Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    HAFİZE - Elif ABİLMEZ

    Paylaş

    abilmez

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 15/12/10

    HAFİZE - Elif ABİLMEZ

    Mesaj  abilmez Bir Çarş. Ara. 15, 2010 4:07 pm

    HAFİZE






    Hafize güzel günlerden, sevmekten, mutlu yarınlardan kısacası her şeyden umudunu kesmiş iken nasıl umutlarını tüketen olay bir anda gelişmişse hayata tekrar tutunmasını sağlayan mucize de bir anda gerçekleşmişti.




    Aynanın karşısına geçmiş siyah saçlarını tarıyordu. İçinden bugün saçlarımı toplasam mı? diye geçirdi. Saçlarını omuzlarına döktü, göz kalemini gözlerine özenle çekti. Kalemi yine taşırmıştı, fazlalıklarını mendille sildi. Kendine baştan aşağı iyice bir baktı. Aynadaki görüntüsüne bir gülücük yolladı. Merdivenlerden hızlı adımlarla indi, dolabın üzerindeki kitaplarını alarak annesine:

    -Anne ben gidiyorum.

    Annesi:

    -Güle güle kızım.

    Dışarı adımını atar atmaz ruhu yine o doyulmaz gül kokularını hissetti. Bu kokular komşularının bahçelerinden geliyordu. Bahçeye girse çıkmak istemeyecekti biliyordu. Her zaman bu bahçeyi uzaktan hayran hayran seyreder, gül kokularını içine çekerdi. Toprağın kokusuysa; başka alemlere götürüyordu onu. Bahçenin yanına yaklaştıkça limon ağaçlarının çiçeklerini, gonca gülleri, aşk merdivenini, karanfil ve binlerce çeşit çiçeği gördü. Bunların oluşturduğu cenneti doyasıya yaşamak istedi ama gitmek zorundaydı.
    Gül cennetini geride bırakmış hızlı adımlarla yürüyordu. Bir anda bir ses işitti.

    -Hafize.

    Tanımıştı sesi. Gül teyze idi.
    İçinden “-yakalandım bugün ne dedikodu var acaba mahallede?” dedi.

    Hafize:

    -Efendim Gül teyze.

    Gül:

    -Kızım duydun mu? Bizim çamaşırcı Fatma’nın kızı okula gidiyorum diye bir oğlanla kaçmış. Babası adam tutmuş oğlanı dövdürmüş. Kızı da eve kapatmışlar, ağabeyleri kızı hastanelik etmiş, hastanede bizim Ahmet görmüş. Olayı herkesten saklıyorlar. Kadın bir haftadır dükkanda yok.
    Hafize:

    -Haberim yok Gül teyze. Şimdi acelem var. Görüşürüz.

    Kadının lafını ağzına tıkamış, koşar adımlarla ilerliyordu. Kendi kendine kızıyordu. Bu kadına yakalanmamak için yol bile değiştirmişti. Her zaman ki dolmuş beklediği bakkalın önüne ulaşmış, sağı solu kolaçan ediyordu.

    Gözüne birden bakkalın önünde oynayan kız çocuğu ilişti. Her zaman görürdü bu çocuğu.. aynı yerde, aynı perişanlıkta oynuyordu.


    Annesi de anlatmıştı bu kız çocuğunun hikayesini.


    “kızım bizim bakkal Hacı’nın çocuğu olmamış, bu kızda bir fakirin çocuğuymuş. Ailesi bakamamış, bizim Hacı da kızın babasının eline üç beş kuruş sıkıştırmış almış çocuğu.

    Zavallı yavrucak Hacı yemez yedirir, giymez giydirir. Bir dediğini iki etmez, ellerliyle yemekler yapar çocuğa. Aksine karısı çocuğu iter kakar, onunla ilgilenmez daha ‘kızım’ dediği duyulmamıştır.”

    Annesinin anlattıkları aklına geldi de daha da üzüldü kızın haline…

    Küçüğün elinde bir kraker kimini yiyor, kimini saçıyordu.
    Bakkaldan kadın:

    -Kız içeri gir. Ezileceksin.

    Hafize çocuğa yaklaştı.

    -Merhaba güzelim. Senin adın ne bakalım?

    Küçük:
    -Fatma, abla.

    Kadın dükkandan Hafize’ye öyle bir bakış fırlattı ki daha fazla bir şey diyemedi Hafize çocuğa. Gelen dolmuşa kendini attı. Aklıyla beraber gözleri de kalmıştı Fatma’da.

    Fatma, hüzün bir o kadarda umut dolu gözlerle Hafize ablasını uğurlamıştı. Onun kim olduğunu bile bilmeden.

    Hafize doluştan inmiş dershaneye koşar adımlarla ilerlemişti. Derse çok az bir zaman kamıştı. Hafize sınıfın gözde öğrencilerindendi. Arkadaşları Hafize’ye dostça davransalar da içten içe sinsice kıskanırlardı onu. Hafize ise kimseye karışmaz, herkese karşı hoşgörülü davranır, kimseyi kırmak istemezdi. Öğretmenlerin gözüne kısa zamanda girmiş, bilgisiyle olduğu kadar terbiyesiyle de dikkat çekiyordu.


    Babası kıt kanaat geçinen bir insan olmasına bakmadan kızı için elinden geleni yapmış, onu gücünün yettiği yere kadar okutmaya çalışıyordu. Oğullarını okutmak istemiş onlarda umduğunu bulamayınca Hafize’ye yönelmişti. Kızı ne isterse onu yapıyordu. Annesi ise kızının üzerine titriyor; onu nadide bir çiçek gibi büyütüyordu. Kötü gözlerden kötü dillerden uzak tutuyor, ailelerine yakışır bir şekilde büyütüyordu.

    Hafize sıraya narin bir şekilde oturdu. İntegral konusunun yarım kalan testlerini çözüyordu. Ömer hoca sınıfa girdi. Sınava 10 günlerinin kaldığını ve daha ağırlıklı çalışmaları gerektiğini söyledi.

    Hafize bu 10 günü çok iyi değerlendirmek, istediği bölüme gitmek istiyordu.

    Arkadaşı Pınar’la eve yürüyerek dönmeye karar verdiler. Derslerden çok bunalmışlardı. Biraz nefes almak, insanları seyretmek, yeni yağan yağmurun toprağı nasıl ıslattığını seyretmek, toprağın o eşsiz kokusunu hissetmek istediler.

    Pınar iyi niyetli, saf bir kızdı. çokta güzeldi. Siyah uzun saçları, uzun kıvrık kirpikleri, iri ve renkli gözleri olan bir kızdı. Pınar geçmişte büyük hatlar yapmış ve bu hataların bedelini ruhunda en acı fırtınalarla ödüyordu. Bir gençle birlikte olduğunu, ondan çocuk beklediğini ailesinin yüzüne bakmaya utandığını söylüyordu. Bu kötü adamın kızın hayatını nasıl kararttığının en yakın şahidiydi Hafize. Pınar gencin adını söyleyemez onu çok sevdiğini ancak oğlanın kendini kandırdığını söylerdi.

    Hafize ise Pınar’a destek olmaya çalışır bu kızı umutsuz bir şekilde teselli ederdi. Pınar’a içten içe kızar bir o kadarda ona acırdı.

    Yeni yağmış yağmur toprağı ferahlatmış, ortalığa müthiş bir koku yaymıştı. Arkasından açan güneş ise insana huzur veriyordu. Bu güzellik yolların uzunluğunu hissettirmiyor, iki arkadaş bu güzelliklerin arasında kayboluyorlardı.
    Pınar yolda Hafize’ den ayrılmış her ikisi de evlerinin yollarını ayrı ayrı tutmuşlardı.


    Hafize evden içeri girer girmez mis gibi tarhana kokusuyla karşılandı. Annesi kızını gördü ve:

    -Hoş geldin kızım.

    Hafize:

    -Hoş bulduk anne.

    Annesi:

    -Yemek hazır yavrum, hemen üzerini değiştir sofraya gel.



    Akşam yemekte bütün aile toplanmıştı. Sessiz sakin bir şekilde yemekler yendi. Genelde de öyle olurdu da zaten ama bazı günler baba küçük oğulları Hakan’ın yaptıklarına dayanamaz bağır çağırırdı. Hakan kötü arkadaşlarının kurbanı olmuş her geçen gün ahlaksızlığı benimsemişti. Babasına karşı seslenmez, bildiğini yapardı. Bazen bu kavgalar doruk noktasına ulaşır,
    Hafize bir köşeye çekilir, gözlerini bir noktada dondururdu. Ne zaman ki hayat normale döner, gözleri yeniden hayat bulurdu.


    Ağabeyine içten içe acırdı. Hakan iyi yürekli bir çocuktu aslında. Ama gittikçe bir batağa sürükleniyordu. Kendi de bunun farkındaydı, değiştiremiyordu olanları. Hakan sinirli, hareketli, alçak biri iken, büyük ağabeyleri Halim ise; tam tersi sessiz sakin huzur dolu bir insandı. Bu iki erkek zıt karakterli oldukları için kavgalar kaçınılmaz olur ama bu kavgaları fazla uzatmazlardı.



    Nihayet sınav günü gelmişti. Annesi en güzel kahvaltıyı o gün hazırlamış, sınava kızını dualarla yollamıştı.

    Hafize uzun bir süre sınav sonucunu beklemiş, sonuçta beklemesine değmişti. Dersanede dereceye girmiş, en güzel dilekleri, tebrikleri almıştı.

    Bu kadarını da ummayan Hafize sevinçle şaşkınlığı bir arada yaşıyordu. Giresun sınıf öğretmenliği bölümünü kazanmıştı.

    Nihayet kayıt günü gelmişti. Bütün evraklarını hazırladı. Hatta gerekmeyeni yanına aldı.
    Babasıyla beraber gideceklerdi. Yüreği yerinden çıkacak gibiydi.Hem heyecanlanıyor hem de
    Bu kadar uzun yolculuğa çıkacağı için içi sıkılıyordu.

    Akşamdan hazırlanan çantalar arabaya oyuldu. Ütülenen kıyafetleri babasına götürdü.
    Kendiside önceden hazırladığı kıyafetlerini giyindi. Saçlarını taradı, dişlerini fırçaladı, yüzüne gözüne bir şeyler sürdü. Yiyecek çantasını aldılar ve yolculuğa başladılar.
    Giresun otobüsüne binmeleri uzun sürmemiş yolculuğun asıl yorucu kısmı başlamıştı.

    Yol boyunca garip duygularla cebelleşen Hafize’ nin tek cesareti babasıydı. Ara sıra babasına bakar burnunun direği sızlardı. Babasını çok severdi. Ona hiç kıyamazdı. Bazen sonu gelmez istekler geçerdi içinden ancak babasını düşünmesi bu isteklerin sönüp gitmesine yeterdi.

    En son on yaşında binmişti bu kadar büyük bir otobüse. Hiç yolu düşmemişti ki büyük şehirlere. Oturdukları yer ortalarda bir yerlerdi. Görebildikleri kadar seyrediyorlardı etrafı. Karanlık basınca uykuya dalmak zorunda kaldılar.

    Kimileri uykunun derinliklerine gömülmüş horlamaya başlamışlardı bile. Hafize uyuyamıyor, gözleri kapalı öylece düşünüyordu. Kafası bazen babasının omuzlarına düşüyor, kalbini bir sızı kaplıyordu. Bu ne kadar büyük bir acıydı ki kalbini yakıyordu. Birbirlerinin yabancısıydılar, ne olurdu babasına sarılsa, yanaklarından öpebilseydi. Ama yapamıyor, kahrolası bir şeyler engelliyordu Hafize’yi.

    Kalbi kanaya kanaya düşünüyordu. İkinci gelişi ne kadarda acı olacaktı kim bilir. Saatler birbirini kovalamış Hafize’nin gözlerine bir türlü uyku girmemişti.



    Sabahın ilk saatleriyle Karadeniz kendini göstermeye başlamıştı. Eşsiz ormanlarıyla, muhteşem deniziyle Hafize’yi kendine hayran bırakmıştı. Televizyonda gördüklerinden çok farklı gelmişti Karadeniz. Fındık ağaçlarını ilk defa görüyordu. Zaman zaman tahta evlere rastlıyor, bu tahta evlerin şehrin beton yapılarının aralarına gömülüşünü hayran bir şekilde izliyordu. Az sonra deniz göründü. Suları da ismi gibi karaydı bu denizin. Denizin ilerisine baktıkça deniz ile gök birleşiyor, bir sonsuzluğu andırıyorlardı.

    Hafize Karadeniz’i seyrederken elindeki çayı da yavaş yavaş yudumluyordu. Çevredeki insanlar uyanmış sessizliğin tılsımı bozulmuştu. Denize baktıkça ruhu coşuyordu. Artık dört yılı bu denizin kıyısında geçecekti. Buna kendini hazırlamalıydı.
    Artık üniversite kapısına ulaşmasına az kalmıştı. Heyecanı gittikçe katlanıyordu.

    Hafize :

    -baba şimdi ben tek başıma nasıl kaydolacağım? Ya bir şeyler eksikse.

    Babası:

    -korkma kızım her şeyin tamam. Hem sadece sen misin kaydolan? Binlerce öğrenci var senin gibi.
    Uzun bir on sekiz saatin ardından uyuşuk ayaklarla Giresun’a indiler. Bir dolmuş bulup üniversiteye doğru yola çıktılar. Babası dolmuşçuya:

    -kardeş bizim kız burayı kazandı. Kayıt için geldik. Buraların insanları nasıldır?
    Şoför:

    -nerelisin?

    Baba:

    -Osmaniyeliyiz kardeş.

    Şoför:

    -Bilirim oraları. Bizim insanımızın gözü gönlü açıktır. Herkesi kabul ederler, sizin oralarsa bizim insanımızı bağrına basmaz, yadırgarlar.

    Baba-kız beklemedikleri bu sözler karşısında şaşırmışlar bir o kadarda üzülmüşlerdi. Memleketleri hakkında böyle düşünülmesi hiç hoşlarına gitmemiş böyle bir şeyi ilk defa duymuşlardı. Ancak şoföre de söyleyecek bir şey bulamadılar.

    Üniversitenin kapısına iner inmez her taraftan Hafize’nin eline birer kağıt tutuşturuldu. Hafize bir anda elinde bir tomar kağıdın biriktiğini farketti.
    Üniversite artık Hafize’nin karşısındaydı.Hayalleri artık gerçek olacaktı.En güzel günlerinin, belki de en acı günlerinin geçeceği o küçük bahçeden ilerlemişlerdi.Okulun olduğu yer küçük, sessiz ve sakin bir yerdi.Bu küçüklük onu sıkmamış aksine ona huzur vermişti.Çünkü büyük yerlerden korkardı Hafize.Yabancı gözlerle etrafı süzerek ilerlemişlerdi.
    Kayıt yeri olarak küçük şirin bir bina gösterildi. Babasıyla Hafize ayrı iki bölmeden ilerlediler.
    Hafize’yi tatlı bir abla karşıladı. Çok hoş sempatik biriydi bu kız. Hafize:

    -Abla öğrenci dosyamda eksik yerler var. Kız:

    - Tamam canım merak etme hemen doldururuz.

    Beraber dosyayı doldurmuşlar ve Hafize evrakları alıp kayıt odasına girdi, teslim etti ve sordu:

    -şimdi üniversiteye kaydoldum mu ben?

    Görevli:

    -Evet canım üniversitemizin öğrencisisin artık sende.
    Karmakarışık duygularla babasına koştu Hafize. Okulun çevresinde fotoğraflar çektiler. Hafize’nin yurdu çıkmamış, babası yurt müdürüyle konuşmaya gitmişti. Babası çaresiz bir şekilde durumunu anlatmış ama olumlu bir cevap alamamıştı.

    Müdür:

    - ne yapalım kardeşim 62 kişi kayıt olmayacakta kızını alacağım yurda. Bunun olması da imkansız zaten ancak misafir olarak kalabilir. Misafirlikte bir ay bilemedin iki ay olur nereye kadar.

    o kadar sert bir ses tonuyla söylenmişti ki bu sözler Hafize’nin yüreği parçalanmıştı. Kendi kendine kızdı. Babamı kimlere muhtaç ediyorum dedi içinden.

    Artık eve dönme vakti çoktan gelmişti.Çok yorgundular ve bir o kadar daha yorulacaklardı.
    Bu olanları geride bırakmışlar, uzun bir yolculuk geçirmişler ve nihayet evlerine dönmüşlerdi.

    En çok yatağını özlemiş, yastığının kokusunu içine doyasıya çekiyor, yorganına sarılarak uyumaya çalışıyordu. Kafasını düşünceler boş bırakmıyor, bir türlü uyumasına izin vermiyordu.

    Acaba kaydoldum mu? Olmuşumdur. O kız kaydolduğumu söylemişti. Pınar ne yapıyor acaba? Kayıt işlerini halletti mi? Arasam mı? Çok geç oldu yarın ararım. Babamda çok yorulmuştur…
    Sonu gelmeyen düşünceler birbirini kovalıyordu. Ev ahalisi uykunun derinliklerinde boğulurken Hafize sabaha karşı uykuya dalmıştı.

    Yarın ilk işi Pınarlara uğramak olacaktı.

    Uzunca bir sokaktan geçmiş, arkadaşının mahallesine dönen yola girdiğinde, bir feryat figandır kopmuştu. Sesin geldiği yer Pınarların eviydi. Çok korkmuştu. Koşarak Pınar’ın evine girmişti. Kapıda Pınar’ın annesi kendini görmüş, üzerine atılmış “katilleer!!!” diye bağırıyor. Bir yandan da Hafize’yi darp ediyordu. Hiç bir şey anlamadan kendini kurtarmaya çalışan Hafize çığlık çığlığaydı.
    Bu perişan ve bitap kadının elinden kendini kurtaramamış, bayılmıştı.


    Gözlerini evinde açmış olanları duyunca dünyası kararmıştı. Pınar, zavallı kız Hafize’nin abisi tarafından kandırılmış, gururuyla oynanmış, namusu kirletilmiş, zavallı yavrusuyla beraber ölümü seçmişlerdi. Bir kere olsun Hakan’ın ismini vermemiş, öleceği gün bu onursuzun ismini bıraktığı mektubun sonuna yazmıştı. “seni asla affetmeyeceğim Hakan.” Son sözleri buydu Pınar’ın.


    Zavallı Pınar sefalet içinde büyümüş, ailesinin tek dayanağı o idi. Yazları bir işe girer para biriktirir, kışın bu paraları dershane parası ederdi. Ailesine elinden geldiği kadar yardım eder, onların hallerine üzülürdü. Tek hatası insanlara güvenmekti.bu hayat içinde beklide mutlu bir gün göremeden kaybolmuştu.


    Bu zamana kadar evlilik umuduyla avunmuş olan Pınar Hakan’a defalarca yalvarmış, bu yalvarmalar kar etmemiş, intihar etmişti.

    Hafize, Pınar’ın acısını çekerken abisinin utancını da yaşıyordu. Pınar’ın annesinin “katiller” sözü hala kulağında çınlıyordu.

    Evlerine polisler akın etmiş, soruşturmalar, araştırmalar ve sonunda Hakan’ın tutuklanmasıyla ailesi iyice altüst olmuştu. Ailesi Hakan’a çok kızmış özellikle babası Hakan’ın adını bile anmıyordu. Annesi gizli gizli ağlıyor ancak elinden bir şey gelmiyordu.

    Bu olaylardan sonra ailesi birbirine soğuk davranıyor, her yemeğe oturuşta lokmalar boğazlarda kalıyordu.

    Günler çok çabuk geçmiş, Hafize’nin okul vakti gelmişti. Hafize gördüğü her şeye dikkatlice bakıyor, kalan son günlerini dolu dolu yaşamak istiyordu. Annesine en güzel fotoğraflarını bırakmıştı, baktıkça Hafize’yi hatırlasın diye.

    Yıllarca karşısına geçip saatlerce baktığı aynasına bir kez daha baktı. Uzunca kendi içinde onunla vedalaştı. Tarağına dokundu, artık sona yaklaşıyordu. Oturma odasındaki sedire oturdu. Ne kadar da çok anısı geçmişti bu odada. Açık olan balkon kapısından kırmızı karanfillerini gördü, hepside açmış hayata gülümsüyorlardı. Oysa daha dün gibiydi. Hafize onları küçük bir saksıya özenle dikmişti. Karanfilleri dalından kavradı son bir kez doyasıya kokladı ve öptü.


    Annesi kızının kıyafetlerini ortaya dökmüş, kalınlarından güzellerinden valize yerleştiriyordu. Hafize ise; eli ayağı tutulmuş, boş gözlerle annesini seyrediyordu.

    Anne:

    -yavrum kalın çoraplarını koyuyorum. Ceketlerinin birini yanına al, sakın ince giyinme hasta olursun. Kimselere güvenme yavrum, herkesi kendin gibi bilme. Yurtta parana dikkat et çalarlar. Sakın aç kalma…

    Hafize:

    -tamam anne sen merak etme. Orada çok rahat olurum, yemek yapmam, temizlik işim olmaz bol bol uyurum.

    Anne:

    -Öyle kızım. Sen sadece derslerine çalış, gerisine kafanı takma.

    Hafize:

    -Tamam.

    Tamam diyordu ama sahte sözlerin arkasına saklanıyordu. Daha fazla dayanamadı ve:

    -Anne orda tek başıma ne yapacağım, sizden nasıl ayrılacağım? Hiç kimseyi tanımıyorum.

    Anne-kız sarıldılar, ağladılar. Duygularını en yüce şekilde yaşıyorlardı.


    Sabah olmuş, bütün aile sokağa çıkmış dolmuş bekliyorlardı. Annesi sessiz sessiz ağlıyor, kızına gözyaşlarını göstermemeye çalışıyordu. Hafize yolculuğa hiç hazır değildi, ayakları geri geri gidiyordu. Ancak gitmeye mecburdu.

    Anne:

    -Kızım sakın korkma biz her zaman senin yanındayız, bir şey olursa bizi ara.

    Hafize’nin duyguları boğazına düğümlenmiş, tek kelime söylemesine bile izin vermiyordu. Gözleri dolu doluydu. Gözyaşları akmak için fırsat bekliyordu.
    Annesi duygularını gizlemeye çalışıyor, babası serinkanlı davranıyordu. Hayat durmuştu, zaman geçmiyor, ayrılık acısı yüreğini dağlıyordu. Nihayet beklenen dolmuş gelmiş acılar zirveye çıkmıştı.

    Şoför bavulu yerleştirirken Hafize önce babasının elini öpmüş, bu öpüşle gözlerindeki donuk damlalar nihayet kendini bırakmıştı. Sonra annesiyle öpüşmüşler ve Hafize kendini zorlukla dolmuşa atmıştı. Yaşlı gözlerle dolmuşun penceresinden ailesine son bir kez baktı. Bu bakış acısını biraz daha artırdı.

    Artık hayatta tek başına kalmıştı. Özgürdü ama üzgündü. Hafize kendini iyice bırakmış gözyaşları birbirini takip etmekte ısrar ediyordu.

    Dolmuştaki insanlar garip garip bakıyor, Hafize ne yapacağını şaşırıyordu. Acısını yaşamasına da izin yoktu anlaşılan. Utandı ve gözyaşlarını tutmaya, hıçkırıklarını durdurmaya çalıştı. Sağ ve sol tarafında iki kız ve anne oturmuş, anne Hafize’ye dikkatli gözlerle bakıyor, Hafize’yle konuşmak için fırsat kolluyordu. Kızlarından biri iki-üç yaşlarındaki kız çocuğuyla ilgileniyordu. Annesinin kucağındaki küçük yaramaz kız Hafize’nin çantasıyla oynuyordu. Üzgün olan bu yüz sadece güzeller güzeli bu çocuğa gülümsüyordu.

    Kadın:

    -niye ağlıyon yavrum neriye gidiyon sen?

    Hafize zorlukla:

    -üniversiteye teyze.

    Kadın:

    -kızım herkes okul kazanamadım diye ağlıyor sen niye ağlıyon bakim?

    Hafize:

    -Giresun’a gidiyorum teyze ailemden ayrıldım.

    Kadın:

    -alışın kızım üzülme.

    Bu teselli konuşması da Hafize’yi rahatlatmıştı ne yazık ki.
    Kısa bir süre sonra Adana’ya varmış Giresun otobüsüne kendini atmıştı Hafize. Önünde on altı saatlik yol vardı.

    Giresun’da kendini yepyeni bir hayat bekliyordu. Hayat orada da akıyordu ama memleketi gibi değildi.otobüsten iner inmez bir akrabası hafize’yi otogardan almış evine götürmüştü.

    Akraba olmalarına rağmen ilk defa birbirlerini görüyorlardı.
    Bu genç çiftin evlerini oldukça mütevazi bulan Hafize her ne kadar çekinse de orda tutunacağı tek dalın bu akraba olduğunu biliyordu. Adam oldukça yakışıklı kadın ise oldukça güzeldi. Küçük bir kızları var ikincisi ise yakında doğacaktı.
    Evin kapısından girer girmez bir süs deryası başlamıştı adeta. Duvarlar çiçeklerle kaplı, kapılarda nazar boncukları asılıydı. Oturma odası ise tam anlamıyla çiçek cenneti idi.
    Hafize’yi evin hanımı kapıda karşılamıştı. Birbirlerini tanımamalarına rağmen sarıldılar. Hafize önce ılık bir duş almış bu aileyle birlikte kahvaltı yapmışlardı. Evin hanımı

    Mehtap Hafize’yi eşi Yakup’la birlikte yurda bırakmışlardı. Hafize defalarca teşekkür etmiş onlara minnettarlığını dile getirmişti.


    Yol boyunca akrabalık bağlarından bahsedilmiş bu bağların sağlam olmadığı anlaşılmıştı. Yine de birbirlerine sıcak davranıyorlardı.


    Aradan bir ay geçmişti.Bu bir aylık süre bazen kabus gibi gelmiş ama güzel geçmişti.Ne kadar da farklıydı burası kendi memleketinden ona en ağır gelen yemeklere alışmasıydı.Annesi ne kadar da güzel yapardı yemekleri.insanlar kendi memleketindeki gibi samimi ve sıcak gelmiyordu.Bu şehirle Hafize arasında bir kopukluk vardı.



    Çevreye alışması uzun sürmüştü.Hafize yurda, okula ve arkadaşlarına alışmaya başlamıştı. Kızlar iyilerdi bir o kadarda güzellerdi. Beraberce süslenirler, sahile giderlerdi.

    Bu sahil gezmelerin birinde deli bir adam görmüşler korkup kaçmışlardı. Bu olayın etkisinden uzun süre kurtulamadılar. Adama küfürler yağdırdılar. Hafize içinden daha neler göreceğim diye söylenip üzülmüştü.
    Hemen arkasından ummadığı bir teklif almıştı. Arkadaş bildiği hatta ağabey dediği biri Hafize’ye aşk-ı ilan etmişti. Bu duruma çok şaşırmış bir yandan da o kişiden nefret ediyor öyle ki bu durum tiksinti boyutuna ulaşıyordu.

    Nasıl olurdu aklı bir türlü almıyordu. Kendini bu kadar erkelerden soyutlar iken, onlardan uzak duramaya çalışırken nasılda kendini birine sevdirmeyi başarmıştı.
    Bu sevgi o kişide saplantı haline gelmişti. Öyle ki takıntısından Hafize’yi zorluyor, tehdit ediyordu. Olmaz demeden anlamıyordu.

    Hafize ‘olmaz’ kelimesini yüzlerce kez kullanmasına rağmen yine de kar etmiyordu. Kimseyi kırmak istemese de sonunda dayanamamış :

    -Defol git! Yüzünü görmeyi bırak sesini duymayı dahi istemiyorum. Rahat bırak beni. Kendinden nefret ettirme.
    Telefonlarını açmamıştı. Çocuk bir ara dirense de sonraları sesi çıkmaz olmuştu. Hafize bu olaya üzülmüştü ama asıl darbeyi Yakup’tan yemişti.

    Ara sıra mehtap’ın yanına gider, konuşurlar, birbirlerine dertlerini anlatırlardı. Mehtap Yakup’un ailesinden dert yanar, dayanamaz ağlardı. Yakup’un ailesi bir gün öyle bir noktaya gelmiş ve Mehtap’ı dövmüşlerdi. Mehtap yemiş olduğu dayağa değil, Yakup’un kendini onlar karşısında yalnız bırakmasına üzülüyordu. Her şey de Mehtap’ı suçluyordu.

    Dışarıdan sıcak ve sevimli bir yuva gibi görünen bu ev, hiçte öyle değildi. Evine karşı bir aile babası gibi davranan Yakup ailesinin yapmış olduğu haksızlığa ses çıkaramıyordu. Evleri birbirlerine oldukça uzak olmasına rağmen bütün olanlardan haberdar olan aile her seferinde Mehtap’ı yönlendiriyordu.


    Yakup uzun boylu, esmer, çatık kaşlı, iyi huylu mert birine benziyordu. İki-üç yaşlarındaki kızı Yakup’u pek sevmiyor onun kucağına gitmemek için her seferinde direniyordu. Nasıl biriydi bu Yakup’ta kendi çocuğu bile ondan kaçıyordu.

    Yakup göründüğü gibi çıkmamış küçük kızın ondan kaçışını haklı çıkarmıştı.

    Hafize bir gün orda yatılı kalmıştı. Küçük kızla yatmasına rağmen gece küçük kızın yerinde bir adam fark etti. Hafize gözlerini açar açmaz adamla göz göze gelmişti. Bağırmamak için kendini zor tutmuş, çok korkmuştu. Bu adamın Yakup olduğunu anlaması uzun sürmemişti. Yakup bu yatakta Hafize’ye olan aşkını ilan etmiş, onu öpmeye, saçlarını okşamaya çalışmıştı. Hafize ise gücünün yettiği kadar direnmiş, onu odadan kovmuş, en ağır kelimeleri sarf etmişti Yakup’a. Uzun bir direnme sonrası olay çıkmadan odadan ayrılmıştı Yakup. Hafize ise o evden bir daha dönmemek üzere ayrıldı.


    Aradan bir hafta geçmiş Mehtap Hafize’yi aramıştı.

    Mehtap:

    -Hafize canım çok rahatsızım, doktor erken doğum yapabilirsin dedi. Evi temizleyemiyorum, küçük kıza yemek yapmıyorum. Çocuk üç gündür yarı aç yarı tok geziyor. Bu hafta bize gel ne olur.

    Hafize:

    -Geçmiş olsun Mehtap abla ama gelemem sınavlarımız başlıyor. Çalışmam lazım.

    Mehtap:

    -Ne olur ölüyorum bir adım bile atamıyorum. Şimdi doktordan geldim. Yakup ağabeyin hiçbir şey yapmıyor, yarın göreve başlıyor.

    Hafize:(mecburiyetten)

    -tamam Mehtap abla sadece bir gün gelebilirim.
    Yakup kapıdan Hafize’yi kapıdan almıştı. Yol boyunca tek kelime bile tek kelime bile etmediler.
    Hafize kapıdan girdiğinde evde kimseler yoktu.
    Yakup’a korkarak:

    -Mehtap abla nerde?

    Yakup:

    -Tekrar hastalandı, hastaneye götürdüm serum taktılar, bugün orada kalacak.küçüğü de ablama bıraktım.
    Hafize:

    -Neden hastaneye götürmedin beni bu eve getirdin?

    Yakup:
    -…
    Cevap vermiyor, Hafize’nin üzerine geliyordu. Hafize evin içerisinde kaçacak yer arıyor, kendini oradan oraya atıyordu. Direniyor, çığlık atmaya çalışıyor ama engelleniyordu. Hafize kara bir gecenin kendini beklediğini anlamıştı. Bu kara gece Hafize’nin alnında kara bir leke bırakmıştı. Namusuyla beraber bütün benliği kirlenmişti.


    Hafize okulu bırakmış, ailesini yanına dönmeye mecbur kalmıştı. Kısa sürede olanlar bütün aileye duyulmuştu. Hayatta en büyük vicdansızlığa uğrayan Hafize çevresinden de darbeler alarak yıkılmıştı. Ölümü bekler olmuştu.

    Uykusuz geceler, kabuslar birbirini kovalar olmuştu. Büyük-küçük herkesin kötü gözle baktığı biri haline gelmişti.
    Biricik annesi, canı bile ona sırtını dönmüştü.

    Hakan yaptıklarını unutmuş, Hafize’nin adını o…. Koymuştu.


    Bir gün yolda gider iken Hafize’ye aşkını ilan eden, kapısında köle olmaya razı olan insanı görmüş, onun Hafize’yi küçümseyen aşağılık hissettiren bakışını, gülüşünü görmüş ve o an bitmişti. Çaresiz kaderine küsmüş, insanların dediklerini kabullenmiş, yaşayan bir ölüydü.
    Her gün Allah’ına “Rabbim,canımı al.” Diye dualar eder olmuştu.
    Dünyayla irtibatını kesmiş, hapis hayatı yaşıyordu. Zor bir iş olursa dışarı çıkarıyorlar, kendilerine yardım ettiriyorlardı. Annesi her ne kadar Hafize’nin canını yaksa da ona içten içe üzülüyor, Hafize’nin hıçkırıklarını duydukça kahroluyordu.




    Kader nereden nereye sürüklemişti Hafize’yi. Umutları vardı oysa öğretmen olacaktı.Ne kadar da çok istemişti öğretmen olmayı öğrencileri olacaktı masum öğrencileri.Belki birini sevecek,bir öğretmenle evlenecekti.Artık hayal bile edemiyordu bunları.


    Bu geçen aylarda Hakan bir kızı sevmiş,ailesi kızı Hakan’a vermeyince Hakan kızı kaçırmıştı.kız çok güzel ve masum du Hakan’a inanmış onu sevmişti yani hakanın diğer kurbanları gibiydi onlardan tek farkı hakanla evlenmesi olmuş.
    Bu masum kız uzun boylu sarı saçlı kahverengi ve iri gözleri olan bir kızdı. Kaçtıkları gece hakan halasının evine sığınmış,olaylar sıcaklığını yitirince eve dönmüşlerdi bu masum kızın adı Esma idi. .Esma günler ilerledikçe hakanın gerçek yüzünü görüyor geçmişini işitiyordu.hakanın yaptıklarını yüzüne vuruyor,kendi içinde vicdan azabı ile boğulan Hakan ise sölenenlere dayanamıyor,bağırıyor çağırıyordu. Bu kavgalar öyle noktalara geliyordu ki Esma korkunç dayaklar yiyordu. Hafize olanlara karışmıyor,zavallı annesi ise onları yatıştırmaya çalışıyordu. Esma dayanamaz isyanlar ederdi. Ancak yapacak hiçbir şey yoktu. Geriye dönemiyordu.

    Hakan eski yaşantısına devam ediyor,Esma2yı ailesinin üzerine atıyordu. Bu kavgalar arasında geçen sürede Hakan ile Esma’nın çok güzel bir kızları olmuştu.Adını Senem koydular

    .
    Senem çok tatlı mini mini bir kızdı. Doğduğunda saçları yoktu bembeyaz bir bebekti.Senem bu evin neşe kaynağı olmuştu.babasını bile düzeltmişti. Halasına umut veriyordu. Hafize Senem’in yanına gelir,onun baş ucuna oturur,onun masumluğunu saatlerce seyrederdi.
    Ne kadarda masumdu bu bebek. Onun yanında kendi dertlerinden sıyrılır,içi huzur ile dolardı. Senem ise halasını tanır ona gülücükler yollardı. Bu evde ona en samimi davranan bu bebekti. Yüzüne sahte gülücükler atmayan,onu çıkarsız ,olduğu gibi seven tek varlık buydu. Senem’in dünyaya gelişi ile bütün gözler ona çevrilmiş Hafize bir an olsun unutulmuştu. Artık kimse sivri dilini ona uzatmıyor onu yok sayıyorlardı.Senem bu ailenin mutluluk ve umut kaynağı idi. Hakan bu küçük kız sayesinde babası ile aralarını düzelmişti. Esma kızı ile beraber bambaşka tutunuyordu hayata. El işleri yapıyor,satıyordu. Böylelikle aileye olan yükünü azaltmaya çalışıyordu.
    Hafize bu durumdan oldukça memnundu. Kimsenin kendisini rahatsız etmemesine seviniyor kendi kabuğuna çekiliyordu.

    Esma zaman zaman Hafize’ye dertlerini anlatır onunla arkadaş olmak isterdi. Hafize herkesten kaçtığı gibi ondanda kaçardı. Esma bir gün cesaretini toplamış,ne zamandır içini kemiren soruyu sormuştu.

    -Hafize üniversitede başına ne geldi ?


    Hafize suskun bir şekilde oradan ayrıldı. Anlaşılan bu durumdan kurtulamayacaktı. Geçmiş bırakmıyordu peşini.kendi unutsa da insanlar unutmuyordu olanları. Odasına çekildi kendi karanlığında boğulmaya devam etti.


    Küçük Senem’e bakmış,onun masumluğunda kendini ezik hissetmişti. Çok güzel görünüyordu küçük yiyeni. Acaba dedi Esma’nın yerinde Pınar olsaydı. Zavallı Pınar. Senem’in yerinde hangi masum bebek olacaktı acaba. Pınar çocuğunu dünyaya getirseydi şimdi ne kadarda büyürdü zavallı yavru. Küçük kız olanladan habersizce gülüyordu halasına. Halasının kendine uzattığı elini sıkıca kavruyor,ona destek veriyordu adeta dayan diyordu. Gözleri pırıl pırıldı bir yıldız misali. Etrafa ışık saçıyordu. Zamanla sarı saçları çıktı. Annanesi altın saçlı kızım diye seviyordu.Senem bu evdeki gönülleri birleştirmişti.
    Aradan aylar geçmişti. Olanlar unutulmasa da etkisi eskisi gibi değildi.
    Hafize karanlık günlerin, kabus dolu gecelerin ardından biraz olsun hayata tutunmaya çalışıyordu.
    Babası kiraz toplama vaktinin geldiğini, yaylaya çıkacaklarını söyledi.


    Oralarda kiraz zamanı kiraz işçisi olarak yaylalara kiraz toplamaya çıkılırdı. Bekar oğulları olanlar burada gelin bulurlar, en becerikli kızı seçerlerdi oğullarına. Genç kızlar kendilerini beğendirmek için ellerinden geleni yaparlardı. Kiraz toplama işinin son günü şenlikler yapılır,en güzel, en büyük kirazlar bugün için saklanırdı.
    Tüm insanlar davet edilir, bu kalabalık bir meydana toplanırdı.
    Genç yaşlı herkes eğlenirdi. Halaylar çekilir, danslar edilir, şarkılar söylenirdi. Yarışmalar yapılır en büyük kiraz sahibine hediye verilirdi.



    Bütün hazırlıklar yapılmış ve yapılmış yine o muhteşem yaylaya çıkılmıştı.

    Hafize alnında kara lekeyle ilk defa bu kadar güzel bir yere gelmiş, büyük bir kalabalığa karışmıştı.
    İnsanlar dikkatli dikkatli bakıyor, fısıltılar gittikçe çoğalıyordu.


    Gün geçtikçe olanlara alışmış, bahçenin bir köşesinde kendini saklayacak, dertleriyle baş başa kalacak bir yer bulmuştu. Güzel bir pınar başı idi burası.


    Pınar başı muhteşem bir manzaranın içine gömülmüştü adeta. Pınarın buz gibi sularına dokunur,pınarın suyundan kana kana içerdi. Sular toprağı yararak ilerler ağaçlıkta birleşirdi. O kadar berrak bir suyu vardı ki pınarın Hafize bu sularla beraber sonsuzluğa akmak isterdi. Pınar başının bir tarafı ormanlık diğer tarafı kiraz bahçesiydi.O da hayatta yapa yalnızdı anlaşılan. Ormanlık insanı ürpertiyordu. Ağaçların dalları yavaş yavaş sallanır, kuş sesleri garip gelirdi.bu sesler Hafize’nin aklından geçen sesleri bastırmaya yetmezdi. Kendini ürperten bu ormanlığa saatlerce bakardı. Ormanın arasına saklanan kayalık ilgisini çekerdi. Kayalar üst üste yığılmış bir dağ oluşturmuştu. Bu kayalığın üzeri dümdüzdü. Eskiden kadınlar bu kayaların üzerine tarhana sererlerdi .bu sebeple adı tarhana taşı koyulmuştu. annesi anlatmıştı bu hikayeye Hafize’ye .Tarhana taşına çıkar sonsuz manzarayı seyreder, bu uçurumdan kendini bırakmak isterdi.Bunu yapsa yokluğunu kimse fark etmezdi. Kim üzülecek , kim feryat edecekti arkasından? Pınar aklına gelmişti bir anda . Kendini Pınar’dan daha kirli hissediyordu. Arkadaşına herkes üzülmüştü, kendisine kim üzülecekti aceba?



    Kiraz toplama işini bitirdikçe bu pınara gider, onun yanı başına oturur, oradan ormanlara mezla ağaçlarına, ağaçtan ağaca sıçrayan sincaplara bakardı.

    Bir hafta ücretler alınmış, o gün tatil edilmişti. Her zaman ki gibi Hafize parayı babasına verip, doğruca pınar başına gitmişti. Pınarın berrak sularını toprağı yararak geçtiği oluğu, oluğun içindeki yosunları seyrediyordu. Bir anda bir ayak sesi işitti. Arkasına dönüp bakamadan, omzunda bir el hissetti.

    -Merhaba Hafize.

    Hafize sese doğru baktı. Sesin sahibini tanımıştı. Kiraz toplayan gençlerden biriydi. Bu genç gözüne takılsa da pek aldırmazdı. Genç, uzun boylu, esmer, yüzünde bir bıçak yarası olan sessiz sakin biriydi.

    Hafize:

    -Merhaba.

    Genç:

    -Benim adım Soner. Adını bildiğim için şaşkınsın herhalde. Uzun zamandır sen izliyorum. Bütün hayat hikayeni biliyorum.

    Hafize:

    -O zaman neden benim yanımdasın? Hayat hikayemi bilenler benden kaçarlar.

    Soner:

    -Ben bu hikayede yalanların çok fazla, merhametin ise az olduğuna inanıyorum. Bu hikayeyi senden dinlemek isterim.
    Hafize bu isteği kırmadı. Bu insana anlatsa kendine hak verecek miydi acaba?

    Başından geçenleri uzun uzun anlattı. Sinirlendi, ürperdi, dayanamadı, ağladı ama yine de anlattı.

    Artık bu pınar başı ikisinin sığınağı olmuştu. Her gün beraber gelirler; isteklerini, özlemlerini, umutlarını anlatırlardı birbirlerine.
    Soner Hafize’den üç yaş büyüktü. Liseyi bitirmiş, sınavı kazanamayınca bir lokanta açmıştı. Şehrin merkezine kurulu olan bu dükkan oldukça iyi para getiriyordu. Soner iyi huylu biri idi. Daha önce ailesin isteği üzerine biri ile nişanlanmış ancak kız ile bir türlü anlaşamamışlardı. Ayrılıkları umduğu gibi olaylı bitmemiş, sessiz sakin olmuştu.


    Pınarbaşı Hafize ile Soner’in aşklarının sembolü olmuştu. Artık ikisi de birbirlerini seviyorlar, gelecek planları yapıyorlardı.


    Hafize Soner’i her görüşünde yüreği bir kuş misali kanat çırpardı. Elleri tutmaz olur,yüzü kızarırdı. Bir kelime söyleyecek olsa sözcükler birbirine karışırdı.
    Seviyordu anlamıştı. Soner’e değer veriyordu.
    Onun güzel ahlakını sevmişti. Soner Hafize’nin hayatına giren bir mucizeydi. İkisi de evlenmek, yuva kurmak isteseler de, önlerindeki tek engelin Hafize’nin geçmişi olduğunun farkındaydılar. Soner’in ailesi bu durumu kabul etmemekte direniyordu. Ama ellerinden bir şey gelmiyordu. Soner ailesine karşı çıkmış, annesi oğluna feryat figan etmiş, ancak oğlu dinlememişti.

    Sonunda dayanamamışlar gönülsüzde olsa Hafize’yi istemişlerdi. Hafize’nin ailesi seçme şansları olmadığı için Hafize’yi çabucak verdiler.
    Hafize ile Soner nişanlanmışlar, çok uzun sürmemiş düğün tarihi alınmıştı. Artık düğün hazırlıkları başlıyordu.


    Hafize’nin cefakar annesi kızına kızsa, darılsa da kızı canıydı. Çeyizlerini elleriyle hazırlamış en ağır modellerde danteller örmüştü. Hafize ve Soner’e ev alınmış, eşyaları yerleştirilmişti. Hafize çeyizlerini evine götürmüş, onları evine özenle yerleştirmişti.

    Çok güzel küçük bir evleri vardı. Bu güzel küçük evlerinin muhteşem bir bahçesi vardı. Ağaçlar belli bir düzenle dikilmiş, bu ağaçların kokusu bahçeyi sarıyordu adeta. Çiçekler ağaçların arasına harmanlanmış, bahçeye ayrı bir güzellik katmıştı. Bahçenin boş kısmına yiyecek ekeceklerdi. Soner bahçeyle uğraşmayı seviyor, Hafize’ye ağaçları göstererek çocuğumuza şu ağaca salıncak kuracağım diyordu


    .ağaçların orta yerinde güzel bir kamelya vardı. Yazları burada misafirleriyle oturup beraberce çaylarını yudumlayacaklardı.
    Bahçelerine ikisi de hayranlardı. Kapıdaki sarmaşık gülse eve muhteşem bir görünüm kazandırmıştı. Bu sarmaşıklar o kadar büyümüştü ki yan duvarlardan bahçe demirlerine ulaşmıştı. kapıyı, pencereyi saran yeşil dalların arasındaki pembe güller etrafa gülücükler saçıyordu.


    Soner dış kapılarını nazar boncuğu asmıştı. Girişte küçük koridorları, sağ tarafta oturma odaları vardı. Oturma grupları Soner’in isteği üzerine siyah beyaz alınmıştı. Hafize bu durumdan pek hoşlanmasa da Soner’i kıramamıştı.
    Küçük bir çocuk odaları vardı. Oda fazlalık eşyalarla doldurulmuştu. Koridorun sonunda yatak odaları pembeye bezenmişti. Aydınlık küçük mutfakları evin en güzel yeriydi. Mutfağın perdeleri annesinin yapmış olduğu dantellerden oluşuyordu. Mutfak dolabına eşyalarını özenle yerleştirmiş, dantellerini yerleştirmişti.


    Nihayet düğün günü gelmişti. Hafize sonunda o beyaz gelinliği giymişti. En mutlu günleri idi bugün. Hafize bu mutluluğu hak etmediğini düşünüyor, ne kadar çok sevinse de bir yanı buruk kalıyordu. Ne kadar çabalasa da geçmişini unutamayacağını, geçmişin kendisini asla bırakmayacağını biliyordu.


    Beyaz gelinlik Hafize’ye çok yakışmıştı. Siyah saçlarını duvağıyla tutturmuş, saçlarının arasına beyaz bir zambak takmıştı. Yaptığı makyajla zeytin yeşili gözleri ortaya çıkmış etrafa gülücükler saçıyordu. Gelinliğinin eteği uzayıp gidiyor, bir prensesi andırıyordu. Etraftaki insanlar gözlerini bu güzel gelinden ayıramıyordu. Soner’in koluna girmiş gururla yürüyordu.

    Hafize ne kadar başı dik olsa da, kocasına güvense onun kendini sevdiğini bilse de yinede içten içe utanıyordu.

    Hafize’nin ailesi, o ağza alınmaz kelimeleri sarf edenler vicdana gelmişler, Hafize’yi kutluyorlar, onun adına seviniyorlardı.

    Hafize’nin ellerine kınalar yakılmış, halaylar çekilmiş, danslar edilmişti. Ve düğünleri Hafize’nin mutluluk gözyaşlarıyla son bulmuştu.


    Hafize evleneli iki yıl olmuş, Soner Hafize’nin bir dediğini iki etmemiş, onu hiç üzmemişti. Bir kere olsun ayıbını yüzüne vurmamıştı.

    Hafize ise; çok iyi bir ev hanımı olmuş, kocasının dediklerinin dışına bir kez olsun çıkmamıştı. Tartışmalar, küsmeler uzun sürmez hemencecik barışırlardı.
    Hafize bu iki yılın sonunda bir erkek çocuğu dünyaya getirmiş, bu çocuk mutluluklarına mutluluk katmıştı. Soner oğlunun adını babasının ismini koymuş, ailesiyle olan soğukluk giderilmeye çalışılmıştı. Umdukları gibi de olmuştu zaten. Ailesi çocuğu çok sever onu el üstünde tutarlardı.


    Hafize çocuğunu ilk kucağına alışında onun kokusunu içine çekmiş, garip bir duyguyla ağlamıştı. Bu bebek kokusu ona hayatın ne kadar değerli ve yaşanılası olduğunu anlatmıştı.


    Her şeyden umudunu kesmiş iken en büyük mucizesi Soner ve oğlu idi. Onları çok sevecekti…

    Mutlu bir aile kurulmuş, bu mutluluğu oğulları Ahmet taçlandırmıştı. Oğulları Soner’le olan evliliğine bir kat daha huzur vermişti.

    Hafize oğlunu kucağına almış onun cennet kokusunu içine çekmişti. Onun minik ve yumuk ellerine dokunmuş, yanağına bir buse kondurmuştu. Gözlerini yavrusunun üzerinde gezdiriyor, ona doyamıyordu. Onun minicik ellerine dokundukça tarifsiz bir heyecan duyuyordu. nasıl bir duyguydu bu tarif edemiyordu. annelik duygusu bu olsa gerekti. Ahmet annesine annelik duygusunu tattırmıştı. Hafize’nin yüreği cıvıl cıvıldı coşuyordu adeta.


    Yavrusunu bağrına bastı, onu yüreğinde hissetti. Omuzlarına güvenle yatmış olan Ahmet’e bakıyor, onun mis kokusunu bütün benliğinde hissediyordu.

    Hafize’nin yanağından mutluluk gözyaşları
    usul usul süzülmüştü. Bu yaşlar mutluluğun en yüce simgesiydi. Bu mahzun damlalar Ahmet içindi.

    Bu gözlerden nasıl bir zamanlar hüzün gözyaşları akmışsa mutluluk gözyaşları da akacaktı

    Küçük oğulları Ahmet ile mutlu yuvalarının tadını ancak iki yıl çıkarabilmişlerdi. Soner oğlunun kendine baba diyişini doyasıya yaşayamamış,oğlu ile beraber futbol oynayamamışlar,onu tıraşa götürememiş,ona doyamadan hayata veda etmişti.
    Bu kısacı iki yıla ne sığdırabilirdi ki Soner. Oğlunu ve karısını çok seviyordu. Oğlu Ahmet tıpkı kendisine benziyor,kendisi gibi yaramazlık yapıyordu. Dişleri çok geç çıkmış,çok erken konuşmaya başlamıştı. Buna rağmen Ahmet’in baba deyişini son günlerinde duyabilmişti.


    Ahmet babasını kapıda karşılar yavaş yavaş adımlarla ona doğru yürürdü. Babasının ayaklarına dolanır ondan ilgi beklerdi. Soner onu bağrına basar,havalara atardı. Ahmet babasının bütün yorgunluğunu alır,onun saçlarını çeker,oyun oynamak isterdi.

    Soner oğluna doyamadan,ona dair kurduğu hayalleri gerçekleştiremeden bu hayattan gitmişti. Bir gün eve telefon gelmiş Hafize’ye kocasını kalp krizi geçirdiği hastaneye kaldırıldığı söylenmişti.
    Hafize Ahmet’i komşuya bırakmış, koşar adımlar ile bir araba bulmuş hastaneye gitmişti.

    Ne yazık ki Hafize iyi haberlerle karşılanmamış kısa bir süre sonra Soner’in ölüm haberini almıştı. Olanlar karşısında yıkılmış akrabaların yardımıyla Soner’in cenazesi kaldırılmıştı ve Ahmet ile Hafize hayatta tek başlarına kalmışlardı. Ahmet ile Hafize bomboş bir arazinin ortasında kurumuş bir ağaç gibiydiler. Kimselerin uğramadığı bir yerde kurumuş bir ağaç. Hayata tutunmak için yağmuru bekleyen bir ağaç.


    Hafize acıların belki de en büyüklerinden birini yaşamış hayatında tek güvendiği tek tutunduğu dalı kaybetmişti. Soner’in ölümü onu kahretmiş,onunla beraber toprağa girmişti adeta. Her gün Soner’in mezarına gider,dualar okur,için için ağlardı. Soner’in yastığını koklar, kıyafetlerine dokunur feryatlar ederdi. Bu zor günlerinde annesi hep yanında olmuş, kızı ile beraber yas tutmuş,ağıtlar ağlamıştı. Annesi Ahmet’le ilgilenir kızını teselli ederdi. Ahmet ise olanlardan habersiz kendi dünyasındaydı. Annesinden ilgi bekler bulamayınca küserdi. Bulamağı ilgiyi anneannesi vermeye çalışırdı Ahmet’e.

    Hafize yavrusuna baktıkça yüreği parça parça olurdu. Ancak tek sığındığı limanı da Ahmet’ti. Hafize Ahmet’e:

    -yavrum Ahmet’im baban yok artık.
    Derdi.

    Ahmet söylenenleri anlamaz sadece baba kelimesini bilerek baba derdi.

    Bu berbat günlerin acısını yüreğine gömen hafize oğlu ile beraber hayata tutunma mücadelesine başlamıştı.


    Soner’in ailesi Hafize en büyük vicdansızlığı yapmak istemişlerdi. Hafize’den biricik yavrusu Ahmet’i almak istemişlerdi. Hafize tıpkı bir şahin gibi kanatlarını yavrusunun üzerine sermiş, ona dokunmak isteyene en vahşi şekilde saldırıyordu. Soner’i kaybeden hafize tek yaşam kaynağı Ahmet’i, Soner’in yadigarını, kaybetmek istemiyordu. Ahmeti Hafize’den alamayan aile bu masum aileye en acımasız şekilde davranmış, anne oğlun başlarını soktukları,acı tatlı günlerini geçirdikleri evlerini almaya kalkmışlardı. Bütün olanlar karşısında güçsüz düşen hafize daha fazla direnememiş evlerini aileye teslim etmek zorunda kalmıştı.


    Bütün bu vicdansızlıkları yapan aile Hafize ye en acı silahlarla saldırmışlar,onu paramparça etmişlerdi. Hafize hak etmediği sözleri işitmişti. Hafize büyük acısı ile beraber baba evine ikinci kez dönüyordu.



    Hafize ile Ahmet Soner’in hatıra ile son kez vedalaşıyorlardı. Hafize Soner’in kazağını eline almış hıçkırıklarla feryat ediyordu. Soner’in elleriyle diktiği bahçeye baktı Hafize son kez. Fidanlar büyümüş en güzel çağlarını yaşıyorlardı. Oysa dün dikmişti Soner onları özenle. Soner onları özenle sular üzerlerine titrerdi. Hafize’nin gözeleri Soner’in gösterdiği ağaca takılmıştı. O ağaca salıncak kurup Ahmet’i sallayacaklardı. Nasip olmamıştı ne yazık ki. Ne kadar çok isterdi Ahmet’in babasının diktiği ağaçlar arasında oynamasını. Onun meyvelerinden yemesini. Ama olmayacaktı.



    Eşyalarına toplamışlar baba evine dönmüşlerdi. Ama Ahmet babasını kaybetti gibi babasının hatıralarını da kaybetmişti.
    Hafize baba evinde ilk gelişinin aksine iyi karşılanmış, ona destek olunmaya çalışılmıştı. Burası her ne kadar babasının evi olsa da kendi evinin verdiği huzuru vermiyordu. Babası kızının eve döndüğü gün ömründe yapmadığını yapmış, kızına sarılmış onun saçlarını okşamıştı. Hafize bu şevkate ne zamandır muhtaç olduğunun bilincinde olarak kendini babasının sağlam omuzlarına yaslamış göz yaşlarına boğulmuş içindeki acıya böylelikle serbest bırakmıştı. Kalpsiz Hakan bile kardeşine üzülmüş gözlerinden gelen yaşlara engel olamamışı. Düğün hazırlıkları yapan abisi Halim ise Hafize’ye kanat germiş onun bütün ihtiyaçlarını karşılamakla beraber ona istediği şevkati göstermişti
    . Hafize ummadığı bu şevkat seli karşısında ezilmişti. Ne kadar kötü günler yaşasalar da birbirlerini bırakamıyordu. Zor durumlarda sığınacakları limanlarıydı burası.

    Hakan Hafize’ye pek yaklaşmasa da Ahmet’i çok seviyor onu kızından ayırmıyordu. Ahmet’i alıyor parka götürüyor, ona babasının yokluğunu hissettirmemeye çalışıyordu.

    O güzel günler ne kadar da çabuk geçmişti.Soner’i özlüyordu. Evini özlüyordu. Ama yapacak bir şeyi yoktu. Her zaman ki gibi kaderine razı olmuştu.

    Hafize annesinden bir haber almış ne hissedeceğini bilememişti.

    Yakupf, hayatını kirleten adam kızını kaybetmişti. Çocuk bir hastalığa yakalanmış, çaresi bulunamamış, acılar içinde hayata gözlerini yummuştu. Yakup en ağır acıyı yaşamış, bununla kalmayan ızdırabı karısının küçük çocuğunu alıp evi terketmesiyle devam etmişti. Çaresiz ve yalnız kalan Yakup işini bırakmış berbat bir şekilde dolaşıyormuş.
    Annesi:
    -ya işte ne demişler alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste demişler onu o hale getiren senin ahın kızım.

    Hafize olanlara şaşırmış, küçük kıza üzülmüştü. Yakupf’a ise az buluyordu bu ızdırabı. İçinden ben kimin ahını aldım diye geçirdi.

    Yıllar önce önünden koşar adımlarla okula, dershaneye gittiği bahçe karşısındaydı. Ona bakar eski günleri hatırlardı. Hafize’nin hayatında her şey değişirken bahçe olduğu yerde bütün ihtişamıyla duruyordu. Keşke onun gibi olabilseydi. Hala güzel kokular yükseliyordu bu bahçeden, hala çiçekler rengarenk açıyordu. Ahmet’e babasının hazırladığı bahçede kuramadıkları salıncağı bu bahçeye kurmuşlardı. Ahmet bir portakal ağacının kalın dallarına kurulu salıncakta saatlerce sallanırdı. Senem Ahmet’i sallar, zaman zaman kavgalar yükselirdi bu bahçeden. Hafize çocukları bahane eder, bahçenin bir kenarına oturur, bahçenin doyumsuz ferahlığını hissederdi. Limon çiçeklerinin kokusuyla karanfillerin kokusu gelen rüzgarla birleşir, insanı başka alemlere götürürdü.
    Dökülen yapraklar sararmış, kurumuş, üzerine bastıkça garip sesler çıkarıyordu.bu sesler bile insana huzur veriyordu. Bu güzelliğin içinde Ahmet ile Senem’in bağırmalarını, oynamalarını, seyretmek mutlu ediyordu Hafize’yi.

    Bu bahçenin tam karşısında oturan akrabaları Hüseyin Hafize’yi uzun uzun süzerdi. Hafize bu olanlara anlam veremez, onun bu hareketlerine kızardı.
    Bir zamanlar çok yalvarmıştı Hüseyin Hafize’ye o talihsizlikten sonra ona alaylı alaylı gülmüştü. O günden buyana görmemişti Hafize Hüseyin’i.

    Hüseyin çok güzel bir işe girmiş ailesine o bakıyordu. Hiç kimseyle evlenmemiş, bir kere nişanlanmışsa da ayrılmıştı. Zaman Hüseyin’i de değiştirmişti anlaşılan . eski Hüseyin olsa bakışlarıyla Hafize’yi ezer, onu perişan ederdi. Oysa o bakışlarda şefkat gizliydi. Hafize bu bakışlara karşılık vermez, Soner’in hatıralarıyla boğulur, Soner’i unutmak istemezdi.

    Hüseyin’de eskiden kalan duygular yeniden canlanıyordu. Eski tutkusu yeniden hayat buluyordu.
    Hafize Hüseyi’in bakışları altında ezilirdi. Mahallede laf çıkmasın diye aradan uzaklaşır, evden dahi çıkmazdı. Anlamıştı Hüseyin yine aşıktı Hafize’ye.


    Seneler neleri götürmüştü ondan. Keşkeleri yoktu ama pişmanlikları vardı. Düşünüyordu da Hüseyin’e evet deseydi neler değişirdi hayatında. Belkide hayatının kara lekesi olmayacak , üniversiteyi bitirecek, şimdi öğretmen olacaktı. Ama olmamıştı. Bütün bunlar olmasaydı.
    Soner ile Ahmet olmayacaktı hayatında . onlar hayatın kendine sunduğu hediye idiler. Onlar olmasa nasıl yaşardı Hafize.
    Düşündü de hayatından memnundu onlar hayatının en önemli varlıklarıydı.şimdi Soner hayatında olmasada hatıraları hep olacaktı. Ahmet ise hayatında hep olacak onu babası gibi onulu biri olarak yetiştireceklerdi.

    Soner’in yokluğuna baba evine döneli daha da alışmıştı.ilk önceleri onu işe gitti olarak düşünmüş , onun gelişini hayal etmişti. Bu hayallerle kendini bir süre kandırmıştı. Sonra gerçeği yavaş yavaş kabul etmişti.

    Soner , karanlığa ışık tutan adam , karanlık kuyulardan Hafize’nin ellerini sıkıca kavrayan insan,Hafize’ye hayata gülmesini öğreten insan , yaşamasını öğreten insan Hafize ‘ye sevmeyi tattıran insan. Hafize’ye kötü gözler ortasından iyi bakan insandı. Soner Hafize’yi hiç kırmamış, incitmemişti.

    Hafize :

    _Soner seni asla unutmayacağım.


    Günler geçmiş, Hafize’ye görücüler gelmeye başlamıştı. Hepsi de yaşlı başlı insanlardı.
    Hafize her şeyi yaşamış bir kişi olarak insanların kendine bu kadar hoşgörüsüz davranmalarına kızıyordu. Bu yaşlı adamların hepsi de karılarını kaybetmişler, çocukları olan insanlardı. Nasıl kabul ederdi bütün bunları Hafize. anlaşılan bütün bu olanlara da alışması gerekiyordu.


    Bir yandan acısı yüreğinin derinliklerini sızlatırken, diğer taraftan bu insanlarla uğraşması onu sinirlendiriyordu. Bazı anlar oluyordu ki bu insanlar onun üzerine geliyor, ısrar ediyorlardı. O zamanlar boğuluyor, haykırmak istiyordu. Tıpkı yumurtadan çıkan civciv gibi kabuğunu yarıp hayat ile kucaklaşmak istiyordu.


    Ahmet büyümeye başlamıştı artık ayaklarının üzerine sağlam basıyor, güzel konuşuyordu.
    Hüseyin Ahmet’i gördükçe ona samimi davranıyor, onu seviyor , beraber top oynuyorlardı. Hafize bütün bu olanlardan rahatsız olsada sesini çıkaramıyordu.
    Ahmet Hüseyin’e o kadar bağlanmıştı ki iş dönüşlerini sabırsızlıkla bekliyor, Hafize ne kadar kızsa da annesini dinlemiyordu. Hüseyin’i görünce onun boynuna atılıyor , onu öpüyordu. Hüseyin Ahmet’e oyuncaklar alıyor, onun mutlu olması için elinden geleni yapıyodu. Aralarındaki bağ gittikçe sağlamlaşıyordu.

    Hafize de yengesi Esma gibi el işlerine başlamış , ev ihtiyaçlarını karşılıyordu. Zamanla çok güzel el işlerini öğrenmiş, iyi müşteriler bularak bu el işlerini şehir dışına göndermişti.
    Babası gelen görücülere kızıyor olsa da onların önünü alamıyordu. Hafize gibi bütün aile de bu olanları kaldıramıyordu. Hakan bu kişileri kırıyor, kovmaktan beter ediyordu. Hafize ailesine bu konuda destek veriyordu.
    Aile kalabalıklaşınca ev bu kişileri almaz olmuştu. Babası evi büyütmeye karar vermişti. Ev öyle bir hal almıştı ki evin hanımları toparlamakta güçlük çekiyorlardı. Hafize annesine elinden geldiği kadar yardım etse de istenilen düzen sağlanamıyordu. Bu sebeplerden tadirat hemen başlamıştı. Bu süreçte evin tadirat işlerinde babasına Hüseyin yardım ediyordu. Hafize’nin babası inşaat ustasıydı ve evinim işlerini kendisi yapardı. Babasına da işten arta kalan zamanlarında Hüseyin yardım edecekti.


    Hüseyin işten çıkar çıkmaz koşa koşa gelir işe koyulurdu. Babası ona övgüler yağdırırdı. Hafize Hüseyin’in kendine yakın olmasını istemiyor, onun gitmesi için türlü bahaneler uyduruyordu.Bu konuda elinden geleni yapsa da bunu başaramıyordu.

    Hüseyin’in bu ilgisi çevredeki insanların dikkatini çekmiş, kısa zamanda dedikodular çıkmıştı. İnsanlar olayları o kadar abartıyorlardı ki Hafize dahi duyduklarına inanacak gibi oluyordu. Bütün aile duydukları karşısında sinirleniyor, kulaklarına gelen laflar arttıkça Hafize’ye yükleniyorlardı. Hafize bir kez daha mahsumluğunun bedelini ödüyordu. Mahallede sesler artıkça evdeki çığlıklar da artardı. Hakan sinirlerine hakim olamıyor Hafize’nin üzerine yürüyordu.

    Hakan bu olanlara dayanamamış bir gün Hüseyin’in üzerine yürümüş, onu dövmüştü. Hüseyin ise bu konu hakkında sesini çıkarmamıştı.


    Hüseyin bu olanların kendi hatası olduğunu biliyor, olanlardan dolayı utanıyordu. Ama duygularına söz geçiremiyordu. Sonunda Hüseyin Hafize’yi istemişti.


    Hafize Hüseyin’in bu girişimi üzerine sessizliğini çığlığa dönüştürmüştü. İsyanlar etmişti. Ailesi onun bu isyanını bastırmak istese de başaramıyorlardı. Hafize olanlara katlanamamış bir gün Hüseyin’e:

    _defoool! Her şey senin yüzünden oluyor. Artık oğlumun yüzüne bakamaz oldum. Dedikoduları haklı çıkarıyorsun adeta. Nedir benim çektiklerim? Ben daha kocamın acısını unutamadım sizin yaptıklarınıza bakın.



    Diye bağırıyor, ağlıyordu.
    Hüseyin bir cevap verememiş oradan ayrılmak zorunda kalmıştı.
    Hüseyin Hafize ne söylerse söylesin onunla evlenmek istiyor, Ahmet’e sahip çıkmak istiyordu.
    Ailesi Hafize’ye Hüseyin konusunda baskı yapıyorlar onunla evlenmesini istiyorlardı.


    Babası:


    _nesi var oğlanın, gül gibi çocuk. Evlen de şu dedikodular kesilsin bari. Hem seni kim alacak? yaşlı birine varana kadar şu gencecik oğlanla evlen.

    Hafize:


    _olmaz baba bana bu konularda baskı yapmayın.

    Baba:


    _kızım kocan öleli iki yıl oldu. Artık onu unut. hem Ahmet’i de kabul ediyor daha ne istiyorsun? Evlen erkenden yuvanı kur.

    Hafize:

    _istemiyorum baba.


    _kızım sen başımızın tacısın ama birgün ölür gideriz ozaman yapayalnız kalırsın öylesimi şididen yuvanı kur.


    Hafize:


    _baba sen neler söylüyorsun ? ben kimse ile evlenmek istemiyorum. Bu dedikodu yüzünden hayatımı değiştiremem bir gün onlar da bıkarlar bu laflardan. Ben oğlumla yaşamak istiyorum onu kimselerin eline veremem.


    Diyordu.

    Ailesine söz geçiremese de Hüseyini durdurabilmişti.hüseyin bir süre sesizliğe gömülmüştü.


    Bütün bu olayların etkisinden sıyrılmak isteyen Hafize köylerine gitmişti. köylerinde babaannesi ve amcası vardı. Babaannesi Hafize’yi çok severdi. Bu kadının yaşı oldukça ileri olmasına rağmen hafızası yerinde idi.hafize2yi konuşturur, onun dertlerini hafifletmeye çalışırdı. Bu kadın beyaz ve kırışık derilerinin yumuşaklığı ile Hafize’nin saçlarını okşardı. Ahmet köyde o kadar özgürce davranıyordu ki sokaktan eve gelmiyordu. Amcasının karısı Hafize’ye tepkili davransa da ona iyi davranırdı.


    Hafize köy hayatını eskiden beri çok severlerdi. Köydeki evleri ormanlığın
    Ortasında kalmış küçük bir evdi. Ormanın doyumsuz kokusunu içine çeker içi rahatlardı. Babaannesinin biraz yukarısında kendi evleri vardı. Babası çocuklarını okutabilmek için burasını bırakmak zorunda kalmıştı. Bu isteği ne yazık ki gerçekleşmemişti. Hafize bu eski evlerine gider , bertaraf olmuş bahçenin çimlerinin üzerine otururdu. Hafize’nin çocukluğu bu köyde geçmişti. Bembeyaz bir kuzuları vardı. Hakan bu kuzuyu çok severdi. Onu yanından ayırmazdı. Hafize bu kuzu için Hakan ile kavgalar ederdi. Hafize bahçedeki çimlerin üzerine oturur, papatyalar toplar, onlardan taçlar yapardı kendine küçük elleriyle. Çiçekler arasında menevşeyi çok severdi aksine o da çalılıkların arasında biterdi. Hafize’nin çocukluğu da gençliği gibi yapayalnız geçmişti. Kendi yaşlarında bir arkadaşı olmamıştı. çok iyi hatırlıyordu az ilerisinde duran dut ağacının altını ağabeyi Halim ile oralarda az çerçi beklememişlerdi. Çerçi gelirken çığlık çığlığa koşarlardı ona doğru. Aldıkları yiyecekleri çocukça akıllarıyla paylaşamazlardı. Halim yolda küçük kardeşine olmadık eziyetler yapar onu ağlatmayı başarırdı. Hafize bir keresinde hasta olmuş doktora gitmekistemeyince babası gönlünü etmek için ona çok güzel bir bebek almıştı. Hatırladı da o bebekle şu çimlerin üzerinde az oynamamıştı. Çok sessiz bir kız olduğunu hatırlıyordu. Kendinin aksine Hakan olmadık yaramazlıklar yapar , Hafize’yi durduk yerde ağlatırdı. Bir keresinde Hafize’nin elini kapıya kısıktırmıştı.
    Bu hatıralarla kendinden geçen Hafize oğlunun sesiyle gerçek hayatla kucaklaşmıştı. Ahmet bağırarak annesini çağırıyordu.


    Hafize:


    _ ne var oğlum? Geliyorum.


    Ahmet:


    _ anne Nisa beni dövüyor.


    Anlaşılan yine kavga vardı. Ahmet büyüdükçe yaramazlaşıyor, kimseyle anlaşamıyordu.


    Babaannesi hafize’nin Hüseyin ile evlenmesini istiyordu. Onun ilgili bütün güzel şeyleri anlatıyor, sözleri dolaştırıyor yine ona getiriyordu. Ama isteğini bir türlü açıkça söyleyemiyordu.


    Amcasının karısı Hafize’yi çağırır, ondan ev işlerinde yardım isterdi. Hafize ev işlerine bakar yengesi ise hayvanlarla ilgilenirdi.



    Hafize oldu olası hayvanlardan korkardı ve bu korku hala devam ediyordu. İnekler yolda giderken kendisinin o yoldan gitmesi imkansızdı. Yengesi geçirirdi Hafize’yi gideceği yere kadar. En çok ta köpeklerden korkardı. Hatta bir keresinde köyde kalırken komşuları Hoca Emmi’nin hindileri onu kovalamıştı. Çığlık çığlığa eve gelişini hatırlıyordu. O olaydan sonra evdekiler onunla alay ederlerdi.



    Hüseyin’in bir süre sesi çıkmasa da fazla dayanamamış , Hafize’nin arkasından köye gelmişti. Akraba olduklarından pek bir sorun yaşanmıyordu. Herkes bu durumu kabullenmiş son söz Hafize’ye bırakılmıştı.



    Hüseyin onu takip ediyor onunla konuşmak için elinden geleni yapıyordu. Ailesinin bu olanlara göz yummasına Hafize’nin canı sıkılıyordu. Hüseyin’in bu laftan anlamaz tavrına kızıyor onu her seferinde tersliyordu. Hüseyin birgün:

    _Hafize böyle yapma bir kere beni dinle konuşalım. Seni ne zamandır seviyorum bunu sende biliyorsun ne olurdu bana evet desen?




    HAFİZE:


    _Sen ne sevgisinden bahsediyorsun , ben kimseyle evlenemem. Yol yakınken git kendine başka birini bul . ben senin dengin değilim başıma gelmeyen kalmadı kendine uygun birini bulacağına eminim .



    _Hüseyin:



    _Ben senden başkasıyla yapamam, Ahmet’i dert ediyorsan onu ben zaten kabul ediyorum. İnan kendi çocuğum olursa onu kendi çocuğumdan ayırmam.


    Hafize:




    _Ben oğlumu kimselerin ellerine veremem. Üstelik acılarım hala taze.


    Hüseyin ısrar ediyor ondan bir söz almak istiyordu. Onu bırakmıyordu.


    Hüseyin:

    -ne olur düşüneceğini söyle bari böyle kestirip atma. Sadece bir kere düşün.



    Hafize onun ısrarına dayanamamış düşüneceğine söz vermişti.
    Önce bu sözü Hüseyin’in kendini rahat bırakması için söylese de bu düşünmeyi gerçekten yapmıştı. Ailesi onu çok seviyorlardı, oğlu da aynı şekilde idi. Bir kere de insanlara güvenmek istiyordu. Ahmet’e sığınacak bir liman arıyordu. Şimdi onu çok sevmese de ona zamanla ısınacaktı kim bilir beklide sevecekti. Bunu oğlu Ahmet için ailesi için yapıyordu.
    Hüseyin’e evet diyecekti…
    SON

    Elif ABİLMEZ
    1001110031 _ PDR(İ.Ö.)

    abilmez

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 15/12/10

    YANILDIM GALİBA (FATMAGÜL CEMİLOĞLU PDR 1-B İ.Ö 1001110049)

    Mesaj  abilmez Bir C.tesi Ara. 25, 2010 6:03 pm



    Yanıldım galiba





    Pencereyi açtı. Yeşilin kokusunu burnunda hissetmek istiyordu ama mavinin soğuğu içini ürpertiyordu.Biraz sonra pencereyi kapatma gereksinimi hissetti.Buz gibi olmuştu.Köhne ahşap pencereyi kapattı.Nefretini mi sevgisini mi hissetmek istediğini bilemeyen bir eda ile yüzünü gar dolaba döndü.Ona baktıkça çocukluğunun yarım kalan sevinçlerini,baş ucundaki gözyaşlarını,annelerine sarılan çocukların mutluluklarını ve çektiği acıları bir tokat gibi kalbinde hissediyordu.Artık gözyaşı dökmeyecekti.Annesine üzülmeyecekti.Hem annesi üzülmeye değecek biri olsa küçücükken onu ve zavallı babasını terk edip başka biri ile evlenmezdi.Kabullenmek istemediği anne sevgisini ve anne özlemini bir kenar itip onu sadece kötü yönleriyle anımsıyordu.Bir zaman derin düşüncelere daldı sonra kafasında dolaşan düşünceleri bir kenara attı ve gar dolabın kapağını açtı.Eskimeye yüz tutmuş siyah kazağını ve paçaları kısalmış pantolonunu giydi.Merdivenlerden inerken ahşabın tahammül edilemeyen sesi adeta kulaklarında çınlıyordu.Bazen yaşadığı hayat onu canından bezdiriyordu.Bütün bu düşünceler eşliğinde mutfağa doğru ilerledi içeride babasının kahvaltı hazırlamış olduğunu görünce kendinden utandı.Ne vardı babasından önce kalkıp kahvaltı hazırlasaydı?Bütün bu düşünce karmaşası içerisindeyken babası yumuşak bir ses tonuyla:
    -Günaydın kızım. Otur da beraber kahvaltı yapalım.
    Çilem gülümseyerek
    -Günaydın babacığım ellerine sağlık neden beni uyandırmadın ben kahvaltıyı hazırlardım.
    _Olsun kızım ben hazırlarım ne olacak hadi gel!
    Beraber kahvaltı yapmak için masaya yöneldi ve sandalyeye oturdu. Çilemin babası Halim Bey yılların yorgunluğu yüzüne yansımış yaşından fazla gösteren göz altı torbaları oluşmuş yaşlı biriydi. Beraber kahvaltı yaptılar. Halim Bey işe gitmek için evden çıktı. Çilem de kahvaltı masasını topladı. Kendisiyle baş başa kalmıştı. Tekrar düşüncelere dalmak üzereydi ki kapı çalmasıyla bir anda irkildi. Kapıya yöneldi ve kapıyı açtı. Yan komşusu Necla Hanım kapıdaydı. Onu içeri davet etti.Necla Hanım giydiği lacivert elbisesiyle eskimeye yakın topuklu ayakkabıları ile orta halli bir bayanı yansıtıyordu.Bir müddet karşılıklı oturduktan sonra Necla hanım geliş nedenini söylemeye koyuldu.Çilem’ e dönüp:
    -Evlerinde bakıcılık yapıp büyüttüğüm Kemal oğlum bize gelecek. Ben de börek yapmak için senden yardım isteyecektim. Bana yardım eder misin?
    -Olur, neden olmasın Necla teyzeciğim.
    -Sağ ol yavrum. Ben artık gideyim.
    -Otur biraz Necla teyze.
    -Yok, kızım ben kalkayım.
    Bir anda yerinden kibarca kalktı ve kapıya yöneldi. Kapıdan çıkıp evinin yolunu tuttu. Çilem yine kendiyle baş başa kaldı. Hemen köhne ahşap merdivenlerden yukarı çıktı. Üzerine en güzel kıyafetlerini giydi ve ayağına yeni aldığı topuklu ayakkabılarını giydi. Kömür karası gözleriyle adeta peri kızlarını andırıyordu. Kapıdan çıktı ve Necla hanımlara gitmek için yola koyuldu. Nihayet Necla hanımların evine ulaştı. Ahşaptan yapılmış kapının önüne geldiğinde zile bastı ve Necla Hanım onu karşıladı. Necla Hanım onun yüzüne baktığında şaşkınlıktan gözlerine inanamadı. Çilem ’i hiç bu kadar bakımlı ve güzel görmemişti. Gözlerini ondan alamıyordu.
    -Çok güzel olmuşsun. Dedi prensesler gibisin.
    -Teşekkür ederim. İlk defa tanışacağım bir beyefendinin karşısına başka türlü çıkamazdım.
    Aradan biraz zaman geçti. Necla hanim ve Çilem ellerinden gelenin çok daha fazlasını yaptılar ve çok güzel lezzetli yemekler ortaya serdiler. Masa leziz görünüyordu. Tam Kemal beye yakışır bir masaydı bu. Masanın üzerindeki porselen tabaklar ortaya konan göz kamaştırıcı çiçek masaya ayrı bir hava katmıştı. Masada bir kuş sütü eksikti. Nihayet beklenen an geldi. Kapı çaldı. Çilem elinde olmayan bir telaşla yerinden fırladı ve kapıya koştu. Amacı belliydi. Kemal bey onu görüp beğenmeli ve ondan etkilenmeliydi. Böylece yaşadığı sefil hayattan onu çekip kurtaracak biri ortaya çıkacaktı. Tasarladığı bu hain düşünceleri kabullenemese de gerçek nedeni tamamen buydu. Elini kapı koluna uzattı ve kapıyı açtı. Karşısında 24 25 yaşlarında uzun boylu güzel giyimli bir genç duruyordu. Çilem değişik duygular içerisinde bir süre durakladıktan sonra çilem;
    -Hoş geldiniz. Dedi
    Kemal:
    -Hoş bulduk. Diyerek içeri girdi.
    Çilemin gözleri kemalin gözlerine değdiğinde kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuştu. İçinden geçen kötü hislere o kapıda lanet etti. Kemal ve çilemin gözleri bir süre birbiri içine gömüldü. Belli ki kemal çilemden çok etkilenmişti. Kapıdan içeri girdikten sonra Çilemin yanında duran Necla hanımın Kemale sevgi dolu sarıldı ve onu kucakladı. Hasret giderdikten sonra Necla Hanımın kocası da ondan farklı değildi. Kemal’i sevgi ile kucakladı. Önce mobilyaları eskimiş yeşil koltukların olduğu oturma odasına doğru yürüdüler. Yeşil renkli koltuklara oturdular. Necla Hanım:
    -Kemal yavrum bak seni komşumuz Çilemle tanıştırayım. Çilem kızım bu benim oğlum Kemal ben onu kaç sene beşiklerde salladım. Büyümüşte yanıma ziyarete gelmiş.
    Kemal Çilemin buz gibi ellerini narince sıktı.
    Kemal;
    -memnun oldum. Dedi
    Çilem;
    -Ben de memnun oldum. Dedi
    Böylece evdeki yabancılık son bulmuş, sofraya geçmek zamanı gelmişti. Kemal‘in dadısı Necla Hanım ve eşi, Çilem ile kemal karşılıklı olarak o leziz masaya oturdular. Yemekler, insanın iştahını kabartıyordu. Masanın tam ortasındaki vazodan gelen güllerin kokusu insanın içini açıyordu. Çilem yemekleri özenle servis etti. Tabaklara yemekleri koyarken afiyet olsun demeyi de ihmal etmedi. Kemal öyle iştahlı yemek yiyordu ki bu durum masada gülüşmelere neden oldu. Necla Hanım:
    -Ay canım oğlum sen gel ben sana her zaman yemek yaparım. Bu böreği yapmada Çilem’ inde çok emeği oldu. Kemal Çilem’ e dönerek
    -Elinize sağlık çok güzel olmuş dedi.
    Çilem;
    -Afiyet olsun dedi.
    İlk karşılaşmaları konuşmaları çilemin istediği gibi olmasa da Kemal’i etkilediğinin farkındaydı. Acaba odamı etkilenmişti. Bu durumu aklına getirmek bile istemiyordu. Kemal Çilem’ den çok etkilenmiş onun kömür karası gözlerine vurulmuştu. Yemek boyunca gözünü Çilem’ den alamadı. Yemeklerini yedikten sonra masadan kalktılar. Çilem ve Necla Hanım masayı toplayıp bulaşığı yıkadıktan sonra Kemal Beylerin yanına oturma odasına girdiler. Hep beraber bir müddet oturdular. Ayrılık vakti gelmişti. Kemal’in eve gitmesi gerekiyordu. Herkese iyi geceler dileyip yerinden kalktı kapıya doğru yöneldi. Çilemle gözleri bir an buluştu. Gülümseyerek ona da:
    -İyi geceler tanıştığıma gerçekten memnun oldum dedi.
    Çilem gülümseyerek:
    - Ben de dedi. Ben de memnun oldum. İyi geceler.
    Kemal evine gittikten hemen sonra çilem de evine gitmek için izin istedi. Necla Hanımlara iyi geceler diyerek oradan ayrıldı. Eve doğru yürürken aklı hala bir çift nehir gözde kalmıştı. Kemal Çilem’ i çok etkilemişti. Olamaz etkilenmemeliydi. Büyük bir hata olurdu bu. Çırpınıyordu. Aşk ona uzaktı ve zaten aşka inandığı da söylenemezdi. Eğer gerçekten aşk diye bir şey olsaydı annesi babasını ortada bırakıp çekip gitmezdi. Bütün bu fikirleri bir kenara atıp ilerde zengin olunca yapacaklarının hayallerini kurmaya başladı. Ancak böyle uzaklaşabilirdi aşık olduğu fikrinden. Kemal’in önce gönlüne sonra servetine ortak olacaktı. Bir süre sonra da bir boşanma davası açarak ondan kurtulacaktı. Böyle olması gerekiyordu.
    Günler günleri kovaladı. Kemal farklı bahanelerle hemen her gün dadısının evine gidip geliyor çoğunlukla da Çilemle karşılaşıyordu. Kemal ona öyle bakıyordu ki adeta aşkını itiraf ediyordu. Kemal Çilemle konuşmak için bahaneler arıyor bir türlü istediği fırsatı bulamıyordu. Kemal resmen Çilem’ i gözleri ile takip ediyordu. Çilem Kemal’in duygularını anlamış, ona yakın davranıyordu. Ama kendini kaptırmamalıydı. Bu sadece bir oyundu. Kemal’den etkilenmemeliydi. Duygularını bir tarafa itip, ahlaksız oyununun ilk perdesini oynamaya hazırlanıyordu. Hırsının peşinde sürüklenip gidiyordu. Günler günleri kovalıyordu. Kemal bir yolunu bulup Çilem’ e aşkını itiraf etti. Çilem’ in istediği olmuştu ve her şey yolunda ilerliyordu. Artık beraberce daha fazla vakit geçirmeye başladılar. Çilem Kemal’i etkilemek için elinden geleni yapıyor onu kendine günden güne yakınlaştırıyordu. Unuttuğu bir şeyler vardı besbelli beraber vakit geçirdikleri bu dönemde kendisi de Kemal’den etkilenmeye başlamıştı. Kemal’in yakın davranması ve gözünün en derinine bakması Çilem’ in duygularını okşuyordu. Çilem Kemal’i kara gözlerinin esiri etmişti. Kemal’in gözü çilem’ den başkasını görmüyordu. Kemal bir gün Çilem’ i yemeğe davet etti. Çilem’ de bu kibar daveti geri çevirmedi. Çilem akşamki yemek için hazırlanmaya başladı. Sırma saçlarına zarif inciler taktı. Onun için değer taşıyan babasının hediyesi olan krem rengi elbisesini giydi. Nihayet beklediği an gelmişti. Kapı çaldı. Gelen kemal olmalıydı. Ayakkabılarını giydi ve kapıyı açtı. Yanılmamıştı Kemal şık giyimiyle kapıda bekliyordu. Birbirlerine bir süre baktılar. Çilem Kemal’den çok etkilenmişti. Bu durumu kendisine bile itiraf edemiyordu. Kemal:
    - Merhaba. Hazırsan gidelim.
    Gülümseyerek:
    - Hazırım gidebiliriz.
    Beraber çıkıp yürümeye başladılar. Biraz yürüdükten sonra Kemal arabanın kapısını açtı. Heyecandan elleri buz kesmişti. Çilem tüm zarafetiyle Kemal’in yanına ön koltuğa oturdu. Kemal:
    -Nasılsın?
    -İyiyim sağolun. Siz nasılsınız?
    -Bu sizli bizli konuşmaları bir tarafa bırakalım. Bana sen diye hitap edebilirsin.
    Çilem utançla karışık bir tebessümle:
    -Olur dedi.
    Ve bir suskunluk oluştu. İki gencin içinde fırtınalar kopmasına rağmen lokantaya kadar tek kelime konuşmadılar. Kemal konuşmak istiyordu fakat kelimeler boğazında düğümleniyordu. Kelimeleri söyleyecek yutkunuyor konuşamıyordu. Çilem de ondan farksız değildi şaşkınlıktan tek kelime konuşamıyordu. Kendine inanamıyordu. Kemal ‘i kapıda gördüğü andan itibaren büyülenmiş gibiydi. Başta oyun üzerine kurulan bu ilişki Çilem için çıkmaza doğru ilerliyordu. Kazdığı kuyuya düştüğünden haberi yoktu. Hala kabullenemiyor kendine itiraf edemiyordu. Kafası çok karışmıştı. Neyse ki yemek yiyecekleri yere yetiştiler. Kemal lüks arabasından inip kapıyı açtı ve krem rengi elbisesiyle göz kamaştıran Çilem’ in arabadan inişini büyük bir hayranlıkla izledi. Onlar için özel olarak ayrılmış dantel işlemeli örtü ile kaplanmış masaya geçip oturdular. Denizin kokusu buram buram hissediliyordu. Derken garson yaklaşıp siparişleri aldı. Sessizliği kemal bozdu. Çilem’ e dönerek
    -Ne yemek istersin?
    Çilem menüye baktı. Menüdeki hiçbir yemek ona tanıdık gelmiyordu. Kemal’le arasındaki farkı iliklerine kadar hissetti. Utangaç bir şekilde sustu ve Kemal’e baktı.
    -Sen bilirsin dedi.
    Kemal bu durumun farkına varmış olmalı ki:
    -Olur dedi ben karar vereyim böylece zevkimi de görmüş olursun. Aslında seni beğenerek ne kadar zevkli biri olduğun ortada ama…
    Çilem kıpkırmızı olmuştu. Hiçbir şey diyemedi.
    Garson siparişleri aldı ve yanlarından uzaklaştı. Bir süre etrafı incelediler. Kemal Çilem’ in utangaç sessiz tavrını sezmiş olmalı ki ortamı yumuşatmak için:
    -Dalga sesi ne kadar hırçın geliyor öyle değil mi? Adeta engelleri önüne katıp sürüklüyormuş gibi.
    -Evet dedi. Aynen öyle. Bazen bir dalga kadar olamıyoruz. Engeller boyun büktürüyor bize.
    -İnşallah hayatımızın hiçbir döneminde karşımızı çıkan engellere boyun eğmeyiz.
    -İnşallah.
    Bu arada yemekler geldi ve garson servise başladı. Garson gittikten sonra yemeklerini yemeğe başladılar. Çilem yemeklere bir süre yabancılık çekti daha sonra tadına baktı ve çok beğendi yemekler gerçekten çok lezzetliydi. Kemal:
    -Nasıl buldun yemekleri?
    -Gayet güzel.
    -Sana bir şey söyleyebilir miyim?
    -Evet. Tabi ki.
    -Ben senden çok hoşlandım. Aşık oldum galiba.
    Bunları söylerken tedirgin bir şekilde Çilem’ e bakıyordu. Çilem’ in tepkisini merak ediyordu. Kalbi yerinden fırlamak üzereydi. Çilem’ e döndü.
    _Ya sen dedi? Sen ne hissediyorsun benimle ilgili?
    Çilem beklenmeyen bu soru karşısında irkiliverdi ve ne diyeceğini bilemedi. Çünkü duygularından o bile emin değildi ne dese yalan olacaktı acaba aşık mıydı yoksa para hırsı mı onu bu durumlara getirdi. Eğer Kemal fakir biri olsaydı ona yine bu kadar ilgi duyar mıydı? Emin değildi. Ama oyun gereği evet demek zorundaydı. İstemsiz bir şekilde:
    -Evet dedi sen ne hissediyorsan aynı duygularla senin karşındayım.
    Kemal’in yüzünde bir tebessüm belirdi. Bir süre birbirlerine sevgi dolu baktılar.
    Çilem rol mü yapıyordu yoksa tamamen gerçek duyguları mıydı o da bilemiyordu. Aslında bütün bunları planlamıştı ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. İçinde onu rahatsız eden bir güç vardı. Bir türlü bunun önüne geçemiyordu. İstediğini almış gibiydi. Ama bir tünele girip nereye çıkacağını bilemeyen onu neyin beklediğini bilemeyen biri de olabilirdi. Gitgide annesine mi benziyordu ne? Bütün bu düşünceleri bir kenara attı. Şu an ne yapacağını planlamalıydı. Bu durumda duygularına yer yoktu. Para hırsı gözlerini bürümüştü. Para hırsı ile başlayan bu birlikteliğin ilerde onun için saplantılı bir aşka dönüşeceğini nerden bilebilirdi.
    Gecenin son saatleri dolmak üzereydi. Bir müddet daha sohbet ettikten sonra Çilem:
    -Artık kalksak iyi olur abam beni merak eder dedi.
    -Olur kalkalım.
    Kemal hesabı ödedikten sonra masadan kalkıp şık lokanta kapısına doğru yürüdüler. Kemal arabanın kapısını açtı ve Çilem’ e
    -Buyurun hanımefendi dedi
    Çilem gülümseyerek:
    -Teşekkür ederim beyefendi dedi.
    Bir müddet gülüştüler. Sonra Kemal de arabaya bindi ve eve doğru yola çıktılar. Artık birbirlerine daha yakın davranmaya başlamışlardı. İlk zamanlardaki çekingenlik kendini samimiyete bırakmıştı. Yarım saat geçti geçmedi ki Çilem’ in evinin önüne ulaştılar. Çilem cilveli bir bakışla iyi geceler dedi. Kemalle vedalaştıktan sonra Kemal evine doğru yola çıktı. Çilem arkasından uzun müddet baktı. O an Kemale olan sevgisini iliklerine kadar hissetti. Yaptığı sinsi planlardan ötürü kendisinden iğreniyordu. Kapıya doğru yöneldi. Anahtarı çıkardı narin elleri buz gibi olmuştu. Uzun süre kapıyı açmakta zorlandı ve nihayet kapıyı açtı. Babasının uyuduğunu düşünerek evin içinde sessiz adımlarla ilerledi. Evin içi o kadar karanlık ve sessizdi ki Çile kalp atışlarını dahi duyuyordu. Babası Niyazi Bey işten erken dönmüş. Yaşlı bedeni geç saatlere kadar dayanamayınca kendini uykuya teslim etmişti. Çilem babasının yanına gidip üzerini iyice örtükten sonra yanağına bir öpücük kondurdu. Derken yaşadığı günün karmaşık duygularıyla gözlerinden boncuk boncuk yaşlar dökülmeye başladı. Sessiz ağlıyordu. Babası uyansa im bilir ne kadar üzülecekti. Aslında Çilem’ i üzen ve ağlatan vicdanıydı. Kendinden utanıyordu. Bu durumu kendine yakıştıramıyordu. Kendini hemen odadan attı. Ses olmaması için merdivenleri yalın ayak çıktıktan sonra odasına girdi. Üzerini değiştirip eskimiş her taraftan gıcırdayan karyolasına uzandı. Bir o tarafa bir bu tarafa döndü bir türlü uyuyamıyordu. Sabaha karşı uyumuş olmalı ki rüya gördü. Annesinden uzaklaşmak istiyordu ama bir adım uzaklaşsa bir adım yaklaşıyordu. Korkuyla uyandı saat bayağı geç olmuştu. Elini yüzünü yıkadıktan sonra pembe, boncuklu terliğini giyip ahşap merdivenin gıcırtılı sesi eşliğinde aşağı indi. Mutfağa girdi. Bir kahve içip kendine gelmek istiyordu. Bu arada Kemali de zihninden atamıyordu. Ona evet demek ihanet miydi? Kemal onu kör kütük severken onun Kemale karşı ne hissettiğini bilmemesi yerin dibine girmesi için bir sebepti. Ne yapacağını ve ne diyeceğini bilemiyordu. Kahvesini sıcak sıcak yudumlarken derin düşüncelere daldı. Günler birbirlerini böle karmaşık duygular içerisinde kovalarken Kemal dadısının evine daha sık gelmeye başlamıştı. Artık daha sık görüşüyorlardı. Kemal mahalleye her gelişinde mutlaka karşılaşıyorlar başta sinsi planlarıyla sadece Kemal’i aşık etmek isteyen Çilem şimdi galiba Kemale sırılsıklam aşık olmaya başlamıştı. Asılında bu durum yeni değildi Kemali ilk gördüğü andan beri beğenmişti. Bu durumu kabullenemiyordu. Başta Kemal onun için bir oyundan ibretti. Şimdi ise, Kemal’ i gerçekten sevdiğini onsuz yapamayacağını daha iyi anlamıştı. Kemal mahalleye geldiğinde onun nehir gözlerine bakmaya utanan çilem artık o gözlerde boğulmayı göze almıştı. Bir gün kemal yine mahalleye geldi. Çilem Kemali uzun zamandır görmemişti. Onu görünce kemali ne kadar çok sevdiğini bir kez daha anladı. Kemal büyük bir özlemle Çilemin yanına yaklaştı. İki gencin gözleri bir birine değdiğinde çilem kendini ölecekmiş gibi hissetti. Çilem hasret ile Kemal’ e sarıldı. Onu sevdiğini tüm dünyaya haykırmak istiyordu. Kemal’ de ise durum bundan farklı değildi. Aynı şekilde oda çilemi sevdiğini tüm dünyaya haykırmak istedi. Artık Çilem ve Kemal birbirleri için yaşıyorlardı. Her gün bir yerlere gidiyor beraber vakit geçiriyorlardı. Çilemin aklında hiçbir soru işareti kalmamıştı. Kemale adeta bağlanmıştı. Başta oyun üzerinde kurulu bu beraberliğin bu kadar büyük bir aşka dönüşmesi anlaşılması güç bir durumdu. Sonunda Çilem Kemale aşık olduğunu kendi kendine itiraf etmişti. Çilem’ in babasına her şeyi anlatması gerekiyordu. Hayatında önemli bir aşk onu bekliyordu. Babasının karşısına çıkarabilecek, hayatını paylaşabilecek birini bulduğuna inanıyordu. Tüm cesaretini toplayıp babasının karşısına geçti.
    -Babacım galiba kızın birini seviyor ve yuvadan uçmak istiyor.
    Babası yüzünde karışık bir bekleyişle:
    -Kızım kim bu çocuk? Benim karşıma geçebilecek kadar cesur mu?
    Gülümseyerek:
    -Evet baba
    -Hım. Kimmiş bu şansız çocuk
    -Ya baba! Necla teyzenin dadılık yaptığı en küçük oğlu Kemal
    -O zaman bunlar hayli zengin bir aile. Kızım o aile bize yaramaz. Davul bile dengi dengine sen o çocuğu bırak senin karşına daha niceleri çıkacak. Zengin insanla fakir insan anlaşamaz. Fakir insan o ailede hor görülür. Dinle beni! Geç olmadan dön bu sevdadan !
    -Ama baba Kemal öle biri değil ki herkesten farklı o para pul onun için önemli değil.
    -Kızım ben son sözümü söyledim yinede sen bilirsin ama ben bu durumdan razı değilim bunu bilesin.
    Kalbine taş bastılar sanki acaba Kemal onun böle delice severken gerçekten onu hor görürmüydü. Babasının bu soğuk ve olumsuz tavrı Çilemi çok rahatsız etmişti. Kemali seviyordu ondan vazgeçemezdi. Ya babası babasından vazgeçebilirimiydi. Oda olmazdı. İki arada bir derede kalmıştı. Babasından beklenmeyen bu tavır Çilemde fırtına etiksi yaratmıştı tam bu sırada telefon çaldı ahizesi eskimiş rakamları silinmiş telefonun yanına geldi ve ahizeyi kaldırdı .Yumuşak bir sesle:
    -Efendim dedi.
    -Alo ben kemal Çilem sen misin?
    -Evet.
    - Merhab .Nasılsın?
    - İyiyim. Sen nasılsın?
    -Ben de iyiyim. Sağol. Babanla konuştun mu ne diyor bizim hakkımızda?
    - Evet, konuştum ama babam pek olumlu bakmıyor bu duruma. Bilmiyorum soğuk kanlı karşıladı. Bu iş olmayacak gibi. Ama ben seni çok seviyorum bunu unutma.
    -Hımmm tüh ya! Ne olacak şimdi biz evlenemeyecek miyiz?
    - Bilmiyorum babam olmaz diyor ama…
    Birden sessizlik oluştu Kemal duyduklarının şokunda Çilem ise olanları anlatmanın gayreti içerisindeydi. Nerden başlayacağını ve ne anlatacağını bilemiyordu. Kemal yüz yüze konuşmak için onu güzel bir gün yeşilliklerle örtülü ağaçların sarmaşıklarla sarmalandığı sevimli bir çay bahçesine davet etti. Çilem hiç düşünmeden olur dedi. Olanları yüz yüze konuşmaktan başka çareleri yoktu. Ancak yüz yüze bu önemli konuyu karara bağlayabilirlerdi.
    Saat belirledikten sonra görüşürüz dilekleriyle birlikte telefonu kapattılar ve Çilem üzerine şık kıyafetler giymek üzere odasına gitti. Gardolabını açtı.” lanet olsun bu hayata üzerime giyebileceğim doğru düzgün şık bir elbisem bile yok.” Diye kendi kendine söylendi. Bir iki parça kıyafetin dışında pek fazla kıyafeti yoktu. En son çare olarak Necla teyzenin onun için diktiği petrol mavisi elbisesini üzerine geçirdi. Tahtası eskimeye yüz tutmuş, aynasında karartılar bulunan masasına oturup makyajını yaptı. Nihayet hazırlanmıştı. Son olarak üzeri fiyonklu siyah topuklu ayakkabılarını da giydikten sonra kapı çaldı. Gelen Kemal olmalıydı. Koştura koştura merdivenlerden inerken ayağı takıldı düşecek gibi oldu ama düşmedi. Gidip kapıyı açtı bir süre bakıştıktan sonra nihayet hoş geldin diyebildi.
    -Kemal hoş bulduk hazır mısın?
    - Tamam, bir saniye bekle çantamı alıp geliyorum bak şimdiden seni bekletmeye başladım dedi gülüştüler. Çilem çantasını aldı ve kapıyı kilitledi. Mahalleli laf etmesin diye sokağın başına kadar ayrı yürüdüler. Orada tekrar yan yana gelerek çay bahçesinin yolunu tuttular. Artık eskisi gibi suskun değillerdi. Birbirlerine söyleyecek çok şeyleri vardı .Çilem’in kalbi adeta kafese kapatılmış kuş gibi çırpınıyordu. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki kalp atışlarını Kemal’in duymasından korkuyordu. Kemal de ondan farklı değildi. Onun da heyecandan dili tutuluyor, cümleler kurmada zorlanıyordu. Ancak içinden gelen Çilem’e yakın olma ona dokunma arzusunu bastıramadı. Nasıl ne zaman oldu farkında değildi ama Çilem’in eline kenetlendi. Çilem neye uğradığını şaşırmıştı fakat tepki vermeden Kemal’in elini sımsıkı sıktı. Çilem buz kesilmişti ancak kalbi ona inat alev alev yanıyordu. Bu şekilde konuşmadan bir süre yürüdüler zaten bu sırada çay bahçesine gelmişlerdi. Ortamın sessizliğini ilk Çilem bozdu.
    -Nereye otursak acaba?
    -Bilmiyorum. Şu tarafa geçelim istersen manzarası daha güzel.
    -Tamam olabilir.
    Geçip manzarası en güzel masaya oturdular. Kemal Çilem’in gözlerinin içine bakarak sordu:
    -Çilem beni gerçekten seviyor musun?
    Çilem utançla beraber kızgınlıkla:
    -Bu ne biçim soru! Saçmalama. Sevmesem burada senin yanında ne işim var. Babamı bile karşıma aldım senin için.
    Bu sözleri söylerken söylediklerine kendisi bile inanamıyordu. Başta para hırsı uğruna başlayan bu beraberlik Çilem’i çıkmaz sokaklara doğru sürüklüyordu. Körkütük aşık olmuştu. Babasını bile karşısına alacak kadar çok seviyordu. Artık güneş bile Kemal için doğuyor, ona bakmaya kıyamıyordu. Bütün bu düşüncelerle Kemal’e baktı. Kemal hatasını düzeltmek için olacak ki:
    -Canım sevmediğimden değilde insan duymak istiyor.
    Bir süre düşünceli durup bakışmayı tercih ettiler. Kemal:
    - Bak sana bir şey anlatayım dedi.
    -Vakti zamanında bir ülkede bir delikanlı yaşarmış. Bir gece rüyasında dayısının kızını kelebek olmuş, çiçekler arasında uçarken görmüş. Ona aşık olduğunu fark etmiş. Dayısının kızını delikanlıya istemişler. Düğün dernek kurumlu evlenmişler. Düğünden sonra evlerine giderken, delikanlı ile gelinin yolunu eşkıyalar kesmiş. Eşkıyaları yenemeyeceğini anlayınca kıza:
    -Ben seni kendimden bile kıskanırım. Biraz sonra şu eşkıyaların beni öldürüp sana sahip olmasına dayanamam. Kıyamet günü birbirimize karşı hor ve kederli bakmamak için şu eşkıyalar beni öldürmeden senin kanını dökeyim ki yalnız benim olarak kal. Kız da buna cevaben:
     Kıyamet günü hor ve kederli bakmamaya ant olsun ki zaten sen beni öldürmesen ben kendi canıma kıyacaktım der. Bunun üzerine delikanlı kızın dokunmaya bile kıyamadığı ipek tenine kılıcı saplayarak canına kıymış. Biraz sonra da kendi canını teslim etmiş. İkisini aynı mezara koymuşla.
     Şimdi sana soruyorum sen benim için bu kadarını yapabilir miydin?
     Ya Valla kalkıp gideceğim daha fazla saçmalama istersen. Bunlar masal biz gerçeğiz benim seni sevmem için bir şeyler yapmam gerekmiyor önemli olan kalpten sevmek. Zaten öyle bir şey olsa ben seni sevdiğime ikna ederim merak etme.
    -Peki, öyle olsun. Ama bilmeni isterim ki ben seni ömrümün sonuna kadar sevmeye devam edeceğim ve her türlü tehlikeden seni koruyacağım.
    Birbirlerine aşkla bir müddet baktılar. O sırada garson yanlarına geldi ve ne içeceklerini sordu. İkisi de birer tavşan kanı çay istediklerini uzun boylu esmer temiz giyimli garsona söylediler. Çaylar geldi ve çaylarını içip bir müddet daha konuştuktan sonra Kemal son olarak ailesinden bahsetti ve Çilem’e :
    -Seni ailemle tanıştırmak istiyorum. Bu akşam bize yemeğe gelir misin? dedi.
    Çilem biraz tereddüt etti. Acaba ailesi Çilem’i beğenir miydi? Sonuçta Çilem fakir bir ailenin kızıydı. Üstelik çok küçükken annesi zengin bir adamla birlikte gidip babasını terk etmişti. Bütün bunları nasıl anlatacaktı? Oğullarına layık olabilir miydi? Babasının haklı çıkma durumu da vardı. Ama bütün bunları hiçe sayarak bir anda:
    -Olabilir dedi.
    -Tamam, ben seni gelip alırım.
    -Hayır olmaz! Babam seni görmemeli zaten bu evliliğe karşı. Daha fazla üstüne gitmeye gerek yok. En iyisi sen bana evinizi tarif et ben taksiyle gelirim.
    -Doğru. Neyse sen gel de neyle gelirsen gel.
    -Tamam, tamam geleceğim. Biraz ani oldu ama…
    -Tamam, o zaman bu akşam seni bekliyoruz.
    Gülümseyerek olur dedi ve kafasını sallamakla yetindi. Bu durum içinde fırtınalar koparıyordu. Ailesiyle tanıştıracak kadar ciddiydi Kemal. Babası Kemal’le ilgili yanlış düşünüyordu belki de. Ailesiyle tanıştırmaya kadar işi götüren biri bu saatten sonra yarı yolda bırakmaz gibisine geliyordu.Bütün bunları en iyi şekilde öğrenmenin tek yolu Kemallere gitmekti. Bütün düğümler bu akşam yemekte çözülecekti. Bunun için Kemal’in ailesiyle tanışma teklifini hemen kabul etmişti ama korkmuyor da değildi. Ya babası haklı çıkarsa. Kemal gerçekten güvenilir biri değilse. Birden bu düşünceleri yalanlamaya kendi kendine saçmalama diye söylenmeye başladı. Kemal onun sessizce mırıldamasını duymuş olacak ki :
    -Ne oldu canım diye sordu?
    -Bir şey yok öyle dalmışım. Geç oldu artık kalkalım mı? Babam merak eder. Hem size gelmek için hazırlanmam lazım.
    -Senin hazırlanmana hiç gerek yok sen her halinle güzelsin zaten.
    Çilem utandı. Hiçbir şey diyemedi sadece gülümsedi. Kemal hadi kalkalım dedi.
    Çaylarının son damlalarını yudumladıktan sonra aynı anda ayağa kalktılar. Kemal hesabı ödemek için çay bahçesinin bir köşesinde şık motiflerle süslenmiş çardağa doğru yürüdü. Çilem de onu kapının kenarında bekliyordu. Kemal hesabı ödedi ve yeniden el ele tutuşarak çay bahçesinden ayrıldılar. Biraz sonra Çilem eve geldi. Kemal de Çilem’i eve bıraktıktan sonra halletmesi gereken ufak işler için iş yerine uğradı. Çilem bu defa kararlıydı. Babasına Kemal’i çok sevdiğini ve bu sevgiye kimsenin karşı çıkmaması gerektiğini söyleyecekti. Bir yandan da babasının o yorgun bedeninin bu durumu kaldıramayacağından korkyordu. İçeri girdiğinde babası efkarlı efkarlı sigarasından çıkan dumanlarla birlikte dışarıyı izliyordu. Kafasını kurcalayan bir şeylerin olduğu belliydi. Çilem ilk başta biraz çekindi acaba söylesem mi söylemesem mi diye tereddüt etti ama kararlıydı söyleyecekti. Söylemekle söylememek arasında verdiği bir savaştan sonra son kararı verdi söyleyecekti.
    -Baba dedi nasılsın?
    Önce babasının tavrını ölçmeliydi aniden konuya dalmak istemedi.
    -İyiyim kızım. Dibine vurduğum bu yalan dünyada başka ne diyeyim?İyi diyelim iyi olsun.
    -Ne oldu baba niye böyle dertlendin?
    Sen bakma bana kızım benim her zamanki halim.
    -Şey… Baba ben sana bir şey söyleyecektim.
    -De bakalım ne diyecektin?
    -Biliyorsun Kemal’i.
    -Bilmez olsaydım! De artık ne diyeceksen çıkar ağzındaki baklayı!Ne diyeceksin o adam hakkında?
    -Ben onsuz yapamam artık baba. Onu o kadar çok seviyorum ki!
    -Sus bana sakın sevgiden sevmekten bahsetme!
    -Neden böyle diyorsun baba üzülüyorum bana bunu yapma.
    -Ben senin mutsuz olmanı ister miyim? Sevgi bir yere kadar bir yerden sonra sevmek falan hepsi yalan oluyor. Hani annenle bizim o büyük aşkımız nerede? Annen fakir hayata daha fazla dayanamadı ve pes etti. Hani sevgi? Eğer sevgi denen kavram mutlu olmaya yetseydi ve tüm zorlukları aşsaydı annen zengin bir adamın peşinden gitmezdi.Senin o adamla birlikte olanı istemiyorum son sözüm bu!
    Annesine nefreti kat be kat artmıştı. Yine bir tartışma yine anne kelimesi. Bu kelimenin daha güzel yerlerde kullanılması gerekirken her zaman kötü durundayken kullanılması onun canını acıtıyordu. Anne sıcaklığına hasret kalmış ondan nefret eden bir düşman gibi bu günlere gelmişti. Bütün bu konuşmalardan sonra odada daha fazla kalamazdı. Gözleri dolmuştu ağlamamak için kendini zor tuttu. Kapıyı çarpıp odayı terk etti. İçerisindeki bu tarifsiz acı onu mahvediyor, böyle bir olayın yaşanmasına dolaylı yoldan neden olan annesinden resmen tiksiniyordu. Aşkın o hayali dünyası onun bilinmezliklerinin içinde çırpınarak can çekiştiği bir anda ortaya çıkmıştı. Daha önce hiç kimse için ve hiçbir şekilde babasıyla böyle büyük bir tartışma içerisine girmemişti. Kemal’de onu çeken bir güç vardı sanki. Başlarda aklıyla hareket eden zengin olmayı düşleyen o kız gitmiş yerine Kemal’e deli gibi aşık babasına bile karşı çıkan asi bir kız gelmişti. Böyle bir anda bile aklının her hücresinde Kemal’in yüzü,benliği var oluyordu. Yüreğinin küçük bir parçası olan kalbi Kemal’i düşündükçe hızlı hızlı çarpıyor, nefesi kesilir gibi oluyordu. Dışarı, bahçeye doğru ilerledi. Gökyüzü tüm görüntüsüyle insanı kendine hayran bırakıyordu. Usulca koynuna sokulan sevdanın yaşattıkları pek zahmetliydi. Durmadan düşünüyordu. Sonra aklına birden akşam yemeği geldi. Hemen hazırlanmak için içeri girdi. Pazardan güç bela aldığı kırmızı boydan elbisesini giyecekti. Altına da komşulardan birinin geçen yıl ona verdiği kırmızı topuklu ayakkabı iyi olur diye düşündü. Kemal’in ailesinin onu beğenmesi çok önemliydi. Beline kadar uzanan kömür karası saçlarını topuz yaparak topladı. Küçük tokalarla hoş şekilde topladıktan sonra makyaj yapmak için eskimiş aynanın başına geçti. Saçlarını toplayınca yüzü gözü ortaya çıkmıştı. Son olarak makyaj da Çilem’in güzelliğini en iyi şekilde ortaya koydu. Elbisesini de giydikten sonra her şey tam gibiydi. Babasının bu gece nöbetinin olup eve gelmemesi onun için büyük bir şanstı. Yoksa mümkün değil bir yere gidemezdi. Çantasını aldıktan sonra kapıyı güzelce kilitledi ve Kemallere gitmek için evden çıktı. Kapının önünde bir taksiye atladı. Taksiciye yolu tarif etti. Takside uzun uzadıya düşünme fırsatı buldu acaba Kemal’in ailesi onu nasıl karşılayacaktı?Bütün bu düşünceler eşliğinde ilerlerken taksicinin:
    -Abla geldik sesiyle irkiliverdi.
    Taksiciye ücreti ödedikten sonra taksiden indi ve yola koyuldu. Artık Kemallerin evine yetişmek için metreler kalmıştı. Ayakları geri geri gidiyordu sanki. Yollar bitmek bilmedi. Metreler kilometrelere dönüşüvermiş gibiydi. Nihayet karşısında Kemal‘i gördü. Kemal evin köşesinde onu bekliyordu. Heyecanla Kemal’e doğru ilerledi. Kemal’in yanına yetişir yetişmez birlikte ilerlemeye başladılar. Kemal:
    -Bak canım burası bizim ev dedi.
    Çilem o güne kadar böyle ev görmemişti. Ev değildi bu saray yavrusuydu adeta. Büyük demir kapıdan girdikten sonra resmen gözleri kamaştı bahçenin yeşilliği güllerin rengi onu büyülemişti. Bütün bu şaşkınlığın içerisinde balkon kapısında bekleyen büyük bir kalabalık fark etti. Hepsi meraklı gözlerle Çilem’in gelmesini bekliyorlardı Kemal’in annesi de bu kalabalığın içindeydi. Meraklı gözlerle Çilem’in gelmesini bekliyordu. Bir kenar mahalle dilberine oğlunu kaptıracak değildi. Sadece oğlu ile arası açılmasın diye kabul etmişti bu daveti. Onun istediği gelin çok daha farklı statülerde olmalıydı. Bu durumu asla kabullenemezdi. Çilemler artık evin çelik kapısına yetiştiler ve zile bastılar. Evin hizmetçileri kapıyı açtılar. Hoş geldiniz diyerek onları içeri davet ettiler. Şimdilik her şey yolunda ilerliyordu. Yün halılar, eşsiz antikalarla süslenmiş salona doğru yürüdüler. Bütün aile buradaydı. Kemal’in annesi Fitnat Hanım Çilem’i dört gözle bekliyordu ve Çilem şu an karşısındaydı. Onları el ele görünce küplere bindi fakat belli etmedi. Fitnat Hanım için gece yeni başlıyordu. Bu akşam Çilem’e olan bütün zehrini akıtmalıydı. Çilem’e bakışları bile Çilem’in rahatsız olmasında geçerli bir sebepti. İlk görüşte soğuk havalar esmeye başlamıştı bile. Kemal bu durumu düzeltmek ve ortamı yumuşatmak için annesine dönüp:
    -Anne işte sana bahsettiğim Çilem. Müstakbel gelinin.
    Çilem tedirginlikle karışık gülümseme ile.
    -Memnun oldum hanımefendi ben Çilem.
    Fitnat Hanım buz gibi bakışlarıyla:
    -Ben de Fitnat evimize hoş geldiniz.
    -Hoş bulduk efendim.
    Bu soğuk tanışmadan sonra teker teker diğer aile fertleri ile tanıştı. Daha sonra onlar için ayrılan yere geçip oturdular. Biraz sohbetten sonra annesi Çilem’i resmen baştan aşağı süzdü. Bu birliktelikten hoşnut olmadığı her halinden belliydi. İçinden “Ah benim akılsız oğlum kala kala bu kıza mı kaldın sen? Ben seni bu kıza yar eder miyim?”diye içinden geçiriyordu. Salonda geçen sohbetler Çilem için pek hoş gerçekleşmiyordu. Fitnat Hanım Çilem ile sohbete devam etti.
    -Hangi üniversiteyi bitirdiniz Çilem Hanım?
    -Ben bazı nedenlerden dolayı üniversite okuyamadım.
    -Nasıl yani siz o zaman çalışmıyorsunuzdur da şimdi. Anneniz babanız ne iş yapıyorlar?
    -Annem öleli çok yıllar oldu babamda ne iş bulursa yapıyor eve bakmak için.
    Annesinin öldüğünü söylemesi kanına dokunmuştu. Annesinden bu kadar mı utanıyordu? Galiba evet ondan utanmak bir yana düşürdüğü durumlardan ötürü için için kızıyordu.
    -Hım. Nerde oturuyordunuz? Nişantaşı’na yakın bir yerde misiniz?
    -Yok, Nişantaşı’na bayağı uzak küçük sevimli bir semtte oturuyoruz. O kadar da lüks değil.
    -Kemal’le nasıl tanıştınız?
    Kemal hemen araya girdi bu konuşmaların nereye gideceğini az çok kestirebildiğinden olacak hemen araya girme ihtiyacı hissetti. Sert bir şekilde annesine dönerek:
    -Anne yeter kızı bu kadar sorguya çektiğin. Geri kalan sohbetinizi yemekten sonraya bırakın artık.
    -Neyse bu kadar sohbet yeter benim için. Artık yemeğe geçelim isterseniz.
    Çilem ürkek bir sesle:
    -Tamam, olur efendim.
    -Buyurun bu taraftan.
    Yemeğe geçtikten sonra bir süre suskunluk yaşandı. Çilem sorulan sorular karşısında biraz üzülmüş, biraz da bozulmuştu. Aklına gelmeyecek şeyleri tekrar hatırlamak onda biraz tutukluluk yarattı. Donuk gözlerle bir noktaya bakıyordu. Bu durum Kemal’in dikkatini çekmiş olacak ki sohbet ortamı yaratmaya çalıştı ve:
    -Anneciğim çilem çok güzel yemek yapar.
    -Ya! Öyle mi! Suşi biliyor musun?
    -Suşi mi? Hayır, efendim bilmiyorum.
    -Peki ne tür yemekler biliyorsun?
    -Daha çok geleneksel yemekler yapıyorum.
    -Anladım şekerim. Biz daha çok Çin ve İtalyan mutfağı yemekler tüketiyoruz.
    -Hım. Ben o tür yemekleri bilmiyorum.
    -Aman anne bıktım artık yeter kızı sorguya çektiğin. Bırak da rahat rahat yemeğini yesin.
    -Bir şey dediğim yok oğlum gelinimi yakından tanımak istiyorum suç mu?
    -Yok, Kemal ben rahatsız olmuyorum tabi ki beni tanımak annenin en doğal hakkı.
    -Bu arada boynundaki kolye ne güzelmiş pırlanta mı?
    -Yok, efendim bizim orada pazar kuruluyor oradan aldım.
    -Anladım dedi yüzünde küçümseyici bir ifadeyle.
    Ortalık tekrar sakinleşti. Çilem bu yemeğin bitmesini ve eve gitmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Artık daha fazla dayanamayacaktı çekip gitmemek için kendini zor tutuyordu. Yine de Kemal için Kemal’e sevgisinden söylenen bütün küçümseyici sözleri sineye çekti. Kemal’i her şeyden çok seviyordu. Yemeğin bu kadar sıkıntılı geçeceğini tahmin etmemişti. İyi de geçeceğini düşünmüyordu bunu durumu kabullenmişti fakat bu kadarını beklemiyordu. Zengin bir ailenin Çilem gibi yoksul bir kızı sahiplenmesi çok da kolay değildi. Yemeği yedikten sonra salona geçtiler. Fitnat hanımın iğnelemeleri burada da devam etti. Bir müddet daha oturdular ikramlar yapıldı. Çilem sıkılmışa benziyordu. Kemal’e gözleriyle sıkıldığını belli etti ve müsaade istedi. Hep beraber kapıya doğru yürüdüler. Bu gece Çilem için çok yorucu bir geceydi. Tamamen hayal kırıklığından ibaretti. Ama Kemal’e çok güveniyordu o asla kibir yapacak biri değildi. Hem Çilem’i de çok seviyordu. Onu yarı yolda bırakmazdı. En başında Kemal’e karşı hain planlar yapmasından dolayı hala utanç duyuyordu. Ama şimdi ona sırıl sıklam aşık olmuştu. Herkesle vedalaştıktan sonra Kemallerin evinden ayrıldı. Kemal’in bütün ısrarlarına rağmen kendisini eve bırakması teklifini reddetti. Tek başına taksiye bindi ve eve geldi. babası uyumuştu. Sessizce babasına hissettirmeden odasına çıkmaya çalıştı. Bu sırada vazonun kırılmasıyla babası uyandı. Nerelerdesin kızım diye çıkıştı.
    -Necla teyzelerdeydim baba. Biraz onlarda oyalandım.
    -O çocukla görüşmüyorsun değil mi?
    Çilem sessiz kalmayı tercih edince babası sinirlendi. Yarın senle bir konuşalım kızım böyle olmaz. Ya o çocuk ya ben yeter artık.
    -Neyse baba yarın konuşalım bu konuyu. Çok yorgunum bu gün. İyi geceler.
    -İyi geceler.
    Çilem yorgun bir şekilde odasına çıktı. Aşk bazen olmadık yarlerde ve olmadık zamanlarda insanın hayatına girip insanı zor tercihler yapmaya mecbur bırakıyor. Çilem ‘in durmadan atan kalbi artık Kemal için atıyordu. Ondan vazgeçemezdi. Ya babası? Ondan vazgeçebilir miydi? Bütün bu düşünceler arasında uykuya daldı. Sabah uyandığında babası onu kahvaltı masasının başında bekliyordu. Çilem tedirgin bir ses tonuyla:
    -Günaydın babacığım dedi.
    -Günaydın kızım gel otur da biraz konuşalım.
    -Tamam, baba konuşalım.
    Sakin bir şekilde başlayan bu konuşmalar gitgide çıkmaza sürükleniyordu. Biraz sonra sakin konuşmaların yerini yüksek sesler almaya başladı. İlk defa babasına bu kadar sert çıkışmıştı. Kemal’e gerçekten çok güveniyordu. Babasına karşı gücünün yettiği kadar Kemal’i savundu. En sonunda babasının kararlı tavırları karşısında kendini çaresiz hissettiğinden kapıyı vurup ağlayarak enden çıktı. Babasına çok öfkeliydi. Babasının Kemal’i hiç tanımadan onun hakkında fikir yürütmesi Çilem’i çok üzmüştü. Necla teyzelerde biraz durup içini döktükten sonra eve geldi. Babasıyla konuşmuyorlardı. Bir evde iki yabancı gibi davranıyordu. Babası onu görmezden geliyordu. Günler bu şekilde birbirini kovaladı. Aylarca Kemal ile gizlice görüşmek zorunda kaldılar. Babasıyla arası bir türlü düzelemiyordu. Artık böyle devam edemezdi. Bir gün evi terk etmeye karar verdi. Babasına mektup yazıp doğup büyüdüğü evini canından çok sevdiği babasını aşkı uğruna hiçe saymıştı. Canı çok acıyordu. Hayat bazen kötü oyunlar oynasa da insana hayattan uzak durulmuyor. Her kötü şeyin ardından insanı hayata bağlayan yeni nedenler ortaya çıkıyor. Çilem’in yaptığı tercihte de aynı durum söz konusu. Babasından vazgeçip tüm ümidini Kemal’e bağlamıştı. Artık Kemal’den başka kimsesi kalmamıştı. Çilem’in bu hali aslında aşkın büyülü halinden başka bir şey değildi. Aşıktı. Seviyordu. Artık istediği tek şey dünyada her şeyden çok sevdiği Kemal ile evlenmekti. Durmadan bu durumun getireceği sıkıntıları düşünüyordu. Kemal ‘de annesinin yaptıklarına kızsa bile ona hiçbir şey diyemiyordu. Fitnat hanım her fırsatta Çilem’i kötülüyordu. Kemal bu duruma aldırmıyormuş gibi görünmek zorundaydı. Annesinin Çilem’i istememesine şaşırmamıştı. Çünkü Çilem mevki olarak onlardan çok gerideydi. Ama Kemal sevgilerinin bütün engelleri aşacağına inanıyordu. Çilem’in evden ayrıldığını duyan Kemal soluğu Çilem’in yanında aldı. Olayların tüm detaylarını konuştular. Kemal Çilem’i güzel bir otele yerleştirdi. İki üç gün sonra onu yemeğe çıkardı. Gecenin karanlığında gökyüzü parlıyordu. Birden yüksek bir apartmanın tepesinde büyük harflerle kocaman seni seviyorum enimle evlenir misin yazıyordu. Çilem beklenmeyen bu sürpriz karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Kemal ‘e sıkı sıkıya sarıldı. Kulağına sessizce:
    -Beni bırakma senin için kendimden, her şeyimden vazgeçtim dedi.
    -Asla, seni asla bırakmayacağım.
    -Seni çok seviyorum tabi ki evet.
    Her ikisi de mutluluktan havalara uçuyorlardı. Çilem’in eveti bütün zorluklara karşı söylenmiş evetti. Aradan birkaç gün geçtikten sonra evlilik hazırlıklarına başladılar. Annesinin tüm olumsuz davranışlarına, karşı çıkışlarına rağmen dört dörtlük bir düğünle dünya evine girdiler. İlk zamanlar gayet güzel giden bu evlilikte çatırdamalar olmaya başlamış gibiydi. Fitnat hanımın bu durumdaki rolü üçümsenecek gibi değildi. Gençlerin her işine karışıyordu. Çilem’i hala kabullenememişti. Onu aileden biri gibi göremiyordu birtürlü. Beraber yaşamaları anlaşmazlıkları tetikliyordu. Çilem ‘in babası da mahalleyi terk edip başka bir kasabeya yerleşmişti. Çilem’i bir türlü affedemiyordu. Çilem iyi gitmeyen hayatında babasına ihtiyacı olduğu her an onun fotoğrafları ile yetinmek zorunda kalıyordu. Fitnat hanım zamanla tahammül edilemeyecek biri haline gelmeye başlamıştı. Kemal’le çilem gittikçe daha çok kavga etmeye başladılar. Başta Çilem’i savunan Kemal yorulmuş olacak ki tartışmalarda sessiz kalmayı tercih ediyordu. Bu durum Çilem’i günden güne eritiyordu. Pişman olmaya başlamıştı. Bu hayat ona göre değildi. Kemal’i sevmek artık sorunları çözmeye yetmiyordu. Sancıları devam ettikçe içinden çıkılmaz bir hal alan bu evlilik nasıl düzelecekti. Çilem düzeltmeye çalışıyor, Kemal hiçbir şey yapmıyordu. Kemal’in ilgisizliği Çilem’i çileden çıkarıyordu. Artık kavgasız geçen günleri olmuyordu. Her gün kavga, her gün tatsızlık. Birbirlerini yıpratıyorlardı. bir gün Çilem’in kanepede oturduğu bir sırada kemal yanına geldi. İkisi de yorgun görünüyordu. Hayat ikisine de en acımasız yüzüyle görünmüştü. Kemal kısık bir sesle:
    -Yoruldum dedi. Pes. Benden bu kadar. Daha fazla devam edemeyeceğim.
    Çilem dondu kaldı. Sorunları vardı ama böyle çözüleceğini beklemiyordu. Hani o büyük aşkları? Küçük kavgalar yıpranmalar aşklarını da yıprandırmıştı beraberinde. Çilem şaşkın bir şekilde:
    - Bu kadar kolaydı demek. Aşkımız bu kadar zayıftı. İnanamıyorum. Son sözün buysa ve bittiyse bende de bittin.
    Birbirlerine son sözleri bu olmuştu. Çilem daha fazla dinlemeden kapıyı çarptı ve çıktı. Daha önce babasının yüzüne kapıyı çarpıp çıktığında onu bekleyen biri vardı. Kemal’i vardı. Şimdi onu hayata bağlayan hiç kimsesi kalmamıştı. GALİBA YANILMIŞTI. Bu sevgiye körü körüne inanmıştı. Oysa Kemal en ufak zorlukta ona sırt çevirmişti. Fitnat Hanımın kahkahaları kulaklarında çınlıyor gibi oldu. Nihayet emellerine ulaşmıştı. Oğlunu fakir kenar mahalle dilberinden kurtarmıştı. Deli gibi yollarda bir müddet dolandı. Babasını arayacak yüzü yoktu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Ölümün soğuk yüzü onu kendine çekiyordu. Uçurumun kenarına geldiğinde yaptıklarını ve yaşadıklarını uzun süre düşündü. Kemal’e oyun oynayacğı yerde hayat ona oyun oynamıştı. Hiç kimseyi sevmediği kadar onu sevmişti. Yanılmıştı. Sevgi bir yere kadardı. Bir adım attı ve kendini boşluğa bıraktı. Bedeni hafifçe titredi. Artık hayatta değildi. Kemal’i nasıl sevdiğini en iyi şekilde kanıtlamış oldu. En başında kemal’in anlattığı hikayede kızın yaptığı karşısında Kemal’in sen olsaydın benim için bunu yaparmıydın sorusuna en güzel cevaptı belki. Onun için canını vermişti. Yanılmıştı. Çok yanılmıştı. Kemal Çilem’i hak edecek kadar çok sevmemişti. Onların sevgisi de gerçeklere yenilmişti. Bütün sevgilerde olduğu gibi. Sevgi tek başına yetmiyor bazen. Gerçekler sevginin üstüne ağ gibi dolanınca sevgi çaresiz kalıyor. Çilem’in Kemal’i, Fitnat Hanım gerçeğini ve statü farkını hiçe sayacak kadar çok sevmesi mutlu olmalarına yetmedi. Çilem’in cesedi kayıplara karıştı ama ruhu hala Kemal ile birlikteydi. Kemal ise Çilem’i aramasına rağmen bir türlü ona ulaşamadı. Annesinin hoş gördüğü bir kızla evlendi. Yüreği hala Çilem için atıyordu .Onu asla unutamadı. Bu sevgiden vazgeçmesi unutamamasına engel olamadı.
    =son=.

      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:06 pm