ettikten sonra 17. kata çıkan tuşa bastı. Asansör yükseldikçe içindeki heyecan artıyordu. Asansör durdu ve kapı açıldı. Karşısında ki Robert Staven yazılı kapının önüne geldi. Ceketini eliyle düzelttikten sonra kapıyı kibarca tıklattı.
    - Buyurun dedi. Kibar bir ifadeyle Bay Robert.
    Kapıyı hafifçe açarak içeri girdi. Bay Robert’ in masasına doğru yöneldi. Robert eliyle masasının karşısındaki koltuğu göstererek;
    - Buyurun, dedi.
    Odanın sağ tarafında New York’un muhteşemliğini gösteren büyük bir tablo hemen altında dijital şifrelenmiş bir kasa, sol tarafta ise içinde bir yığın dosyanın bulunduğu camdan bir dolap duruyordu. Masanın üstünde ise bir aile fotoğrafı, kalemler, bilgisayar ve siyah bir dosya duruyordu.
    - Teşekkürler efendim dedi Yusuf, yavaşça koltuğa oturduktan sonra.
    Bay Robert siyah dosyayı eline alıp incelerken Yusuf’ta onu süzüyordu. Beyazlaşmış saçları arasında tek tük seçilen siyahlıklar vardı. Gözlerinin altında ki torbalar bu servete ulaşmak için ne kadar çalıştığını gösteriyordu adeta. Kalın ve gür kaşları yüzüne bir sertlik katıyordu. Dosyayı incelerken yüz ifadesinden olumlu yada olumsuz bir düşünce içinde olduğu rahatça anlaşılıyordu. Robert başını kaldırdı ve bir süre Yusuf ‘u süzdükten sonra;
    - Hazırlık ortalaması dört, Harvard kabul sınavı 45 etkileyici bir başarı, bunu yanında Profesör Gebshen ‘nın asistanlığını da yapmışsın. Gebshen’ı tanırım kendisi Amerika ‘nın en iyi mühendislerindendir. İyi bir akademik geçmişin var; fakat Robert bursunu almak için başvuranların çoğu bu özeliğe sahip. Bunun dışında bir şeyler söylemek ister misin Yusuf? Dedi Robert.
    - Her insan ileriye yönelik hedefler koyar; fakat bu hedefe ulaşmak için sadece başarılı insanlar fedakarlıkta bulunurlar. İnsanlar hedeflerine giden yolda önlerine çıkan engellere karşı mücadele eder; fakat birçoğu yön değiştirmek zorunda kalır. Ama efendim ben önüme çıkan tüm engelleri ya başararak ya parçalayarak ya da katlanarak aştım ve Harvard da kabul edildim. Ve önümde sadece bir engel kaldı. O da para ve benim hiç param yok dedi Yusuf.
    Robert gülümseyerek;
    - Bu konuşma için çalıştın mı? Dedi.
    - Aynanın karşısında defalarca tekrarladım efendim dedi Yusuf, gülerek.
    - Etkileyici bir hitabetin ve düzgün bir aksanın var. Amerika da uzun yıllardır bulunuyor olmasın, dedi.
    - 1976 gün ve saatine baktıktan sonra ‘7 saat’ dedi Yusuf.
    Bu kadar ayrıntılı bir cevap beklemeyen Bay Robert şaşkınlığını belli eden bir ifadeyle;
    - Etkileyici dedi.
    Yusuf Robert ‘i etkilemeyi başardığını düşünerek rahatlamıştı biraz. Fakat bu bursu bu kadar basit alamayacağını biliyordu.
    - Evet! Evlat biliyorsun ki Robert bursu eğitim gördüğün sürece tüm ihtiyaçlarını kapsayan bir burs ve bu bursa her yıl binlerce kişi başvuruyor. Ve bu başvuranların bir çoğu senin gibi başarılı ve etkileyici. Son Robert bursunu alan kişi iki gözü de görmediği halde Harvard Tıp ‘ı kazanmış bir Afrikalıydı dedi Robert.
    - Benim iki gözümde görüyor efendim dedi Yusuf, gülümseyerek.
    Robert;
    - Bunun için şükretmelisin evlat dedi Robert. İşte bu bursu almak için bunun kadar farklı bir başarı öykün olmalı. Garip bir öykün var mı evlat. Seni diğerlerinden ayıran farklı bir hayat hikayen var mı.

    Farklı bir hayat hikayesi diye geçirdi içinden Yusuf…


    II. BÖLÜM
    Ali ve arkadaşları iskelede oturmuş yarın açıklanacak olan ÖSS sınavı hakkında konuşuyorlardı.
    - Gelecek sene tekrardan hazırlanacağım gibi, hep yüksek tercihler verdim, dedi Yavuz.
    - İşin zor bir yıl daha katlanılmaz bunlara, dedi Fatih.
    - Neresi gelirse gelsin yeter ki tutturayım bir yerleri, dedi Ümit, gülümseyerek.
    Ali ve Murat hiç bu konulara girmiyorlardı. Murat’ın zaten ikinci senesiydi ve sınavı iyi geçmişti. Tüm hayatını bir yıl ertelemesine sebep olsa da doktorluğa yakın olması onu sevindiriyordu. Bu yüzden sadece arkadaşlarına teselli veriyordu. Ali ise hiç konuşmuyor Van Gölü’ne düşen güneş ışıklarının dalgalarla sahile vuruşunu seyrediyordu. Yıllarca hayalini kurduğu hedefine çok yakındı ve oradan da asıl hedefine ulaşacaktı.
    Ali’yi biraz süzdükten sonra ;
    - Sen neden suskunsun bugün böyle, dedi Yavuz.
    - Baksana şu eşsiz manzaraya.Güneşin dalgalarla buluşmasını bu denli güzel bir şekilde nerede göreceğim bir daha son kızıl dalga sahile vurana kadar izlemek istiyorum, dedi Ali.
    - Bir daha göremeyecekmişsin gibi konuşuyorsun, dedi Fatih.
    - Bilmem uzun yıllar boyunca göremem belki, dedi Ali.
    - Kazandığına bu kadar eminsin yani, dedi Murat, gülümseyerek.
    Ali’nin ne söyleyeceğini bilir gibi atıldı Fatih;
    - Bu kadar emin olmasaydı tek tercih yapmazdı, dedi.
    Güneş tamamen batmıştı; fakat güneş ışıkları bu kez ayın yüzeyin den yansıyordu gölün dalgalarına. Dalgalarda ışıkları şehrin karanlıklarına taşıyordu. Gölde hafif bir esinti başlamıştı.
    Ali oturduğu yerden kalkarak;
    - Eve gitmem gerek, dedi.
    - Daha erken değil mi? Üstelik uzun süre görüşmemekten bahsediyorsun, dedi Yavuz.
    - Üniversiteye başlamadan üzerinde çalıştığım şifreleme programını bitirmeliyim. Hem merak etme dostum seni görmeden ayrılmam bu şehirden dedi Ali, gülümseyerek.
    - Fazla yoruyorsun kendini. Daha üniversiteye başlamadan bilgisayarı oyuncak gibi kullanıyorsun. Üniversite de sana ne öğretecekler çok merak ediyorum doğrusu, dedi Yavuz.
    - Haydi! görüşürüz, dedi Ali. Arkadaşları gülüşürlerken.
    İskeleden fenere kadar uzanan kayalardan hızlıca ilerlemeye başladı.
    - Ha! Sakın bizi görmeden gitme dostum, diye bağırdı arkadan Ümit.
    - Unutmam merak etme dedi Ali, elini havaya kaldırarak.
    İskeleden şehre doğru yürümeye başlamıştı. Hem bitirmesi gereken şifreleme programını düşünüyor hem de ayrılacağı şu güzel şehri. Yarın açıklanacak sınav umurunda bile değildi. Şimdiden üniversitede nasıl bir ortamı olacağını merak ediyordu. Dolmuş durağının önüne gelmişti. Yürüyerek giderse çok geç olabilirdi. Dolmuşla merkeze kadar gidip oradan da eve kadar yürüyecekti. Dolmuşta gelmişti zaten elini kaldırarak dolmuşu durdurdu. Dolmuşa binip boş bir yer bulduktan sonra muavine parayı uzattı. Başını cama yaslayıp merkeze kadar şehri seyretti.
    Dolmuştan indikten sonra eve doğru yürümeye başladı. İstanbul’u düşündü hem programlarını geliştirmek için imkanları artacaktı hem de hayranlık duyduğu o ‘tarihi müzeyi’ yakından görecekti. Mimar Sinan’ın eserlerini yakından inceleyip, dokunabilecek; Fatih’in, Yavuz’un cenk ettiği surlarda dolaşabilecekti. Bunları düşünmek bile ona heyecan veriyordu. Bunları düşünürken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden eve gelmişti.
    - Hoş geldin Ali dedi, mutfakta yemek hazırlayan annesi.
    - Hoş bulduk, dedi Ali. Sabahtan beri pek bir şey yememişti. Kurt gibi acıkmıştı. Bir süre sonra annesinin o lezzetli yemeklerinden uzak kalacaktı. Bu da onu üzüyordu.
    Yemek yedikten sonra odasına çekilip şifrelerle uğraşmaya başladı. Bu programı bitirirse dünyanın en iyi programcıları arasına gireceğinden şüphesi yoktu. Bu program birçok kodlamada kullanılabilinir. Gizli belgelerde, bilimsel deneylerde hatta uçak ve silah yönlendirmelerinde bile kullanılabilinir. Onun bir dahi olduğun söyleyen çok kişi olmuştu. Bu programı bitirdikten sonra dahiliğini bütün dünya ya kanıtlayacaktı. Şifreler, kodlamalar karmaşasına öyle bir dalmıştı ki gecenin nasıl geçtiğini anlayamamıştı. Programa yeni özellikler eklemenin ve sonuca biraz daha yaklaşmanın mutluluğuyla bilgisayarı kapattı. Çok yorgundu ve bir an önce yatmalıydı. Saat beşi gösteriyordu. Neredeyse sabah olacaktı dedi. Dünden dağınık bıraktığı yatağına uzanmasıyla yatması bir olmuştu.
    Durmadan çalan telefonunun sesiyle uyandı. Gözlerini açmakta zorlanıyordu. Saat 10: 10 geçiyordu. Beş saattir uyuyordu. Son zamanlarda bu kadar uzun uyuduğunu hatırlamıyordu. Masanın üstündeki telefonuna uzandı. Arayan babasıydı. Sesini düzelttikten sonra telefonu açtı.
    - Efendim baba dedi.
    - Tebrikler oğlum başaracağını biliyordum, dedi babası.
    Bugün sınavın açıklanacağını tamamen unutmuştu.
    - Teşekkürler baba bende biliyordum başaracağımı, dedi sevinçle. Kazanacağından emindi ama bunu gerçekten başardığını duymak içinde bir sevinç ve heyecan uyandırmıştı.
    - Tekrardan tebrik ederim oğlum akşam görüşürüz, dedi babası ve telefonu kapattı.
    Elini yüzünü yıkadıktan sonra bide kendisi görmek istedi kazandığının belgesini. ÖSYM’nin sitesine girerek TC kimlik numarasını girdikten sonra girişe tıkladı. Karşısında ÖSYM yerleştirme sonuçları vardı. Yerleştirildiği yer kısmında ise Boğaziçi Üniversitesi bilgisayar mühendisliği yazıyordu. Bu sayfayı görmek kim bilir kaç kişinin hayalini süslüyordur diye düşündü. Ama onun için bu hiç de zor olmamıştı. En iyi olmak için bu ilk adımdı. Hedefine ulaşmak için bu ilk basamağıydı. Çıkıp bunu kutlamayı düşünmüyordu. Fakat akraba ve arkadaşlarının rahat bırakmayacağını bildiğinden telefonunu kapatarak şifre programı üzerinde çalışmaya devam etti. Kayıt dönemine kadar bitir ise iyi olacaktı.
    Sonuçlar açıklanalı iki hafta olmuştu arkadaşlarıyla görüşmemişti. Programı bitirmek içinde biraz hava alsa iyi olacaktı. Murat gece attığı mesajda yarın her zaman buluştukları parkta son bir kez buluşup gezeceklerini söylemişti. Bu onun içinde iyi olacaktı.
    Bilgisayarı kapattıktan sonra evden çıktı. Yirmi dakikalık bir yürüme sonrası parka gelmişti. Yavuz dışında tüm arkadaşları gelmişti. Parkın köşesinde ki çardakta oturmuşlardı. Arkadaşlarının yanına geldi.
    - Merhaba arkadaşlar, dedikten sonra teker teker arkadaşlarıyla tokalaştı.
    - Hoş geldin dostum tebrik ederim, dedi Ümit.
    - Teşekkür ederim. Bende tebrik ederim, dedi Ali.
    - Tebrik etmenin zamanı değil, dedi Murat. Gezeceğimiz çok yer var bugün.
    Ali biraz şaşırmış bir ifadeyle;
    - Yavuz gelmiyor mu? Dedi.
    - Üniversiteye yerleşemediği için izin alamamış babasından. Yaz boyunca evde ders çalışacakmış, dedi Fatih.
    - Hımm! Üzüldüm doğrusu gitmeden güzel bir gün geçirirdik, dedi Ali.
    - Yapacak bir şey yok onsuz gezeceğiz bugün, dedi Fatih.
    Parktan ayrılarak yürümeye başladılar. Bugün baya yorulacaklar gibiydi. Önce kaleye çıkacaklar. Orada kahvaltılık bir şeyler atıştıracaklar ardından Akdamar Adası’na gidip yüzecekler ardından da güzel bir mangal keyfi yapıp döneceklerdi. Caddenin sonuna geldiklerinde;
    - Haydi! Atlayın, dedi Murat, önünde durdukları arabayı göstererek. ‘Babamı ikna etmek hiç kolay olmadı’ dedi ardından gülerek. Fatih öne Ümit ve Ali arkaya bindiler. Şoför koltuğuna yerleşen Murat;
    - Hazır mısınız sayın yolcular uçağımız uçuşa hazır dedi, gülerek. Gülüşmeler arasında kaleye doğru yola çıktılar.
    Yirmi dakikalık yolculuktan sonra kaleye vardılar. Murat arabayı park ederken diğerleri kaleye çıkmaya başladılar. Tarihe ve tarihi eserlere olan ilgisi Ali’ye kaleye her çıktığında ayrı bir heyecan yaşatıyordu. Van Gölü’nün kıyısında inşa edilen bu kale bir yandan doğudan gelen düşmanlara karşı yıllarca siper olmuşken; diğer taraftan gölün eşsiz güzelliğine bekçilik etmiş ve yıllarca güneşin batışını dalgalardan izlemişti.
    Kalenin tepesine çıkmışlardı bir tarafında şehir öte yanında göl vardı. Ali bir kayanın üstüne oturmuş etrafı izliyordu.
    - Yoruldun mu dostum, dedi Fatih, gülümseyerek.
    - Yok! Sadece şu güzelliği seyretmek istedim, dedi Ali.
    - Fazla zamanımız yok bence fazla dalma derinlere dedi Fatih.
    Arkadan gelip yetişen Murat;
    - Şöyle geçinde göle doğru bir fotoğraf çektirelim. Oradan doya doya bakarsınız manzaraya, dedi.
    - Olur, dedi Ali, gülümseyerek.
    Murat kaleyi gezmeye gelenlerden birine fotoğraf makinesini uzatarak;
    - Pardon! Fotoğrafımızı çekebilir misiniz? Dedi.
    - Tabi, dedi karşıdaki adam.
    Ellerini omuz omuza atarak arkalarını göle dönüp gülümsediler.
    - Tamamdır dedi, adam
    - Teşekkür ederim efendim, dedi Murat.
    Adam ‘önemli değil’ deyip, fotoğraf makinesini Murat’a uzatıp gezmeye devam etti. Hatıra fotoğrafını da çektikten sonra yavaş yavaş inmeye başladılar kaleden. Aşağıdaki piknik alanında kahvaltı yapıp sonra yola çıkacaklardı. Aşağı geldiklerinde Ümit;
    - Çayı ben demlerim siz yiyecekleri hazırlayın, dedi.
    Murat arabadan malzemeleri indirmiş, geliyordu. Ümit Murat’tan semaveri alarak çay demlemeye gitti. Murat ve Fatih ise kahvaltılık bir şeyler hazırlıyordular. Ali’ye yapacak bir iş kalmamıştı. Kahvaltı hazırlanana kadar, Mimar Sinan’ın doğudaki tek eseri olan Hüsrev Paşa Camii’ni ziyaret etsem iyi olacak dedi. Hemen kalenin dibinde bulunan camii, Ermenilerin yakıp yıktığı şehir merkezinden geriye kalan tek yapıydı. Camii ziyaret edip döndüğünde kahvaltı hazırlanmıştı.
    - Haydi! Gelin kahvaltı hazır, dedi Murat.
    Kaleye çıkmak herkesi yorduğu gibi acıktırmıştı da. Uzun bir süre içemeyecekleri semaver çayından doyasıya içiyorlardı. Van’ın zengin kahvaltısının olmazsa olmazlarından otlu peynirde kahvaltıdaki yerini almıştı. Kahvaltı bittikten sonra ortalığı temizleyip adaya doğru yola çıktılar.
    Van Gölü’nün kıyısından adaya giden teknelerin kalktığı iskeleye kadar uzanan sahil yolunda hızla ilerliyorlardı. Ali her zaman ki gibi kafasını cama yaslayıp çevreyi izlemeye başladı. Sahilde eğlenen aileler, gölde yüzenler, tekneyle ve deniz bisikletleriyle açılanlar bu pazar gününde göl her zamanki gibi capcanlıydı.
    Yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra teknelerin kalktığı yere varmışlardı. Arabayı yolun karşısındaki piknik yerinin yanına park ettikten sonra tekneye bindiler. Yolcular yerleştikten sonra tekne hareket etti. Gölün üzerinde süzüle süzüle adaya kadar gelmişlerdi. Tekne yavaş yavaş iskeleye yanaştı. Yolcular teker teker inmeye başladılar. Van Gölü’nün ortasında Ah Tamara! efsanesiyle özdeşleşen Akdamar adası badem ağaçları, kilisesi ve doyumsuz bir seyir keyfi veren tepeden oluşuyordu. Hemen iskelenin yanındaki kiliseyi gezmeye başladılar. Kilisenin kubbesinde Hz. İsa’nın çarmığa gerilişini simgeleyen figürler vardı. Bunlarda gerçekten çok iyi eserlerdi; fakat Osmanlı Mimarisi’nin hayranı olan ve Osmanlı Mimarisi’ni çok iyi bilen Ali bunlara pekte ilgi göstermedi. Kilise içinde kısa bir tur attıktan sonra badem ağaçları arasında tepeye doğru çıkmaya başladı. Tepeye çıkıp yorulduktan sonra yüzmek daha zevkli olacaktı. Nefes nefese tepeye çıktılar. Yorulmuşlardı. Martıların yuva yaptığı uçurumun kenarında bir kaya üstüne oturup muhabbet ettiler. Ali her zamanki gibi maviliğe dalmıştı. Arada yanlarında gelip geçen turistlerin sempatik hareketlerine gülüyordu. Bir süre muhabbet ettikten sonra sahile doğru inmeye başladılar. Kıyıya geldiklerinde Ümit;
    - Siz yüzün ben mangalı hazırlarım, dedi.
    - Bende yardım edeyim, dedi Murat.
    Ümit ve Murat mangalı hazırlarken Ali ve Fatih Van Gölü’nün mavi sularında yüzüyorlardı. Uzun süre uğrayamayacaklardı bu yüzden keyfini çıkarmak istiyorlardı.
    Ali;
    - Haydi! Gel açılalım, dedi Fatih’e.
    - Fazla gitmeyelim bence, dedi Fatih.
    - Tamam! Çok ilerlemeyiz haydi gidelim.
    Yüzerek adadan uzaklaşmaya başladılar. Yorulduklarında durup dinleniyorlar, arada da şakalaşıyorlardı. Adadan fazla uzaklaşmışlardı.
    - Ben yoruldum haydi dönelim, dedi Fatih.
    - Dönelim bende yorulmaya başladım, dedi Ali.
    Yüzmenin keyfini çıkardıktan sonra kıyıya doğru yüzmeye başladılar. Nefes nefese kıyıya vardılar. İkisi de baya yorulmuşlardı. Sahile vardıklarında kendilerini kızgın kumların üzerine attılar.
    - Yemek hazır olana kadar güneşlenelim, dedi Ali.
    - Tamam! Dedi Fatih
    - Türkiye’nin en çok güneş alan şehrinde güneşlenmemek olur mu hiç, dedi gülümseyerek.
    - Tabii dedi Fatih. Güneşin keyfini çıkarmalıyız.
    Ali ve Fatih güneşin keyfini çıkarırken Murat ve Ümit yemeği hazırlamışlardı.
    - Sen sofrayı hazırlamaya başla ben bizimkileri çağırayım, dedi Murat Ümit’e.
    - Tamam.
    Murat sahile gelerek Ali ve Fatih’e seslendi.
    - Haydi! Yemek hazır sizi bekliyoruz, dedi.
    Yüzmenin yorgunluğuyla acıkan Ali ve Fatih yerlerinden fırladılar.
    - Tamam! Geliyoruz, dedi Ali.
    Göle girip temizlendikten sonra kurulanıp piknik alanına geldiler. Her zamanki gibi kebaplar müthiş görünüyordu.
    - Haydi! Başlayalım, dedi kolaları doldurduktan sonra Ümit.
    Herkes çok açtı. Hemen masaya oturup yemeğe başladılar. Tabaklardaki köfteler, kebaplar bittikçe mangaldan sıcak sıcak yenileri geliyordu. Hepsi bolca yiyip içmişlerdi.
    - Ellerinize sağlık, dedi Ali, masadan kalkarken.
    - Afiyet olsun dostum, dedi Murat.
    Yemeklerde yendikten sonra dönme vakti gelmişti. Ali ne kadar eğlense de şifreleme programını bir türlü unutamıyordu. Sadece birkaç kodlama ve isimlendirme kalmıştı. Bu geziden sonra isimlemeler aklında canlanmıştı. Çok sevdiği şehrinin tarihi ve doğal güzelliklerini şifre adlarında saklayacaktı.
    Sofrayı toplayıp çevreyi temizledikten sonra ada iskelesine geldiler. Yolcularını bekleyen her gün gölün maviliklerinde süzülen tekneler onları bekliyordu. Dikkatlice tekneye bindiler. Teknenin üst katına çıkıp mavilikleri izlemeye başladı yine Ali. Yorucu bir gün olmuştu; ama unutulmayacak bir gündü. Bu arkadaşlarıyla tekrar buluşup böyle bir gezi yapacaklarını hiç sanmıyordu. Yeni ortamlar yeni çevreler ne kadar unutmayacağız deseler de unutturuyordu. Ali bu düşünce içindeyken tekne sahile varmıştı. Yolcular teker teker inmeye başladılar. Ali de inmişti. Murat’ın arabayı parktan çıkarmasını bekliyorlardı yol kenarında. Murat arabayı alıp geldi.
    - Haydi! Atlayın, dedi.
    Ali bu kez öne bindi Fatih ve Ümit’te arkaya. Şen şakrak başladıkları gezi dönüşünde herkeste bir yorgunluk ve hüzün vardı. Murat açtığı slow müziklerle duyguları tamamen alt üst etmişti. Beş yıldır her türlü acı, mutlu günlerde, zorluklarda birlikte olmuşlardı. Bu beklide birlikte oldukları son gündü. Yolculuk bitmiş şehir merkezine gelmişlerdi. Buluştukları parka gittiler çay içip biraz muhabbet ettikten sonra Ali;
    - Ben gideyim artık dostlarım daha eşyalarımı hazırlamam gerek, dedi.
    Teker teker dostlarına sarılıp helalleştikten sonra eve doğru yürümeye başladı. Yorgundu ama yürümek istiyordu. Eve gidip eşyalarını hazırlayacak programına son şeklini verecekti artık. Yarın saat 10: 00 da uçağı vardı. Erken uyumalıydı o yüzden. Programın alt yapısı bitmişti zaten kullanım yükleme ve isimlendirme işlemlerini de İstanbul’a gittikten sonra kısa süre bitirirdi.
    Eve gelmişti. Oturup dinlendi önce. Sonra annesiyle birlikte bavulunu hazırladı ve odasına geçti. Programı yedekleyip bir kopyasını eve bırakacaktı. Olurda bir aksilik olursa onca emek boşa gitmemeliydi. Bilgisayarın başında ilk kez bu kadar az bir süre kalmıştı. Hem çok yorgundu hem de yarın yolcuydu. Bilgisayarı kapatıp uyudu.
    Sabahın ilk saatlerinde annesinin sesiyle uyandı. Annesi kahvaltıya çağırıyordu. Kahvaltısını yapıp hazırlıklarını bitirdi. Saat 9: 00’u gösteriyordu. Dünkü sıcak hava yerini yağmura bırakmıştı. Annesi ve kardeşleriyle vedalaştıktan sonra babasıyla arabaya binip havaalanına doğru yola çıktı. Ardına dönüp bakamıyordu. Ağlamaktan korkuyordu. Yıllardır bu günü beklemişti. Fakat içinde büyük bir hüzünle ayrılıyordu. Son kez dönüp el salladı annesine ve kardeşlerine. İlk kez bu kadar uzun süre ayrı kalacaktı ailesinden. Tatillere gelmeyi düşünmüyordu. Hem derslerine hem de programı üzerine çalışması gerekiyordu. Yaz tatilinde bile dönmeyebilirdi.
    Havaalanına gelmişlerdi. Uçağın kalkmasına yarım saat vardı. İşlemlerini yaptıktan sonra babasıyla vedalaştı ve kontrollerden geçip uçağa binip. Hosteslerin uyarılarında sonra uçak harekete geçti. Uçağın ayakları kesildiği o an, içinde tarifsiz bir duygu belirdi. Uçak gölün üzerinde süzülürken ardında bıraktığı anılar gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçiyordu. Uçak son bir dönüşle göklere çıkarken son kez dönüp şehrine baktı. Tarihe tanıklık etmiş kalelerini, gökyüzü maviliğini dalgalarla şehre taşıyan Van Gölü’nü, efsanevi bir aşkın suskun şahidi ve Ah Tamara! yankılarının kıyılarında duyulduğu Akdamar Adası’nı, her nisan yağmuruyla coşup gelen Muradiye Şelalesi’ni, rengini şehrinin renkli insanlarından aldığı mavi sari gözleriyle Van Kedisi’ni, arkadaşlarını, ailesini… hepsini geride bırakmıştı. Bu gidiş bir hoşça kal dan çok bir elveda ya benziyordu. İçinde böyle bir his oluşmuştu. Tüm yolcularımıza iyi yolculuklar dileriz diye başlayıp yol süresi, hava sıcaklığı hakkında bilgiler veren pilot sesiyle daldığı alem den çıktı. Uçak bulutların üstündeydi artık şehri görünmüyordu artık. Duygularıma da böyle bir set çekmeliyim, dedi içinden. Yapmam gerekene işler, ulaşmam gereken hedefler, alışmam gereken bir şehir ve üniversite var diye düşündü. Servis yapan hostesten bir çay aldı. Üst bölümdeki göze koyduğu bilgisayarını indirip açtı. Kafası dağınık olduğundan programla uğraşmayacaktı. Pilot yolculuk süresini 2 saat 10 dakika olarak belirlemişti. Yirmi dakikadır yoldaydılar. Kalan süre de bir film izleyebilirdi. Film arşivini gözden geçirdi. ‘Akıl Oyunlarında’ karar kıldı. Evet! Bunu izleyebilirdi. Film bitene kadar İstanbul’a varırız diye düşündü. Filmin bitmesiyle elektronik cihaz kapama ve kemer takma uyarı ışıkları yanması bir olmuştu. İnişe geçiyorlardı.
    Bulutların altında indiklerinde İstanbul tüm muhteşemliğiyle görünüyordu; boğazdan geçen gemiler, kurşun askerlere benzeyen insanlar ve tüm muhteşemliğiyle göklere uzanan minareler… Uçağa bindiğindeki hüzün yerini tatlı bir heyecana bırakmıştı. Uçak iyice alçalmıştı. İstanbul’un iki yüzü de seçilmeye başlamıştı. Güzelliklerinin yanında fabrika bacalarından yükselen dumanlar, caddelerdeki yoğun kalabalık ve trafik yukardan daha net görünüyordu.
    Havaalanı görünmeye başlamıştı. Uçak tekerlerini açarak yere yaklaştı. Uçak yerde bir iki sıçradıktan sonra uçak pistte yavaşlayarak ilerlemeye başladı ve durdu. Yolcular hosteslerin kontrolü eşliğinde inmeye başladılar. Ali’de inip havaalanın çıkış bölümüne doğru yürüdü. Oradan da valizlerini alıp havaalanından ayrıldı. Karşısında kocaman bir şehir vardı. En koyu tonuyla uçsuz bucaksız bir mavilik görünüyordu uzakta. Bu maviliği yakından görmeliydi. Fakat şimdi zamanı değil, dedi. Önce üniversiteye gidip kayıt yapmalıydı. Çocukluğun beraber geçirdiği, ilkokul yıllarında anılarını paylaştığı, sıra arkadaşı Faruk İstanbul’u kazandığını duyunca onu arayıp çok sevindiğini söylemişti. Ve geleceği zaman haber vermesini istemişti. Bu koca şehirde yalnız başına dolaşmanın iyi olmayacağını söylemişti. Hem yılların hasretini gideriri hem de yardımcı olurum diyerek onu almaya geleceğini söylemişti.
    Ali kapının önünde elinde valizleriyle bekliyordu. Sağına soluna bakına bakıp gözleriyle Faruk’u arıyordu. Gördüğünde tanıyıp tanıyamayacağından pek emin değildi. Başını sağa çevirdiğinde ona doğru gelen uzun boylu, çocuk yüzlü, yüzünde kararsız bir gülümse olan bir genç gördü. Genç iyice yaklaştığında Ali de onu tanımıştı. Bu Faruk’tu gerçekten de çok değişmişti. Faruk iyice yaklaştıktan sonra;
    - Ali diye seslendi.
    - Faruk diye karşılık verdi Ali.
    - Çok değişmişsin tanıyamadım dostum, dedi Faruk. Yüzündeki kararsızlık gitmiş yerini sevinç almıştı. En güzel anılarını paylaştığı dostu yıllar sonra karşısındaydı.
    Ali elindeki valizleri yere bıraktıktan sonra doyasıya sarıldılar birbirlerine. Ali Faruk’u süzdükten sonra;
    - Sende çok değişmişsin; fakat çocuksu yüzün hala aynı, dedi gülümseyerek.
    Faruk Ali’nin elinde ki valizleri alarak az ilerde duran arabasının bagajına attı. Ali de arabaya bindikten sonra. İstanbul’un yoğun trafiğinde ilerlemeye başladılar. Eski günlerden ve ayrıldıktan sonra ne yaptıklarından açılan koyu bir muhabbetle o yoğun trafiğe aldırış etmeden üniversiteye gelmişlerdi. Kayıtlar güney kampüsun de yapılıyordu. Faruk bahçede beklerken Ali kaydını yapıp döndü.
    - Şimdi ne yapıyoruz, dedi Faruk. Yolun hemen karşı tarafındaki kuzey kampüsünü göstererek;
    - Birde bu tarafa bakalım. Sonra gideriz, dedi Ali.
    Bir tarafı ağaçlarla diğer tarafı boğazın eşsiz manzarasıyla kaplı bir yoldan ilerleyerek fakültelerin olduğu alana geldiler. Tarihi binalar arasındaki çimlik alan ve alt taraflara doğru ağaçlıklar arasında öğrencilerin oturdukları banklar vardı. Ali çok sevdiği uçsuz bucaksız maviliğe yine kavuşmuştu. Kuzey kampüsünü de gezdikten sonra üniversiteden ayrıldılar.
    Faruk;
    - Bugün yorgunsundur eve gidip dinlenelim yarın çıkıp gezeriz, dedi.
    Ali’de böyle bir şey düşünmüştü. Çünkü gerçekten çok yorgundu. Üniversite bir hafta sonra başlayacaktı. Bu sürede Farukgil de kalacaktı. Bu Ali içinde iyi bir fırsattı. İstanbul’u gezip tanıması için yeterli bir süreydi.
    İstanbul’a geleli iki hafta olmuştu. Faruk’la hayranlık duyduğu o tarihi yerleri, doğal güzellikleri bir bir gezmişti. Mimar Sinan’a bir kez daha hayran olmuştu. Osmanlı kültürü ve tarihini yakından görmüştü. Üniversitenin güney kampüs yurduna yerleşmişti. Sınıftan, yurttan ve çevreden yeni arkadaşlıklar edinmiştir. Fakat her şey den önemlisi programını bitirmişti. Şimdi programın telif haklarını alacaktı ve bir sponsor bulup piyasaya sürecekti. Bu konu hakkında bir hocaya danışsam mı diye düşünmüştü. Hocaları iyi tanımıyordu henüz. Bu konuda bir şekilde birilerinden yardım almalıydı. Fazla acele etmeye gerek yoktu ne de olsa program hazır bekliyordu. Şimdilik derslere yoğunlaşıp hazırlığı geçmesi gerekiyordu. Önünde yoğun bir çalışma dönemi vardı. İngilizceyi sene sonuna kadar her yönüyle en iyi şekilde öğrenmesi gerekiyordu. Bu hem hazırlığı bitirmesi için hem de gelecek hayalleri için lazımdı. Zaten İngilizcesi kötü sayılmazdı. Konuşma ve kelime bilgilerini biraz daha artırsa hazırlığı geçmek pek de zor olmayacaktı. Bir yandan İngilizceyi geliştirmeli öte yandan programı kullanım aşamasına getirmeliydi. En iyisi TUBİTAK bilim ve teknoloji yarışmasına katılmak diye düşündü. Hem bu tanıtımı içinde iyi olurdu. Bu yarışmada reklamını yaptıktan sonra programı piyasa sürmek de daha kolay olacaktı. Evet! Bu fikir aklına yatmıştı. Şimdi gidip hazırlıkları yapsam iyi olacak, dedi. Yurda doğru yürümeye başladı. İçinde sonunda sonun da programı görücüye çıkarmanın heyecanı vardı. Yurda gelmişti. Merdivenlerden üçüncü kata çıkmıştı. Odası koridorun sonundaydı. Dört kişi kalıyorlardı. Oda dört kişi için yeterince genişti. Penceresi güneye baktığından güne güneşle uyanıyorlardı. Oda arkadaşları iyi insanlardı. Halil’e arada ufak tefek sorunlar yaşasa da genel itibariyle iyi anlaşıyorlardı.
    Odaya gelmişti. Bilgisayarı yatağın üstündeydi ve indirmeler kesilmesin diye açık bırakmıştı. Dolaptan boş bir DVD çıkartıp bilgisayara taktıktan sonra programı yüklemeye başladı. Yükleme uzun sürecekti. Yükleme tamamlanana kadar PC dergisinin son sayısına göz atabilirdi. Dolabının üstünde dergiyi alıp yeni programları, oyunları, bilgisayar haberlerini inceledi. Bu arada program yüklenmişti. DVD’i çıkartıp bilgisayarı yatağın dergiyi ise dolabın üstüne bıraktıktan sonra odadan çıktı. Yarışmaya başvurmak için TUBİTAK’ın Beşiktaş araştırma merkezine gitti. Yarışma hakkında detaylı bilgi aldıktan sonra katılmaya karar verdi. Program incelenecek dereceye girerse ödül gecesinde bir de kendisi program hakkında bir sunum yapacaktı. Dereceye gireceğinden emindi şimdiden nasıl bir sunum yapayım diye düşünüyordu. Sonuçlar iki hafta sonra açıklanacaktı. Bu arada kurul sınavına hazırlanırsa iyi olacaktı. Sınavı geçmesi zor olmayacaktı ama bölüm birinciliği için A1 ile geçmeliydi. Durakta bunları düşünürken metrobüste gelmişti. Her zamanki gibi tıka basa doluydu. Yine ayakta gidecekti. Akbili bastıktan sonra arkaya doğru ilerleyerek ayakta da olsa rahat gidebileceği bir yer buldu. Trafik pek yoğun görünmüyordu. Buna sevindi çünkü hemen gidip çalışmaya başlamak istiyordu. İçinde tarifsiz bir heyecan ve enerji vardı. Adını yakında tüm Türkiye’ye ye ardından da dünyada ya duyuracaktı. Bu düşünceler içinde üniversiteye kadar gelmişti. Durakta inip yurda gitti. Kitapları alıp etüt salona geçti ve çalışmaya başladı. Çalışmaya öyle bir dalmıştı ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştı. Saat 00: 00’ı gösteriyordu. Yorulmuştu, uykusu geliyordu. Ama sabaha kadar çalışmaya kararlıydı. Kantinden uykusunu kaçırmak için bir neskafe aldıktan sonra etütte geri döndü. Birinci kurula dek sabahlara kadar çalışacaktı.
    İki haftayı sabahlara kadar çalışarak geçirdi. Odaya sadece öğle vakti uğrayıp birkaç saat uyuyordu. O çalışmanın karşılığını bugün alacaktı. Saat 15: 00’te kurulu vardı. Yazılı sınavı çok iyi geçmişti. Kurulda iyi geçerse finallere A1’e yakın olarak girecekti. İçinde tarifsiz bir heyecan vardı. ÖSS girdiğinde, sonuçlar açıklandığında bir türlü yaşayamadığı arkadaşlarının tarif ettiği heyecan bu olmalıydı. Fakat bu heyecan kurul sınavı için değil yarın açıklanacak TUBİTAK sonuçları içindi. Saatte baktı saat 14: 35’i gösteriyordu. Yavaş yavaş sınıfa giderse iyi olacaktı. Kurulu güney kampüsündeki yeni binadaydı. Sınıfın önüne geldi. Sınıfta ondan önce kurula alınacak kişi vardı. O çıkana kadar pencereden çevreyi seyretti. Saat 14: 50’i gösteriyordu. İçerideki öğrenci çıktı. Kurulunun pekiyi geçmediği yüzünden anlaşılıyordu. Kapıyı çalıp içeri girdi ve en ön sıraya oturdu. Üç hoca karşısına oturmuş İngilizce bir şeyler soruyorlardı. Hocaların her sorusuna iyi bir aksanla cevap veriyordu. Hiç takılmadan rahatça konuşuyordu. Konuştukça A1 ile geçeceğine dair inancı artıyordu. ‘Tamam! Çıkabilirsin’ dedi hoca. Sonuçlar iki gün sonra panoya asılacaktı. Ama geçtiğinden emindi. Kurulda bitmişti. Geriye yarın açıklanacak TUBİTAK sonuçları kalmıştı sadece. Acaba programı inceleyenler çok şaşırmışlar mıydı? İki haftadır doğru düzgün uyumamıştı. Yapacak bir şey yoktu gidip uyumak en iyisi olacaktı. Odaya geldiğinde Zübeyir bilgisayarla uğraşıyordu. Başını bilgisayardan kaldıran Zübeyir;
    - Kurul nasıldı? O çalışmadan sonra iyi geçmiştir, dedi gülümseyerek.
    - Çok iyiydi, dedi Ali.
    - İyi sevindim adına.
    - Teşekkürler, senin kurul ne zaman? Diye sordu Ali.
    - Haftaya ama geçeceğimi hiç sanmıyorum.
    - Böyle bilgisayar başında sabahlayarak tabi geçemesin, dedi Ali gülümseyerek.
    - Önemli değil bir yıl daha uzatırız, dedi Zübeyir kendiyle alay ederek.
    - İyi sen bilirsin, dedikten sonra yatağa attı kendini Ali.
    İki haftanın yorgunluğuyla fazla geçmeden uyumaya başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandı. İçinde ki heyecan bir alarm gibi onu tam istediği saatte uyandırmıştı. Daha önce bu kadar uzun uyduğunu hatırlamıyordu. Neredeyse uyuyalı on saat olmuştu. Ama bütün yorgunluğunu üstünden atmıştı. Yavaşça yataktan kalktı. Odadakiler uyuyordu hala. Zübeyir bilgisayarın başında uyuya kalmış. Mert’in kulağındaki kulaklıktan hala müzik sesi geliyordu. Emin göğsünün üstündeki kitaba bakılırsa kitap okurken uyumuştu. ‘Tam öğrenci odası’ dedi gülümseyerek. Kapıyı hafifçe kapatarak odadan çıktı. Elini yüzünü yıkadıktan sonra odaya gelip giyindikten sonra dışarı çıktı. Fabrika bacalarından tüten dumanlara rağmen tertemiz bir sabah havası vardı dışarıda. İstanbul’un en sessiz olduğu saati güneşin doğduğu an. Gece boyunca eğlenenler evlerine çekilir bu saatte. Tüm gün çalışıp yorulacaklar uykunun en tatlı olduğu bu anı doyasıya yaşıyorlar. Geceleri yaşamayı tercih eden öğrenciler bu saate uykuya yenik düşerler. Bir tek evine günlerdir ekmek götüremeyenler daha erken uyanırlar hiç uyuyamadıkları gecelerden; ne kadar erken başlarsa bir gün o kadar artar umutları çünkü…
    İstanbul’da pek de bulunmayan bu temiz havayı içine çektikten sonra kuzey kampüsüne doğru yürümeye başladı. TUBİTAK bugün sonuçları açıklayacaktı. Dereceye girecekleri arayacaklardı. O yüzden sürekli kulağı telefondaydı. Kuzey kampüsünün bahçesinde biraz gezdikten sonra uzun süredir yapmadığı çay-simit keyfini yapmak için sahile inmeye karar verdi. Sahile geldiğinde aralıklarla dizilmiş simitçilerin nidaları Fatih’in atını sürdüğü sulardaki vapur seslerine karışıyordu. Simitçilerden birine yaklaşarak bir simit aldı ve sahil kenarına sandalyeleri dizmiş küçük bir kafeden bir çay oturdu. İstanbul’un en çok bu yanını seviyordu. Boğazdan geçen gemiler, gök kubbeyi delen minareler ve ayrı ayrı yedi tepeden doğan güneş ışıkları eşliğinde çay-simit ikilisiyle bir sahil kenarında oturmak… Sevdiği İstanbul buydu.
    Sıcak simit ve çay ile kahvaltısını yaptıktan sonra sahilde yürümeye başladı. Saat 7: 30’a geliyordu. Üniversiteye geri dönmeye gerek yoktu. TUBİTAK aradığında geri inecekti ne de olsa. Sahilde yürümeye devam etti. Arada bir kenardaki banklara oturup dinleniyordu. Böyle anlarda zaman geçmek bilmezdi. İskeleye kadar yürümüştü. Saat dokuza geliyordu. İskeledeki banka yeni oturmuştu ki telefonu çaldı. TUBİTAK dan aradığını söyleyen bayan yarışmanın sonlandığını ve dereceye girdiğini söylüyordu. Bayan sadece dereceye girdiğini; fakat kaçıncı olduğun söylememişti. Ali kaçıncı olduğunu sorduğunda bunu ödül töreninde açıklanacağını ve törenin yarın TÜBİTAK bilim salonunda yapılacağını ve üst düzey yetkililerin de katılacağı cevabını aldı. Üst düzey isimlerin orada olması Ali’yi heyecanlandırmıştı. Bu basının bu törene daha çok ilgi göstereceğini gösteriyordu. Okula gidip hazırlanmalıydı ama öncesinde gidip güzel bir takıma elbise almalıydı.
    Mağazaları gezip sonunda bir takım beğenmişti. Biraz pahalıya mal olmuştu ama bu geleceği için hiç bir şeydi. Takımı da aldıktan sonra özenle bir tıraş yaptırdı. Ardından üniversiteyi gidip güzel bir sunu hazırladı. Yarın için her şey tamamdı. Yatağına uzandığında saat on biri gösteriyordu. Biraz müzik dinledikten sonra uykuya dalmıştı.
    İşini şansa bırakmamak için kurduğu alarmın sesiyle uyandı. İçindeki mutluluk ve heyecan karmaşası iştahını kaçırmıştı. Kahvaltı yapmamaya karar verdi. Takımını özenle giyip saçlarını taradıktan sonra sunusunu flash belleğe atıp odadan ayrıldı. Bir tek bugün kurulu olan Emin uyanıktı. Ali’ye başarılar diledikten sonra çalışmaya devam etti. Ali’de ona başarılar dileyip odadan ayrıldı. Yurt önünde de metrobüse binerek TUBİTAK merkez binasının bulunduğu Taksim Meydanı’na geldi. Derin bir nefes aldıktan sonra binaya girdi. Kapıda bekleyen danışmana dereceye girdiğini ve erken gelmesi gerektiğini söyledi. Danışman tebrik ettikten sonra TUBİTAK Ar-ge müdürünün bulunduğu odaya kadar eşlik etti. Ali kapıyı çalıp içeri girdi odayı kadar eşlik etti.
    - Buyurun dedi müdür, Ali’ye bakarak.
    - Merhaba efendim ben Ali, yarışmada…
    Ali daha sözünü bitirmeden Müdür;
    - Ooo hoş geldin Ali tebrik ederim. Bu yaşta böyle gelişmiş bir şifreleme programı yapan genç sensin demek, dedi.
    Ali programının beğenildiğine ve yıllardır bu tür programlarlar yapmış ve görmüş müdürü şaşırtmasına sevinmişti. Gurulu bir ifadeyle
    - Evet! efendim benim, dedi.
    - Burada ki çalışma hayatım boyunca böyle kapsamlı ve kusursuz bir şifreleme programı görmedim, dedi. Ardından sesini kısarak;
    - Bu program Türkiye’nin şuan içinde bulunduğu kendi silahlarını üretme programı için çok yararlı olacak. Bu yüzden kendine dikkat etmelisin Ali, bunu istemeyenler olacaktır elbette, dedi.
    Ali bunu hiç düşünmemişti. Programının iyi olduğuna ve onu dünyaya tanıttıracağına hep inanmıştı. Ama müdürün dediğine bu Türkiye için çok önemli bir program olabilirdi ve hayatı tehlikeye gire bilirdi.
    - Olur efendim. Dikkat ederim, dedi Ali, şaşkın bir ifadeyle.
    - Derecenin ne olduğu söylemeye gerek yoktur artık herhalde, dedi müdür gülümseyerek.
    - Evet efendim. Zaten beklediğimde buydu, dedi Ali müdür gülümsemesine karşılık vererek.
    - İyi o zaman akşam için sunumunda hazırdır o zaman, dedi müdür. Ve ekledi ‘ödül töreninde Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi mühendisler, bilim adamları ve profesörler olacak. En önemlisi MİT müsteşarı ve Savunma Bakanı da aramızda olacaklar. Ona göre hazır ol.
    Ali’nin heyecanı iyice artmıştı. Gerçekten bütün Türkiye bugün tanıyacaktı onu.
    - Peki! efendim iyi hazırlanırım. Sunumum da hazır zaten, dedi Ali.
    - İyi o zaman salona gidip hazırlıklarını yapa bilirsin, dedi müdür.
    Ali teşekkür edip odadan çıktı. Koridorun sonundaki salona doğru ilerledi. Müdürün söyledikleri aklını karıştırmıştı. Acaba gerçekten bu programdan dolayı hayatı tehlikede miydi. ‘Yok ya sanmam’ dedi kendi kendine. Salonun önüne gelmişti. Kapıyı açtı. İçerde hazırlıkların sürdüğü bu büyük salonda mı yapacaktı sunumu? Yıllarca bu anı bekledim şimdi zamanı geldi, dedi salondan kopan alkış tufanını duyarken hayalinde.
    Merdivenlerden inip sahnede çalışan görevlinin yanında geldi ve durumu bildirip nasıl hazırlanacağı hakkında bilgi aldı. Sahnenin kenarında ki masanın üstündeki bilgisayara flash belleği yerleştirdi ve sunumunu son kez gözden geçirdi. Son düzeltmeleri yaptıktan sonra yavaş yavaş gelmeye başlayan konuklar gibi önceden ayırtılan yerine oturup programın başlamasını bekledi.
    Fazla geçmeden konukların çoğu gelmişti. MİT müsteşarı da geldikten sonra programın başlaması için Savunma Bakanı beklenmeye başlanmıştı. Gelenlerin gözlerinde acaba bu sene bizi ne sürprizler bekliyor dercesine meraklı bir bakış vardı. Protokoldekilerin ayağa kalkması gözleri kapıya yönlendirdi. Evet! Gelen bakandı. Bakan protokoldekilere gülümseyerek en önde ayırtılmış yerine oturdu. Bakanın da gelmesiyle program sunacak sunucu sahneye geldi ve İstiklal Marşı anonsunu yaptı. İstiklal Marşı okunduk tan sonra. Sunucu programın akışı hakkında bilgi verip her zaman konuklara sıkıcı gelmiş günün önemi hakkında konuşmaları için Ar-ge müdürünü sahneye davet etti. Ar-ge müdürü konuşmasına başlarken fazla uzatmayacağını söyleyerek konukları rahatlatmıştı. Müdür konuşmasında bugünkü programın ayrı bir önemi olduğunu ödül töreninden sonra göreceksiniz diyerek hem konukları meraklandırmış hem de Ali’yi heyecanlandırmıştı. Müdürün konuşmasından sonra ödül törenine geçildi. İlk önce üçüncü ardından ikinci sunularını yapıp alkışlar eşlinde plaket ve para ödülünü alıp yerlerine oturdular.
    Sunucu mikrofona doğru geldikçe Ali’nin heyecanı artıyordu. Ve sonucu ‘ TUBİTAK Bilim ve Teknoloji Yarışması birincisi Ali Ateş’i alkışlarınızla sahneye davet ediyorum anonsu ile Ali heyecanla yerinden kalktı. Derin bir nefes alarak alkışlar eşliğinde sahneye çıktı. Önceden hazırladığı sunumla programını ayrıntılarıyla anlatmaya başladı. Konuklar hayretle izliyorlardı. Bu program Türkiye’nin silah üretiminde ve insansız uçaklar yönetiminde yeni bir sayfa açabilirdi. Ali sunumunu bitirdiğin de salonda müthiş bir alkış koptu. Ödülü vermek için Savunma Bakanı sahneye davet edildi. Plaket ve ödülü Ali’ye verdikten sonra yaptığı kısa konuşmasında ‘ Türkiye böyle değerlere sahip çıkmalı’ diyerek Ali’yi tebrik etti. Ardından Ali ve bakan yerlerine geçtiler. Programın devamında bazı bilim adamlarının konuşmaları ve sunuları oldu. Tüm konukların gözü Ali’deydi. Tabii basın mensuplarının da ilgi odağı olmuştu. Hayallerine yavaş yavaş ulaşıyordu. Tüm Türkiye de tanınan bir olmuştu artık.
    Program bitmişti. Ali, müdür ve birkaç bilim adamıyla sohbet ettikten sonra üniversiteye dönmek üzere binadan ayrıldı. Müdür ilerleyen günlerde programın geleceği hakkında konuşmak için uğramasını söylemişti. Program uzun sürmüş baya geç olmuştu. En iyisi bir taksi çevirip gitmekti. Gelip geçen takside yoktu. En iyisi sahil yoluna çıkıp oradan bir taksi çevireyim, diye düşündü. Sahil yoluna geçmek için bir ara sokağa girdi. Aldığı 20 bin TL ile bir araba mı alsam yoksa yeni programlar için mi kullansam diye geçirdi aklından. Bu düşünceler içindeyken ne olduğunu bile anlamdan arkadan sert bir darbeyle yere yığıldı.

    III. BÖLÜM
    Neredeydi böyle? Başında müthiş bir ağrı vardı. Buraya nasıl gelmişti. Etrafını iyice süzdü. Duvara yapıştırılmış küçük bir oturak dışında hiçbir şey yoktu odada. Ve içeride loş bir ışık vardı. Bir nezareti andıran bu yere nasıl gelmişti. En son taksiye binmek için bir sokağa girdiğini hatırlıyordu. Oturduğu yerden kalktı. Etrafa baktı. Kapının üzerindeki kamera dikkatini çekti. Kapıya doğru yönelmişti ki kapı açıldı. İçeri önlüklü biri zenci biri sarışın iki adam girdi. Ali olaylara anlam vermeye çalışıyordu. Sarışın olan alayımsı bir gülümsemeyle;
    - Hoş geldin tırtıl, dedi İngilizce.
    Tırtıl mı diye geçirdi içinden. Hem bunlar yabancı insanlardı ne istiyordular ki. Müdürün dedikleri geldi aklına yoksa program için mi kaçırılmıştı.
    - Gel bizimle, dedi sarışın. Zenci hiç konuşmuyor sadece Ali’de korku uyandırmak için sert sert bakıyordu. Sarışın önde giderken zencide Ali’nin koluna girdi. Bir koridorda ilerlemeye başladılar.
    Burası büyük bir laboratuara benziyordu. Koridorun kenarlarında cam duvarlı odalarda yüzlerce önlüklü adam bilgisayarlar ve mikroskoplarla bir şeyler yapıyorlardı.
    Acaba programı mı isteyeceklerdi. Ölürümde vermem o programı diye geçirdi içinden. Koridorun sonunda tüm odaları gören geniş bir odaya çıkan asansörle yukarı çıktılar. Yukarıda yapılanları inceleyip rapor eden biri ve beyaz, dağını saçlı yüzümde küçümser bir ifade beliren biri vardı. Ali’ye yaklaşarak
    - Hoş geldin tırtıl kozaya, dedi.
    Neydi bu tırtıl, niye tırtıl diyorlardı, kozada ne demekti?
    - Bak dedi etrafa görmüyor musun bu tırtılları, dedi aşağıyı göstererek. Onlar gibi uslu durup söylediklerimi yaparsan senle iyi anlaşacağız, dedi.
    - Ne istiyorsun, dedi Ali cesur görünmeye çalışarak.
    - Bilgisayardan ve programlardan iyi anladığını duydum. Dünyanın ve kendi geleceğin için senden insansız hareket edecek, hedefe saptama ve değiştirme özelliği olan bir uçak için program yapmanı istiyoruz.
    Ali şaşkındı. Bu konuda gerçekten iyiydi ama bunları yapabilir miydi? Hem bu ne içinde ve bunu kim istiyordu. Ali’nin yüzündeki merakı anlayan adam;
    - Sakın programın yapımı dışında bir şey düşünüp meraka girme tırtıl, dedi tekrar alaycı bir bakışla.
    Buraları sonra bir şekilde öğrenirdi şimdi kabul etmiş gibi yapmalıydı.
    - Ama bu söylediklerini yapmam biraz uzun sürebilir, dedi Ali biraz çekinerek.
    - Ne zaman biterse o zaman gidersin tırtıl, dedi adam. Ardından yanındakiler dönerek;
    - Bunu odasına götürün ve program için istediklerini verin, dedi.
    Zenci tekrardan Ali’nin koluna girdi. İçinde her türlü imkanın bulunduğu bilgisayarlar ve çiplerle dolu bir odaya kilitleyip gittiler. Ali’nin yıllarca hayalinde kurduğu ortam işte buydu. Bu işi kimin için ve niye yaptığını bilmiyordu. Ama elbet bir şekilde öğrenecekti.
    Ali kozaya geleli iki ay olmuştu. Geride bıraktığı hayallerini, programını, arkadaşlarını, ailesini unutmamıştı. Bir an önce istediklerini verip kurtulmalıydı buradan. Ama içi hiç rahat değildi. Yemek aralarında konuşup tanıştığı ve arkadaş olduğu onun gibi hayallerinden kopartılıp buraya getirilen Cezayirli Yusuf’tan yaptıkları şeyin bir uçak sistemi değil Amerika’nın bir ülkeyi yok edebilecek güçteki kimyasal silah olduğunu öğrenmişti. Yusuf’ta silahın kimyasal formülleriyle uğraşıyordu. Oda Ali gibi bir şekilde buradan kurtulup hayallerine, ülkesine, ailesine geri dönmek istiyordu. Bir yandan yaşamak için istemedikleri halde programı yapıyorlardı öte yandan buradan kurtulmanın bir yolunu arıyorlardı. Hem Yusuf işi biten hiç kimsenin sağ olarak burada çıktığına inanmıyordu. Bir keresinde kozanın arkasındaki uçurumdan çuval içinde birini attıklarını görmüştü. Koza bir tarafı uçurum öte tarafı sarp kayalıklarla kaplı bir yarım adaya kurulmuştu. Buraya neden koza kendilerine ise neden tırtıl dediklerini Yusuf’tan öğrenmişti. Yusuf burayı kozaya bizi de tırtıla benzettiklerini çünkü burada olgunlaşıp kelebek olacağımızı söylüyorlar, demişti. Ama buna inanmadığını da belirtmişti. İpeği almak için tırtılları yaktıkları gibi silahı aldıktan sonra hepimizi öldürecekler demişti. Kaçamaksak eğer kimsenin buradan kelebek olarak çıkacağı yok demişti. Her hafta malzeme getirip gidenler olduğunu ve bunu en alttaki arka kapıdan yaptıklarını söylemişti. Önümüzde ki hafta kaçabileceklerini artık dayanamadığını söylemişti.
    Ali her şeyi iyice planlamadan kaçmaya kalkışmalarının iyi olmayacağını söylese de Yusuf’u ikna edemiyordu. Yusuf aylarca gözetleme yaptığını ve gelenlerin her cumartesi günler saat dokuzda geliyorlardı. Eşyaları mutfağa bıraktıktan sonra en alttaki çöp odasında çöpleri alıp geldikleri yerden dönüyorlar dedi. Ali;
    - Tamam, dedi. Bir iki hafta iyice gözetleyip sonra plan yapalım.
    Ali buranın basit bir koruma sistemi olmadığını düşünüyordu. Böyle kolay kaçılamazdı. Yusuf’u bu düşünceden bir süreliğine vazgeçirmeliydi. Çünkü onun ölmesini istemiyordu. Her şeyini kaybettiği bu lanet kozada tek arkadaşı, tutanağı, sırdaşı Yusuf’tu. Yusuf’a da hak vermiyor değildi. Kendisi iki aydır dayanamazken Yusuf nerdeyse bir yıldır buradaydı. Yusuf’a laf anlatmak gerçekten zordu. Yusuf kafaya koymuştu bu hafta kaçacaktı. Sonunda ölüm de olsa onu yalnız bırakmayacaktı. Kabul etmemiş gibi görünse de Yusuf’un kaçması durumunda yanında olacaktı. Yusuf yemek arasında çıkıp son kez aşağıyı kontrol edeceğini yarında kaçacaklarını söylüyordu. Ali’de kaçmak istiyordu; ama buradan kaçmanın pek kolay olmayacağını düşünüyordu. Yemek arasında Yusuf çöp atma bahanesiyle aşağıya inmişti. Giriş çıkışları kontrol etti. Çöplerin atıldığı odadan dışarıya açılan bir pencere dikkatini çekti. Pencere uçuruma açılıyordu. Buradan kaçmak imkansızdı. Çöpleri bırakıp yukarı çıktı. Ali merakla yaklaştı Yusuf’a ve ‘durum nasıl’ diye sordu.
    - Adamlar gelmeden çöp odasına inip saklanırsak çöpleri almaya geldiklerinde bir şekilde onları etkisiz hale getirip elbiselerini giyerek çıkarız, dedi Yusuf.
    - Bu kadar basit olamaz daha dikkatli olmalıyız, dedi Ali.
    - Bana güven sen ben aylardır planlıyorum bunu, dedi Yusuf.
    Ali’nin aklına pek yatmamıştı ama Yusuf’u ikna edemeyeceğini de biliyordu.
    - Tamam! Dostum ama çok dikkatli olmalıyız, dedi.
    O sırada oradan geçen Alfred ;
    - Burayı çok sevdiniz galiba tırtıllar. Bir an önce işinizin başına dönmezseniz daha uzun süre burada kalacaksınız dedi.
    ‘Sen öyle san’ dedi Yusuf işinin başına dönerken. Ali sus der gibi baktı Yusuf’a. Ve odasına yöneldi. Alfred’i daha ilk günden sevmemişti. Ona ne yapması hakkında emirler yağdıran şu dağınık saçlı şapşal diye tanıtmıştı onu Yusuf’a.
    Ali’nin aklından geçenler okumuştu sanki Alfred.
    - İçinden söylenmeyi bırak da buraya gel tırtıl, dedi. Ali korkmuştu. Acaba kaçacakları hakkında bir duyum mu almıştı. Asansöre binip yukarı çıktı.
    - Gel buraya tırtıl konuşalım biraz, dedi Alfred.
    - Peki! Efendim, dedi Ali içindeki nefretle.
    - Bu aralar çok yoğun çalışıyorsun. Nasıl gidiyor programın? Dedi. İlk kez kadar yumuşak bir dille konuşuyordu.
    - Sona doğru yaklaşıyorum güdümleme ve isimlendirmeler kaldı sadece.
    - İyi o zaman bugün ara ver çalışmaya biraz, dedi.
    - Nasıl yani efendim, ne yapayım peki? Dedi şaşkın bir ifadeyle.
    Çekmeceden çıkardığı Ali’ye uzatarak;
    - Bunu okuyup en kısa sürede bitirmeye bak, ilerde işine yarayabilir, dedi.
    Ali şaşırmıştı. Kitabı aldı. Monte Kristo Kontu bu kitabı daha önce okumuştu. Ama ilk kez görmüş gibi davrandı ve kitabı alıp odasına çekildi. Acaba kaçacaklarının öğrendiğinden mi böyle bir şey yaptı. Yoksa Yusuf’u öleceğini ve onun yerine geçip kaçmam gerektiğini mi söylemeye çalışıyordu. Alfred’in iyi bir niyeti olacağına inanmamıştı. Hem Yusuf’un ölmesine de izin vermezdi. Yusuf’u uyarmalıydı. Bugün konuşmak tehlikeli olabilirdi. Yarın kaçmaya gidecekleri vakit söyleyecekti. Kitabı zaten okumuştu bu fırsatı uyuyarak geçirmek istiyordu. Kitabı bir kenara bıraktıktan sonra yatağına uzanıp uyudu.
    Her sabah çalan uyandırma ziliyle uyandı. Hazırlanıp yemekhaneye indi kahvaltı için. Yusuf erkenden gelmişti. Kahvaltısını alıp Yusuf’un yanına oturdu. Olup bitenleri anlattı Yusuf’a. Kaçma fikrinden şimdilik vazgeçmesi gerektiğini söyledi. Yusuf bir kez kafasına koymuştu kaçmayı. Belki de Alfred’in iyi zamanına denk gelmişsindir. Bir romandan bunu nasıl çıkardın, dedi Yusuf’a. Yusuf ikna olmayacaktı. Bugün kaçacaklardı. ‘Umarım kötü bir şeyler olmaz’ dedi Ali.
    Yemek yedikten sonra görevlilere çöpü götürebileceklerini söylediler. Adamın gerçekten bir sürü işi vardı. Bunu yaparlarsa gerçekten minnettar olacağını söyledi. Ali ile Yusuf çöpleri alarak aşağı indiler ve çöp odasına gidip beklemeye başladılar. Kapı sesleri geldi. Yusuf hazır ol der gibi işaret yaptı. Ellerine sert bir cisim alıp beklediler. Adamlar içeri girer girmez sert cisimleri kafalarına vurmaya başladılar. Biri bayılıp yere düşmüştü diğeri tam bayılmamıştı henüz. Yusuf son hamleyi yapmadan önce adam bağırdı. Adam bağırdıktan sonra Yusuf son bir hamleyle adamın kafasına vurdu. Fakat adamı duymuşlardı. Yusuf bir an panikledi. Açık olan arka kapıya doğru koşmaya başladı. Dur! Yapma diye bağırmak istedi Ali ama çok geçti. Yusuf tam kapıdan çıkacağı sırada kulakları sağır eden bir silah sesi duyuldu. Ali şoktaydı. Sesler kesilmişti Yusuf sessiz bir sinema gibi gözlerinin önünde yere yığılmıştı. Görevliler kapıya doğru koştu. Alfred hemen aşağı inmişti. Çabuk cesedi morga kaldırın kimliğini tespit ettikten sonra uçurumdan okyanusa attın, dedi. Alferd sanki Ali’yi oradan çıkartabilmek için görevlileri öbür tarafa yönlendirmişti. Ali kendine gelip hemen yukarı doğru çıktı. Acaba Alfred bunu bilerek mi yapmıştı? Hemen çalışma odasına gitti. Tam olarak kendine gelememişti. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Yusuf gözlerinin önünde vurulmuştu. Ali bunları düşünürken Alfred’in odaya doğru geldiğini gördü. Kapıyı açıp içeri girdi ve;
    - Yorgun görünüyorsun. Az önce kaçmaya çalışan birini vurdular. Kimlik tespiti yapılmalı git bak şuna tırtıl ben de geliyorum birazdan, dedi.
    Ali morga indi. Yusuf’u son kez görme şansını verdiği için teşekkür etti içinden Alfred’e. Alfred bunu kaçması için mi istemişti, bilemiyordu. Yusuf’a yaklaştı üstünde ki bezi kaldırıp son kez yüzüne baktı. Gözlerini açtı hafiften Yusuf ölmemişti. ‘Ali’ dedi. Ali suskundu. Dinle beni, dedi Yusuf.
    - Alfred’i görevlilerle konuşurken duydum sana o kitabı vermesi, buraya göndermesi hepsi seni buradan kaçırtıp kendi sadece ona çalışman için. Oda bu kozada sadece bir görevliymiş. Ona inanma dostum, dedi. Ali şaşkındı ne yapacağını bilmiyordu. Yusuf gözlerini son kez açarak;
    - Ben kelebek olmasam da hep o umutla yaşamak beni hayata bağladı. Sende hep o umutla yaşa ama kelebek olmayı mutlaka başar, dedi ve gözlerini kapadı.
    Yusuf’u ikinci kez kaybetmenin acısını yaşıyordu Ali. Yusuf’un cansız bedenine bakarak;
    - Sana söz veriyorum dostum kelebek olmayı başaracağım ve hayallerimiz çalanlardan bunun hesabını soracağım, dedi.
    Alfred içeri girdi ve cesede doğru yaklaşarak
    - Tespit edebildin mi? Diye sordu Ali’ye. Ali kendini biraz toparladıktan sonra;
    - Evet! bu Yusuf Cezayirli diyebildi.
    - İyi dedi kimlik ve dosyasıyla beraber şuradaki çuvala koy dedi ve kulağına eğilerek yap bunu Monte Kristo, dedikten sonra morgdan çıktı.
    Beş dakika sonra bir görevli içeri girdi. Sağa sola baktı. Ali’yi arıyordu. Ali yoktu. Ardından Alfred içeri girdi ‘tamam mı?’ diye sordu.
    - Tamam! Efendim, dedi görevli. Çuvalı alıp dışarı çıkardılar.
    - Arabaya koyup ofisime götürün, dedi Alfred görevlinin kulağına sessizce.
    Çuvalı arabaya koyup ofise kadar geldiler. Şoför arabanın arka tarafını açtı. Ne çuval nede görevli yoktu arkada.
    Ali Alfred’in gönderdiği görevliyi bayıltmış. Onun yerine geçmişti. Yusuf’u çuvala koyarak arabanın arkasına yüklemişti. Şehre girmeden önce boş bir araziye önce çuvalı atmış sonrada kendisi atlayıp kaçmıştı. Yusuf’u fazla taşıyamazdı. Orada bir yere gömüp kimlik ve dosyalarını da aldıktan sonra bir araba çevirip şehir merkezine gelmişti.
    IV. BÖLÜM

    Kozadan kurtulalı bir yıldan fazla olmuştu. New York’ta küçük mağazada iş bulmuş. Birkaç hafta mağazanın deposunda kaldıktan sonra bir çatı katında düşük bir kirayla yaşamaya başlamıştı. Bu şekilde biraz para biriktirip programları üzerinde çalışmaya devam edecek ve ardından da onları kaçırıp kozaya kapatan kişiyi bulacaktı. Programlar üzerine çalışırken Harvard Bilgisayar Mühendisliği bölümünde profesör olan Gebshen ile tanışmıştı. Gebshen onun bir bilgisayar dehası olduğunu kısa sürede anlamış ve Harvard’a başvurmasını istemişti. Başvuru için kimliği gerekiyordu ve kimliği kozaya getirilirken alınmıştı. Başından geçenler profesöre bir bir anlatı. Profesör Ali’yi çok sevmişti. Ona yardımcı olacağını söyledi. Kimlik problemini Ali’nin kaçarken yanına aldığı Yusuf’un kimliğiyle çözmüşlerdi. Ali artık Cezayirli idi ve adı Yusuf olmuştu. Ali bundan pekte rahatsız olmamıştı. Yusuf’un adıyla yaşayarak onu da yaşatacaktı. Artık bir kimliği vardı ve Harvard’a başvurabilirdi. Harvard’a kabul sınavından 45 almış ve mülakatı da profesörün yardımıyla rahatça geçmişti. Ve hazırlık döneminde Harvard’a birincilikle yerleşen Andrea ile çıkmaya başlamıştı. Her şey istediği gibi gidiyordu. Daha hazırlıkta olmasına rağmen üniversite de çok popüler olmuştu. Üniversitenin en güzel ve en zeki kızıyla birlikteydi ayrıca. Başından geçenleri Andrea’ya da anlatmıştı. Andrea’nın babası bir istihbarat görevlisiydi. Ondan da yardım alabilirlerdi. Yusuf, profesör ve Andrea’nın da yardımıyla çabuk toparlanmıştı. Boğaziçi’ni bitirdikten sonra ulaşmak istediği asıl hedefi Harvard’a kabul edilmişti. Şimdi hazırlığı iyi bir şekilde geçip bilgisayar mühendisliğine kabul edilmeliydi. Bununla birlikte kozanın sahibini de bulacaklardı. Hazırlık sonunda Yusuf bilgisayar mühendisliğine Andrea ise tıpa kabul edilmişti. Yusuf’un önünde ki tek engel paraydı. Bu engeli de her yıl sadece bir kişiye verilen Robert bursuyla aşmayı düşünüyordu.
    Bugün Robert ile mülakatı vardı ve erkenden evden çıkıp Andrea ile profesörün ofisinde buluşmuşlardı. Andrea’nın babası kozanın sahibinin kim olduğunu öğrenmişti. Andrea kozanın sahibinin ve görevlilerinin olduğu bir listeyi alıp hemen profesörün ofisine gelmişti. Profesör en iyisi polise haber vermek demişti. Yusuf böyle adamların polisle iş birliği yaptığını biliyordu. Profesöre gidip adama söyleyeceği iki söz olduğunu ve oraya gitmeden önce polise haber vereceğini söyleyerek ofisten ayrıldı. Çetelerin kol gezdiği ara sokaklardan birine girerek bir silah aldı ve Robert bursu başvurusunu yapacağı R&B’ ye geldi. Robert’in odasına çıktı.

    1001110030

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 14/12/10

    Geri: TIRTILDAN KELEBEĞE (LOKMAN GÜNGÖR)

    Mesaj  1001110030 Bir Cuma Ara. 24, 2010 5:16 pm

    V. BÖLÜM

    - Evet! Bay Robert bu hikaye bu bursu almak için yeterince garip mi? dedi Yusuf.
    Robert donup kalmıştı. Alfred’in öldü dediği bilgisayar dehası karşısındaydı. Ve gözlerinde büyük bir nefret okunuyordu.
    Yusuf oturduğu yerden kalktı ve elini beline doğru attı. Robert’in gözlerinde tarifsiz bir korku vardı. Silahı Robert’e doğru uzattı. Kurşun beynini dağıtamadan önce duyduğu en son şey;
    Hepimiz birer tırtıldık önce, bir tek ben başardım kelebek olmayı, olmuştu.

      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:56 pm