Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    ÖLÜMSÜZ AŞK (TUĞBA COBULOĞLU)

    Paylaş

    1001110027

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 19/12/10

    ÖLÜMSÜZ AŞK (TUĞBA COBULOĞLU)

    Mesaj  1001110027 Bir Paz Ara. 19, 2010 3:51 pm

    ÖLÜMSÜZ AŞK
    Sıcak bir yaz günüydü. Kuşların cıvıltısı yankılanıyordu etrafta. Çocukların şen şakrak sesi insanın ruhunu okşarcasına yayılıyordu şehre sessiz geçen onca güne inat. Eline işini alan kocakarılar bahçenin en güzel yerini kapmak için adeta birbirleriyle yarışıyor; gününün çoğunu o köhne kahvehanede geçiren başıboşlar bile bu güzel günün tadını çıkarmak için park meydanlarını dolduruyordu.
    Peki ya Tuğba? Tuğba neden bu cümbüşten mahrum bırakıyordu kendini? Dershane, arkadaş, mesafe, dersler, testler, ödevler, ÖSS… Nasıl rahat olabilirdi ki? Bütün bunlar beynini tırmalarcasına meşgul ederken bu cümbüşün içerisinde nasıl rahat hissedebilirdi ki kendini? Zaman kaybından başka bir şey değil miydi bu yaşananlar? Ya da insan her şeye rağmen yine de kendine vakit ayırmayı becerebilmeli miydi? Zihninde çözümleyemediği sorularla savaşırken yanından bir ses:
    - Tuğbaaaa… Geldik, diyerek dürtmüştü kolunu hafifçe.
    Mutlu, umutlu günler çok uzakta olmamalıydı. Tuğba bu değildi, olamazdı da. Derken çok geçmedi ve işte yine, yeniden eski haline, kendine dönmüştü Tuğba. Hiçbir olumsuzluk onu yıldıramazda, hayata tutunmasına hiçbir şey engel olamazdı. Aynaya bakışı bile değişmişti. Çünkü günlerdir aynada gördüğü o değildi. Karamsarlığın yansıttığı kasvetli bir görüntüden ibaretti karşısındaki. Ders çalışmaktan, test çözmekten, sabahın erken saatlerinde yola koyulmaktan, her gün hep aynı şeyleri yaşamaktan çok sıkılmıştı artık. Bu stresli günler son bulsun, yerini sevince bıraksın istiyordu. O günler çok uzakta olmamalıydı. Ama zaman da geçmek bilmiyordu bir türlü. O kadar hasret kalmıştı ki doyasıya eğlenmeye, gezmeye… Arkadaşlarıyla azıcık eğlenecek olsa aklına hemen çalışması gereken dersler, çözmesi gereken testler geliyordu. İçi hiç rahat değildi bu yüzden. Hiçbir şeyin keyfine doyamamak onu delirtiyordu adeta, her öğrencinin büyük sınava hazırlık döneminde yaşayabileceği bu buhranlı günleri birinin yardımıyla atlatması gerekiyordu Tuğba’nın da. Derken bir gün dershanenin panosunda asılı olan bir kâğıt ilişti Tuğba’nın gözüne. Kâğıtta şöyle yazıyordu:
    “ Hayatımızdaki Taşlar
    Profesör sınıfa girer. Karşısındaki seçkin öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, ‘Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız’ der. Kürsüye yürür, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarır. Ardından kürsünün altında bir düzine yumruk büyüklüğünde taş alır ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başlar. Kavanozun daha başka taş almayacağından emin olduktan sonra öğrencilerine: ‘ Bu kavanoz doldu mu?’ diye sorar. Öğrenciler hep bir ağızdan: ‘Doldu.’ diye cevap verirler. Profesör: ‘Öyle mi?’ der ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkartır. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döker. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağlar. Ardından da öğrencilerine bir kez daha : ‘Bu kavanoz doldu mu?’ diye sorar. Bir öğrenci: ‘Dolmadı herhalde.’ diye atılır. ‘Doğru.’der profesör ve yine kürsünün altına eğilerek bir kova kum alır ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döker. Yine öğrencilerine döner ve ‘Bu kavanoz doldu mu?’ diye sorar. Tüm sınıftakiler hep bir ağızdan: ‘Hayır’ diye bağırırlar. ‘Güzel.’ der profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi alır ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşaltır. Sonra da öğrencilerine dönerek: ‘Bu deneyin amacı neydi?’ diye sorar. Uyanık bir öğrenci hemen: ‘Zamanımız ne kadar dolu görünse de daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır.’ diye atlar. ‘Hayır .’ der Profesör ‘Bu deneyin esas anlatmak istediği, eğer büyük taşları baştan yerleştiremezseniz küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamayacağınız gerçeğidir.’ Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam eder: ‘Nedir hayatınızdaki büyük taşlar?
    *Eğitiminiz
    *Sevdikleriniz
    *Arkadaşlarınız
    *Hayalleriniz
    *Sağlığınız
    *Bir eser yaratmak
    *Başkalarına faydalı olmak
    *Onlara bir şey öğretmek
    Büyük taşlarınız belki bunlardan biri, belki birkaçı, belki de hepsi… Bu akşam yatmadan önce iyi düşünün ve sizin büyük taşlarınızın hangileri olduğuna iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı ilk olarak kavanoza yerleştiremezseniz bir daha hiçbir zaman koyamazsınız.”
    Tuğba çok etkilenmişti bu yazıdan ve ir an aklından şu düşünceler geçti: ‘Evet, hayat bazen çok acı olabilir. Sanki bütün dünya üzerimize geliyor gibi de hissedebiliriz. Tutunduğumuz her dal da kopabilir. Her şeyin aksi gittiğine de inanabiliriz. İşte kendimizi bıraktığımız o an, hayat üzerimizi adeta toprakla örter. Baş etmenin tek yolu yakınıp sızlanmak değil, silkinmek ve kurtulmaktır. Aydınlığa doğru koşmaktır kör kuyuda olsak bile Tuğba… Hayatta her şeyi kendin için yapıyorsun. Hiçbir şey kendinden, kendi geleceğinden önemli olamaz. Artık hiçbir sıkıntının, stresin seni üzmesine izin verme ve sonunda sen de sabrın verdiği mutluluğu yaşa. Başaracaksın Tuğba. Buna inan!’
    Evet şimdi… Şimdi her şey çok güzeldi. Dershanenin gözbebeğiydi. Arkadaşları etrafında pervane, hocaları deli divaneydi. Başarısına diyecek söz yoktu. Her şey tam istediği gibi yolunda gidiyordu. İnsan isteyince nasıl da her şeyin üstesinden gelebiliyordu.
    Günler ayları kovalarken hiç ummadığı şey gelmişti başına. Tabi ki AŞK…Bunca stresin,sıkıntının arasında aşk da nereden çıkmıştı .Zaten yeni yeni kendine gelebilmişti.Aşk da neyin nesiydi şimdi.Her gün,her saat,her dakika test yığınlarının arasında kaybolan Tuğba’nın o yorgun yüreğine aşk denilen o gizemli duyguya yer var mıydı gerçekten?Bu zamana kadar gönlünde kimseye yer vermeyen Tuğba,bu sefer ağırlayacak mıydı çat kapı gelen misafirini yüreğinde?Gerçi haberli gelse o zaman a insan hayatını bir dokunuşuyla büyüleyen bu tarif edilemez duygunun tadına da varılamazdı ama.Hayatının tam da dönüm noktalarını yaşayan Tuğba bir duygu seline kapılıp geleceğini karartmaktan korkuyordu açıkçası.Matematik.geometri,semboller,formüllerle dolu olan beynini yersiz düşüncelerle meşgul etmekten korkuyordu.Ama kim bu zamana kadar yüreğine söz geçirebilmişti ki?İnsan tüm zorlukların karşısında dimdik durabilirken,söz konusu yürek olunca neden iki büklüm oluyordu?Karşılaştığı tüm güçlüklere meydan okuyabilen insan,takatini mi yitiriyordu da direnemiyordu yüreğine karşı?Tuğba da sözünü dinletememişti maalesef.Duyguları baskın geliyordu her defasında.O da duygularının dediği gibi yaptı ve karar verdi hayatında hiç tatmadığı aşk denilen o duygu şöleninden bir yudum almaya.
    Her sabah bin bir zorlukla uyanan Tuğba için artık o sıcacık yatağından kalkmak bir çile olmaktan çıkmış; yerini sevince, neşeye bırakmıştı adeta. Sersemliğini atmak için birçok kez ovalanan o gözler şimdi kendiliğinden her zamankinden daha çok açılıyor ve ışıl ışıl parlıyordu. Bir duygu insanın yüzünü bu kadar kısa zaman zarfında değiştirebilir miydi gerçekten? Her gün saçını rastgele toplayan Tuğba daha bir özeniyordu artık saçına. Aynanın karşısından saatlerce ayrılmıyor, şekilden şekle sokuyordu kendini. Tam bir saat süren dershane ev arasını artık o kadar da gözünde büyütmüyordu. Sallana sallana geçtiği o sokaklardan, caddelerden daha dikkatli geçiyordu artık her an gönül verdiği kişiyi görebilme ümidiyle. Tüm umudunu kaybetmişti ki dershaneye adım atar atmaz irkildi karşısında gönlünü hapseden delikanlıyı görünce.
    Aynı dershanede olmalarına rağmen nende daha önce hiç karşılaşmamışlardı? Neden onca zamana rağmen bir kerecik olsun göz göze gelmemişlerdi? Allah’ım kim bu delikanlı? Hangi sınıftaydı? Adı neydi? Her şeyden önemlisi hayatında biri var mıydı? Ooffff… Bu sorular nasıl cevap bulacaktı? Çok geçmeden birbiri ardına düğümlenen tüm sorular birer birer çözüldü.
    Rıdvan… Çakmak çakmak yanan gözleri adeta bir ahunun gizemli bakışlarını andırıyordu. o bakışların ardındaki büyü insanın kalbini okşuyordu. Bir insan bu kadar mı güzel ve anlamlı bakardı. Ahhh o gözler! Nasıl da hapsediyordu içine insanı pervasızca. Kirpikler bir ok gibi saplanıyordu aşk arayan yüreklere. Siyah saçları ne kadar da yakışıyordu o beyaz tenine. bu endam, bu yakışıklılık… Mümkün müydü insanın kendisini kaptırmaması.
    Zil çaldı. Ders zamanı geldi. İçeri süzülen güneşin aydınlığında merdivenleri basamak basamak atlarken… Ve işte tam karşıda… Gözleri gözlerine değdi. Ne yapacağını şaşırırcasına kaptırmıştı kendini Tuğba o büyülü bakışların ardındaki tutku dolu yolculuğa. Hiç bu kadar hızlı çarpmamıştı kalbi ta ki o gözlerdeki yolculuğa eşlik edene dek.
    Aydın Hoca derste… Konu bitti bile. Herkesin önünde bir test yığını… O buğulu bakışlarla test yığını arasına sıkışıp kalan Tuğba ir yandan başarısına başarı katmak için testlerle cebelleşirken diğer yandan da o gözlerle tekrar buluşmak için heyecanla zilin çalmasını bekliyordu. Aydın hoca:
    -Arkadaşlar ders bitti, çıkabilirsiniz.
    Damla, Betül ve Tuğba her ders arasında olduğu gibi yine o meşhur köprünün önündeydiler. Tuğba kızlarla laflaşırken omzuna dokunan o elin ardındaki sesin kime ait olduğunu ararcasına bir hışımla arkasına doğru yöneldi.
    -Ders çıkışında işiniz yoksa biraz bana zaman ayırabilir misiniz?
    - …Nee? Ben mi? Kime? Nasıl yani? Bilmem…
    Ne söyleyeceğini, nasıl cevap vereceğini şaşırmıştı bizim deli kız. Afalladı kaldı…
    - Evet, size diyorum. Umarım bu teklifimi geri çevirmezsiniz. Kabul ederseniz ben gerçekten çok memnun olacağım.
    Olduğu yerde donup kalan Tuğba’nın ağzından çıkan tek sözcük titrek bir sesle: ‘tamam’ oldu.
    -Teşekkürler… Ders çıkışında görüşürüz o zaman, diyerek ayrıldı oradan Rıdvan.
    Ardından bakakaldı Tuğba. Hala başına gelenin gerçek mi hayal mi olduğunu idrak etmekte zorluk yaşarken damlanın koluna geçirdiği çimdikle kendine geldi.
    Oofff… Ne bitmez bir ders bu böle… Her ders birbirini kovalarcasına yarışan dakikalar neden şimdi bekçi gibi takılıp kaldı saat kadranına? Bitti mi artık aralarında ki o hararetli yarış? Varlığını hiç hissetmediği o kolundaki saat şimdi neden ‘ben buradayım’ der gibi sürekli gözüne ilişiyordu? Yoksa geçmeyen dakikalar aralarında anlaştılar da o hızlı yarışın ardından bugünü kendilerine tatil mi bellediler?
    Nihayet o zorlu geçen zamanın ardından çalan zille yüreğine su serpildi. Kalbi güm güm yerinden fırlarcasına deli gibi çarpıyordu. Kitaplarını toplarken ki yersiz telaşı o kadar ilginçti ki o garip telaş bir anda tüm sınıfın gözlerini üzerine çekmeye yetti.’bu tuhaflık, bu acelede neyin nesi?’ der gibi bakıyordu tüm gözler. Tabi Salih’in de gözünden kaçmamıştı bu acayiplik. Daha sakin, daha yavaş hareket ederek dağıtmaya çalıştı etrafında ki o şaşkın bakışları. Ne kadar sakin olabilirdi ki? İçinde fırtınalar kopuyordu.
    İlk olarak lavaboya gitti. Süzülerek izledi kendini ayna da. Saçını başını daha bir özenle düzeltti. Yanaklarına allık sürmesine gerek yoktu. Zaten heyecandan al al olmuştu. Dudaklarını biraz daha belirginleştirmenin yüzüne daha çok yakışacağı, güzelliğini daha çok ortaya çıkaracağı kanısına vardı ve elindeki rujla düzeltmeler yaptı dudaklarında. evet, şimdi gerçekten daha alımlı hissediyordu kendini. Çantasını alıp o ilk göz göze gelişin gerçekleştiği merdivenlerden ağır ağır aşağı doğru süzülmeye başladı.
    Dershane hemen hemen boşalmıştı. Peki, Rıdvan nerede bekleyecekti? Bunu sormak aklına gelmemişti tabi heyecandan. Son basamakları inerken daha umutsuzdu. Nerdeydi bu çocuk? Yoksa beklememiş, gitmiş miydi? Bu düşüncelerle basamakları bitirmiş dershanenin önüne çıkmıştı bile zihnini dolduran sorulara öyle dalmış olmalı ki yanından ‘Tuğba buradayım’ diye gelen sesin Rıdvan’a ait olduğunu bile anlayamamıştı. Bir anda zihnini meşgul eden her şeyi bir kenara bırakıp ‘bende seni arıyordum’ dermişçesine huzur dolu bir tebessümle baktı o ceylan gözlere.
    Tuğba:
    - Dershanede göremeyince gittin sandım. Dışarıda bekleyeceğin hiç aklıma gelmedi doğrusu.
    Rıdvan:
    -Böyle bir teklif de bulunmuşken sen bu şanstan beni mahrum bırakmayıp ‘Tamam.’demişken nasıl olur da giderim.
    Muhabbet böyle devam ederken kararlaştırdıkları kafenin önüne geldiklerinin farkına bile varamadılar. Öyle koyu bir sohbete dalmışlardı ki ikisi de bu an hiç bitmesin istiyordu.Rıdvan’ın ‘Tuğbacığım sanırım biz bu hoş sohbetle eve varacağız. Baksana kafeyi çoktan geçmişiz.’
    Zaman ne kadar güzel ve anlamlı geçiyordu. Bir o kadar da hızlıydı. Tekrar kafenin yolunu tuttular. İkisi de birbirine tekrar tekrar tembih ediyordu: ‘Kafeyi unutmayalım ha bu derin sohbete kapılıp’. Sonra ardından gülüşerek birbirlerine bakmayı da ihmal etmiyorlardı. Yolda her şey konuşulmuştu peki ya kafe de sus pus mu oturacaklardı. Hiç öyle sanmayın. Kafede resmen ikisinin bağı çözülmüştü.
    Garson:
    -Hoş geldiniz. Nasıl bir yere oturmayı arzu edersiniz? Cam kenarımı yoksa daha içeride kalan şark köşelerimizden mi?
    Rıdvan:
    - Tuğbacığım sen nasıl rahat edersen… Seçimi sana bırakıyorum.
    Tuğba:
    -Cam kenarı olsun o zaman.
    Tuğba’nın yapmış olduğu seçimle cam kenarındaki en güzel manzaraya sahip olan masaya yerleşmeleri için yardımcı oldu garson.
    Garson:
    - Sıcak içeceklerimizden mi soğuk içeceklerimizden mi yudumlamak istersiniz?
    Rıdvan:
    - Biz biraz düşünelim.
    Garson:
    - Peki.
    Garsonun masanın başından ayrılmasıyla o güzelim manzaraya takılan gözlerdeki anlamlı bakışı üzerine çekmek isteyen Rıdvan Tuğba’nın ismini fısıldayarak başladı söze.
    Bu sesle manzaraya dalan gözler derin bir uykudan uyanırcasına mahmurlu mahmurlu karşındakini seyre daldı.
    Rıdvan:
    -Ne düşünüyorsun? O kadar güzel izliyordun ki etrafı bir an tereddüt ettim seslensem mi seslenmesem mi diye. Ama sonra dayanamadım, tutamadım kendimi ve o bakışları kedime yöneltmek istedim. Açıkçası manzarayı kıskandım.
    Tuğba:
    -Hiç farkında değilim gerçekten.
    dedi utandı mahcup olmuş bir edayla.
    Rıdvan:
    -Öncelikle ne içersin onu sorayım.
    Tuğba:
    - Karışık meyve suyu.
    Rıdvan garsonu yanına çağırarak:
    -İki karışık meyve suyu lütfen.
    Garson:
    -Başka bir arzunuz?
    Rıdvan:
    -Hayır, teşekkürler.
    Rıdvan tekrar Tuğba’ya yönelerek:
    -Tuğbacığım öncelikle bugün benimle görüşmeyi kabul ettiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Aksi halde gerçekten çok üzülürdüm. Söze nereden başlasam bilemiyorum. Lütfen heyecanımı mazur gör. Ben seni gördüğüm ilk andan itibaren senden çok etkilendim. Sevgi değil bendeki. Sana karşı hissettiklerim karşısında sevgi demek az geliyor yüreğimdeki duyguya. Belki aşk, belki hiç yaşanmamış bir duygu. Sen nasıl yorumlarsan artık. Yürüyüşün, duruşun, bakışın, hanımefendiliğinle her şeyinle bambaşkasın benim gözümde. Dershanedeki şanın zaten tartışılmaz. Beni nasıl bu özelliklerinle etkilediysen dershanedekileri de başarın ve çalışkanlığınla etkiliyorsun. Herkes sana çok güveniyor. Eee haksız da sayılmazlar yani. Ve ben herkesi derinden etkileyen bu gizemli insanı daha yakından tanımak, onunla daha çok şey paylaşmak istiyorum. Çok aceleci mi davranıyorum diye defalarca sordum kendime. Ama hayır, hiç acele etmiyorum, tam zamanı bence. Çünkü zaman öyle ilerliyor ki kendimi biraz daha tutarsam seni daha yakından tanımayı bırak seninle selamlaşmak için bile vaktimiz kalmayacak. Zaman öyle acımasız ki biraz daha beklersen zamanın aleyhime işlemesinden korktum açıkcası. Seni tanımadan kaybetmekten kortum. Ve şimdi karşındayım işte.
    Tuğba şaşkınlığını daha fazla gizleyemedi ve söze karışarak:
    - Rıdvan bu anlattıklarına inanamıyorum. Söylediklerinle beni o kadar yücelttin ki gerçekten ne diyeceğimi bilmez bir haldeyim.
    Rıdvan kendini tutamadı ve hemen:
    -Yüceltmek mi asla! Ben tamamen senin özelliklerini anlattım. Eksik olabilir ama kesinlikle fazla değil.
    Tuğba:
    -Teşekkür ederim Rıdvan. Biliyor musun bir gün karşıma geçip de tüm bunları yüzüme karşı söyleyeceğin, seninle bu şekilde karşı karşıya oturup konuşacağım, benimle ilgili böylesi güzel düşüncelere sahip olacağın ve en önemlisi tüm bunları bana itiraf edeceğin hiç aklıma gelmezdi. Ara sıra yaşadıklarımın hayal mi gerçek mi olduğunu ayırt etmekte güçlük çekiyordum. İnan çok şaşkınım ve bir o kadar da mutlu. Ne yalan söyleyeyim bende seni görür görmez senden etkilendiğimi hissettim ve nasıl onca zaman karşılaşmadık buna bir türlü cevap bulamadım. O günden sonra bir daha seni görebileceğim konusunda endişeliydim. Hiç umudum yoktu da denilebilir aslında. Senin dershaneden herhangi birinin ziyaretine geldiğini düşünmüştüm. Çünkü aynı dershanede olsak mutlaka bu zamana kadar karşılaşırdık dedim kendi kendime. Nerden bilebilirdim ki seninde benden etkilendiğini, beni izlediğini… Meğersem uzun zamandır beni etkileyen o büyülü bakışların hapsindeymişim. Allah’ım bu inanılmaz bir duygu.
    Rıdvan:
    -Dersin kaçta başlıyor, kaçta bitiyor? Eve nasıl, kimle gidiyorsun? En samimi arkadaşların kimler? En çok nelerden hoşlanırsın? Seni en çok kızdıran şey nedir? Bu zamana kadar sergilemiş olduğun başarının seyri nasıl devam ediyor? Bunlar ve daha birçok şeyi o kadar iyi biliyorum ki o yüzden tekrar sormak gereği hissetmiyorum. Çünkü bu değerli zamanı bildiklerimle değil bilmediklerimle doldurmak istiyorum.
    Tuğba:
    -Bütün bunları gerçekten biliyor musun?
    Rıdvan:
    -Evet, hepsinin cevabını teker teker söyleyebilirim. Senin için inanması güç olabilir Tuğba. Haklısın da. Ama sen hayatta ne için yaşadığını bile bilmeyen bu insana o kadar çok şey öğrettin ki habersizce. Sevmeyi, sabretmeyi, umut etmeyi ve tarif edilemeyecek daha birçok duyguyu. Seninle yeniden doğdum sanki. Senin varlığın bile yetti hayatta olduğumun farkına varmam için. Seni gördüğüm o günden beri her gün, her gece seni düşünür oldu bu yürek. Seni o kadar çok düşünmekten olacaktır ki rüyalarımda bile senle yaşıyorum. Uykudan uyandığımda öyle pişman oluyorum ki geri dönmek istiyorum ama nafile. Sen insanın hayatta bir defa görebileceği harika bir rüyasın Tuğba. Lütfen beni bu rüyadan uyandırma. Şimdi soruyorum sana ve bana bir cevap vermeni istiyorum. Sen de istiyor musun beni daha yakından tanımayı ve izin veriyor musun seni daha yakından daha fazla tanımama.
    Tuğba duyduğu onca güzel sözün ardından biraz duraksadı ve gülümseyen bir bakışla:
    -Az önce anlattıklarımın bu soruyu cevaplamada yeterli olacağını düşünüyordum. Yanıldım mı yoksa?
    Rıdvan:
    -Yani kabul ediyorsun, sen de istiyorsun.
    Onay bekleyen bir bakışla:
    -Evet mi diyorsun?
    Tuğba gülümseyerek:
    -Evet, evet… Delisin sen Rıdvan.
    Rıdvan gülümseyerek:
    -Eğer bu delilikse evet ben bir deliyim. Mutlu bir deli…
    Artık birinin bu hoş geçen dakikaların son bulması gerektiğini hatırlatması gerekiyordu. Yoksa Tuğba eve geç kalacaktı. Derken garsonun masaya gelip boş bardakları almasıyla nihayet saate bakabilmeyi akıl edebildi Tuğba.
    Tuğba:
    -Aaa! Çok geç olmuş. Benim artık gitmem gerek. Hiç aklıma gelmedi saate bakmak oysaki havanın kararmasından anlamam gerekti. Nasıl da kaptırmışım kendimi. Ooff! Nasıl yetişeceğim eve. Onu geç ne diyeceğim bizimkilere. Merak etmişlerdir beni. Telefonumun da şarjı bitmiş.
    Rıdvan: -Telaş yapma canım. Geç kalmayacaksın merak etme.
    Hesabı ödeyerek alelacele ayrıldılar kafeden. Rıdvan tuğbayı yalnız bırakır mıydı artık. Hele ki bu karanlıkta. Otobüs durağına kadar eşlik etti ve birbirlerine iyi dileklerde bulunarak ayrıldılar. Giden otobüsün ardından bakakalan Rıdvan yaşadıklarını düşünüp gülümsemekten alıkoyamıyordu kendini. Ne hoş bir gündü. Uzun zamandır sadece uzaktan izlemekle yetinmeye kaldığı o güler yüzlü ve hoşsohbet insana eşlik etmek onurunu tatmış, saatlerce konuşma fırsatı yakalamış ve en önemlisi, en güzeli de bunu sadece bugün değil ilerleyen günlerde de yaşama imkânına sahip olmuştu.
    Eve geldiğinde telefon numaralarını birbirlerine vermediklerini anımsayan Tuğba ‘Tühh!’ diyerek dile getirdi pişmanlığını. Bunu nasıl göz ardı etmişlerdi. Gerçi buna gerek var mıydı onu da bilemiyordu ama her ne kadar dershanede görüşseler de bunun akşamı, hafta sonu, ara tatilleri vardı. O zamanlarda ona ihtiyaç duyduğunda en azından sesini duymakla yetinmek adına almalıydı telefon numarasını. ‘Ooff! Hayır, abartma Tuğba. Daha her şey için çok erken, her şey daha yeni başlıyor. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa daha sonra. Peki ya hiç sormazsa… Böyle bir ihtimal olabilir miydi? Yok, yok hayır tabi ki de olamazdı kim bilir belki de Rıdvan da onunla aynı pişmanlığı yaşıyordu. Neyse bu kadar abartmaya gerek yoktu.’diyerek şarj aletini eline aldı ve telefonu şarj etmeye yöneldi. Pin kodunu girer girmez bıraktı telefonu odasında o emektar masanın üzerine. Kitaplarını düzeltirken telefondan gelen bir mesaj uyarısıyla irkildi. Gelen mesaj rehberde kayıtlı olmayan bir numaraya aitti. İyi de bu saatte kim olabilirdi? Mesajı okur okumaz adeta gözleri parladı Tuğba’nın. Evet, bu numara Rıdvan’a aitti.
    ‘İyi geceler Tuğbacığım. Sana söylemiştim seninle ilgili birçok şeyi bildiğimi. Telefon numaranı da biliyor olmasaydım bunu senden rica etmeden durabilir miydim sence? Tabi ki hayır… Bu arada başta belirtmedim ama tahmin edebileceğin üzere ben Rıdvan.’
    Bir insan bu kadar mı mutlu olabilirdi tek bir mesajla. Eee tabi mesaj değildi bu kadar huzur veren. Mesajın sahibiydi güzel yüzümde tebessüm yaratan. Başka hiç kimse böylesi tatlı sevince sebep olamazdı herhalde şu saatte göndereceği mesajla. O kadar da kuruntu yapmıştı kendi kendine telefon numaralarımızı almadık diye. Şimdi gülerek anımsıyordu o evhamlı halini ve ne kadar yersiz bir pişmanlık yaşadığının farkına varıyordu.
    O gece sabaha kadar uzun uzun mesajlaşmalarla devam etti ve güneşin doğuşuna birlikte şahitlik etmek için anlaştılar. Gecenin doğuşuyla gece boyunca hiç kapanmayan gözler mahmurlu bakışlarla güne devam etmek zorundaydı. Ders vaktine az zaman kalmıştı. Dersten önce birlikte kahvaltı etmenin keyfini çıkaracaklardı. Kahvaltıdan öncede güzel bir sürpriz bekliyordu tuğbayı.
    Elinde bir buket gülle kafenin önünde bekleyen Rıdvan dan başkası olamazdı. Güllerle karşıladı sevdiceğini.
    Rıdvan:
    -Hepsi senin yanında solgun kalıyor. Senin o muhteşem güzelliğini görüp kıskansınlar, onlarda bu güzelliğe şahit olsunlar, bu güzellikten mahrum kalmasınlar diye almak istedim. Bak birkaç tanesi dayanamadı bile güzelliğine hemen solmaya başladı, deyip yanağına küçücük bir buse kondurarak uzattı gül demetini sevdiceğinin kucağına.
    Günler böyle akıp giderken ÖSS’ ye de çok az bir zaman kaldı ve doğal olarak stresli günlerde kendini daha bir belli etmeye başladı. Bu stres herkese yansıyordu. Herkes geleceğini kurtarma çabası içerisindeydi. Sonlara yaklaşıldığı için sanki o eğlenceli günler boşuna yaşanmış, boşuna geçmiş, hep zaman kaybına neden olmuş düşüncesini uyandırıyordu tüm öğrencilerin yüzünde. Keşkeler bir biri ardına sıralanıyordu. ‘keşke daha çok çalışsaydım. Keşke o kadar fazla gezmeseydim. Keşke eğlenmek için harcadığım o değerli zamanı daha çok başarmak, daha çok çalışmak adına kullansaydım.’ Bu keşkelerin ardı arkası kesilmiyordu. Bu ve buna benzer cümleleri tüm öğrencilerden duymak mümkündü. Ama hepsi de son pişmanlığın fayda etmeyeceğinin, pişmanlıkla hiçbir şeyin hallolmayacağının bilincindeydiler. Peki, bundan sonra ne yapmak gerekirdi? Kalan günleri pişmanlıkla heba etmek yerine ileride daha büyük pişmanlıkların önüne set çekmek için elde kalan zamanı en layıkıyla değerlendirmek en iyisiydi.
    Herkesin bin bir türlü nedamet yaşadığı bu dönem nedense Tuğba için hiç de öyle olmadı. Çünkü o neye ne kadar zaman ayırması gerektiğini çok iyi biliyordu. Arkadaşları, Rıdvan’ı, dersleri… Hepsi ama hepsine ayırması gereken zaman dilimi belliydi. Hal böyle olunca da pişmanlık yaşamasını gerektiren bir durum söz konusu olamazdı.
    Pişmanlığa sebebiyet verecek tek sorun şu aralar Rıdvan ile olan ilişkisindeki pürüzler olabilirdi. Ama bu konuda da en ufak bir pişmanlığa yer vermiyordu zihninde. Çünkü o elinden geleni yaptığına inanıyor, pişmanlığa mahal verecek bir durum yaşamadığını adı gibi biliyordu. Bu yüzden içi çok rahattı.
    Rıdvan… Aaahh o Rıdvan! O da bugünlerde pişmanlık hissesinden payını alanlar arasındaydı. Yaşadığı bu pişmanlıkla sadece kendisini değil etrafındakileri ve özellikle en kıymetlisi, en özelini de üzüyordu. O stresli, sıkıntılı haliyle sevdiceğinin canını acıtıyordu. Çünkü sıkıntısını onunla değil hep başkalarıyla, arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Tuğba sanki hayatında yokmuş gibi davranıyordu.Bundaki amaç Tuğba’yı sıkıntılarıyla boğmamak,onu üzecek en ufak bir ayrıntıya bile sebep olmamaktı.Kendi sorunlarıyla sevdiceğini yıpratmak istemiyordu.Ama tüm bu düşünceleri Tuğba nereden bilebilirdi ki.O hep bambaşka düşünüyordu.Onu yalancılıkla ve güvensiz tavırlarıyla suçlamaktan alıkoyamıyordu kendini.Bir insan hiçbir açıklama yapmadan ve aniden gidiyorsa birinin hayatından yaşananların,konuşulanların hiçbir anlamı olmamıştı o zaman.Her şey boşunaydı.Her şey başlı başına bir saçmalıktı.Bir zamanlar uzaktan uzağa görmenin sevinciyle yetinen insan şimdi yanı başındayken neden mutsuz görünüyordu.Bir zamanlar çakmak çakmak bakan o ceylan gözler şimdi neden solgun,kaçan bakışlara bırakmıştı yerini.Tüm bunların bir açıklaması olmalıydı elbet.Ama ne Rıdvan yanaştı bu duruma bir açıklık getirmeye ne de Tuğba cesaret edebildi ne olup ittiğini sormaya.Her ikisinin de içi yanıyordu.Rıdvan’ınki sevgiden ,Tuğba’nınki ise öfkeden…
    Ara sıra göz göze geldiklerinde Tuğba: ‘Neyin var senin Rıdvan? Neden mahrum bırakıyorsun beni kendinden? Büyüleyen bakışların nerede? Nerede yaşanan o güzel günler? Neden bana anlatmıyorsun ne olduğunu? Neden hep kaçıyorsun? Biz bunu hak etmiş miydik?’der gibi suçlayan, sorgulayan sözlerle bakarken Rıdvan: ’Bakma bana sevdiceğim öyle öfke dolu. Ne yapıyorsam senin üzülmemen için yapıyorum. Seni kendimle yıpratmamak için… Sen buna layık değilsin. Seni çok seviyorum. Ama kendimi sana layık göremiyorum. Lütfen beni affet. Lütfen!’der gibi yalvaran gözlerle bakıyordu.
    Ne vardı bu sessiz bakışlar yerini açıklama getiren dillere bıraksaydı. Olmadı, olmadı, olmadı…
    Günden güne Tuğba’nın Rıdvan’a olan öfkesi artarken Rıdvan Tuğba’yı düşünmekten, onunla ilgili olan her şeyden haberdar olmaya çalışmaktan alıkoyamıyordu kendini.
    Derken ilk sınav zamanı geldi çattı. Heyecan, korku, adrenalin hepsi hat safhadaydı. Gelecek elde etme endişesiyle dolu yüzler içeri alınmak için adeta kurbanlık koyun gibi kapının önünde sıra sıra dizilmiş, bekliyorlardı. Dışarıda bekleyen ana babalara zaman geçmek bilmezken içeride sorularla cebelleşen stresli beyinlere zaman bir türlü yetmiyordu.”Arkadaşlar son beş dakikanız. Lütfen son kontrollerinizi yapın.”diye yankılanan o ses adeta kulakları tırmalıyordu.
    Zilin çalmasıyla adaylar teker teker görünmeye başladı kapı önünde. Buğulu gözler, sevinç dolu yürekler, umut dolu bakışlar… Her kareden bir yüz görmek mümkündü bu çerçevede. Tuğba’nın da gözleri:”Başardım.”der gibi ışıl ışıl parlıyordu ev sahipliği yapan o çelik kapının önünde. Koşarak geldi, sarıldı babasına. Sevincini sevdikleriyle paylaşmanın tadına varmak istiyordu. İçi kıpır kıpırdı. Yerinde duramıyordu. Üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Ve bu yükü layıkıyla taşıyıp layıkıyla atmıştı üzerinden. Şimdi sadece son sınav için çalışılması gerekti. O sınavdan da alnının akıyla ayrılırsa keyfine diyecek yoktu.
    Bir haftalık tatilin ardından yine dershanenin yolunu tuttu. Bu kez kendine daha çok güveniyor, daha emin adımlarla ilerliyordu.
    Dershanedeki görevlilerle selamlaştı. Kapıdan girer girmez tebrik yağmuruna tutuldu.”dershanemizin gururu hoş geldin.”diyerek karşılıyordu herkes. Bu karşılamayla daha bir yürekleniyor daha bir guru duyuyordu kendisiyle. Sınıfta Salih’ten başkası yoktu.
    Salih:
    -Oooo… Merhaba Tuğba Hanım. Tebrik ediyorum. Başarınızı duymayan kalmadı.
    Tuğba:
    -Teşekkürler Salih Bey. Ben de sizi tebrik ediyorum. Umarım bu başarıyı son sınava da yansıtabiliriz.
    Salih dershanenin başından beri Tuğba’ya ilgiliydi. Soru soracak olsa ilk önce Tuğba’ya sorar; derdini, sıkıntısını hep onunla paylaşırdı. Onu kendisine çok yakın, güvenilir hissediyordu. Aralarında hoş ve herkesi kıskandıracak bir samimiyet vardı. Salih’in Tuğba’dan gizlediği tek şey ona karşı olan savunmasız duygularıydı. Yüreğine söz geçiremiyordu ama bunu itiraf edemiyordu Tuğba’ya. Aralarındaki dillere destan o samimiyetin körelmesinden korkuyordu. Tuğba bu durumdan habersizdi ama sınıf arkadaşları bu durumu başından beri biliyorlar, Salih’in hatırına seslerini çıkarmıyorlardı. Rıdvan’la olan ilişkisini duyan Salih beyninden vurulmuşa dönmüştü. Sevdiğinin bir yabancıya ilgi duymasından daha kötü daha acı ne olabilirdi ki… Uzaktan uzağa hep onları izliyor, ilişkilerinin bozulması için yalvarıyordu Allah’a.
    Dileği kabul olmuştu ve bu sevincin tadını çıkarıyordu gönlünce. Tuğba'ya olan ilgisini hem herkes bilsin hem kimseler duymasın istiyordu. Bu kargaşa içerisinde bu güne kadar gelmişti. Söylemeli miydi ya da bu dostluk hatrına sevgisini içine mi gömmeliydi bilemiyordu. Tuğba'yı kaybetmek onun için kabullenilemez bir durumdu. Buna katlanamazdı. O yüzden dershane bitimine dek söylememek için söz verdi kendi kendine.
    Sınıf yavaş yavaş dolmaya başladı. Herkes birbirini tebrik ediyor, başarı sevincini doyasıya paylaşıyordu. Ama Tuğba daha çok, herkesten çok Rıdvan'ı merak ediyordu. O ne yapmıştı acaba... Nasıl geçmişti sınavı bunu nasıl öğrenecekti. Kimseye onunla ilgili bir şey soramıyordu. En sonunda Rıdvan'ın yakın arkadaşı olan Bulut'a sormaya karar verdi ki o anda Bulut çıkmasın mı karşısına. Hemen yanına gitti. Hoşbeş muhabbetin ardından Tuğba:
    -Peki ya onun sınavı nasıl geçmiş? Şimdi nerede?
    Karamsar bir bakışla Bulut: -Pek iç açıcı değil. Dershaneye de baya uzun bir süre geleceğini sanmıyorum. Neyse benim gitmem lazım, görüşürüz.
    dedi ve ayrıldı Tuğba'nın yanından.
    Tuğba o derin öfkesine rağmen Rıdvan adına üzülmekten alıkoyamadı kendini. Sevdiği insan nasıl olurdu da bu kadar kısa bir süre de tamamen değişebilirdi. Gerçekten de Bulut'un dediği gibi oldu. Rıdvan dershaneye hiç gelmedi. Geldiyse de Tuğba onu hiç görmedi. Son gün olsun yine de beni görmek için gelir mutlaka diyordu hep kendi kendine. Ama gelmedi işte, gelmedi... Son bir kez görme sevincini yaşatmadı.
    Ah Tuğba! Bir bilsen gerçekleri... Bir bilsen seni her gün izlediğini... Senin kılına zarar gelmesinden korktuğu için otobüs durağına kadar sana eşlik ettiğini... Sana nasıl sonsuz bir sevgiyle bağlı olduğunu bir bilsen... Gidemiyordu yanına. Onun başarısı altında acizce ezilmekten korkuyordu. Ne verebilirdi ki ona... Kendi geleceğini tam olarak garantilemeden onu nasıl boş umutlara sürükleyebilirdi... Kendine tam bir güvenle çıkmak istiyordu sevdiceğinin karşısına... Bu yüzden beklemek zorundaydı.
    Haziran ayı... Dananın kuyruğunun kopacağı ay... Ak koyunla kara koyunun ayırt edileceği ay.. .Dershanede hazin bir vedalaşma..."Başarılar." ve "Unutmayalım birbirimizi." diye uçuşan cümleler... ... Son sınavdan da alnının akıyla kurtuldu Tuğba. Aldığı puan istediği bölüme yetiyordu. Ne istiyordu? Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık. Stresli bir tercih döneminin ardından heyecanlı bir bekleyiş sarmıştı adayların içini. Neresi gelecekti acaba? Hangi üniversiteyi kazanacaklardı? Ve sonuçlar açıklanıyor... Allah'ım neden açılmıyor bu sayfa... Kitlendi kaldı. Meraktan çatlamak üzere herkes..."Hadi ama açıl artık!"diye yalvarıyor adeta ÖSYM'nin sonuç açıklama sayfasına. Denedi yine olmadı. Ablası:
    -Verir misin şu laptopu bana? Bir de ben denemek istiyorum. Belki benim ellerim uğurlu geliverir de açılır sayfa.
    dedi ve aldı laptopu Tuğba'nın elinden.
    TC. Kimlik numarası ve giriş kodu... Ve işte sayfa açıldı. Giresun Üniversitesi Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü... Stresli ve sinirli bekleyiş yerini sevinç çığlıklarına bıraktı. .İdealine kavuştu. Öyle güzel bir duyguydu ki bu yaşamayan asla bilemezdi. İçinde kelebekler uçuşuyordu."Allah'ım isteyen herkese yaşatsın bu duyguyu."diye defalarca dualar ediyordu Tuğba. Tüm bunlar yaşanırken aklının bir köşesinde Rıdvan daima bir yer işgal ediyordu. Ama bu sevincini hüzünle boğmak, yok etmek istemiyordu. Telefon çaldı. Arayan Salih'ti.
    Salih:
    -Canım ne yaptın, neresi geldi?
    Tuğba:
    -Çok mutluyum Salih. Giresun Üniversitesi Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık. Peki sen, sen nereyi kazandın?
    Salih:
    -Öncelikle tebrik ediyorum Tuğbacığım. Ben de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimleri kazandım.
    Tuğba:
    -Çok güzel ya, çok sevindim senin adına.

    Salih:
    -Eee bana olan yemek sözünü bu vesileyle yerine getirmiş oluruz artık.
    Tuğba:
    -Memnuniyetle...
    Bu buluşma Salih için ya yeni ve güzel bir başlangıç ya da her şeyin son bulduğu hazin bir veda olacaktı. Evet, artık her şeyi göze almış, içindekileri bir bir itiraf etmenin sırası gelmişti. Önlerindeki en büyük engelden kurtulmuşlardı çünkü. Artık geleceklerini planlamada daha olgun ve olumlu düşünebilirlerdi. Buna güvenerek içindekileri dökmeye karar verdi.
    Tuğba'nın içeri girmesiyle tüm dalgınlığını bir kenara bıraktı ve onun yanına doğru yöneldi. Tuğba Salih'i görünce hafif bir şok yaşadı.
    Tuğba:
    -Salih inanamıyorum... Saçlar gitmiş. Nasıl oldu da kıyabildin? Ama bir şeyi itiraf edeyim inan böyle daha çok yakışmış, daha hoş olmuşsun.
    Salih:
    -Teşekkürler canım. Beğendiğine sevindim. Ne zamandır aklımdaydı aslında. Hiçbirinize söylemedim sürpriz olsun diye.(Gülümseyerek)Ufak bir değişiklik istiyordum bu da bahanem oldu. Hadi daha fazla dikilmeyelim böyle.
    Salih kibarlığını bir kez daha gözler önüne sererek Tuğba'nın sandalyesini çekti ve oturmasına yardımcı oldu. Bunu çoğu erkek ihmal ederken Salih'in bunu yapmaması söz konusu bile olamazdı. Afiyetle yemeklerini yerlerken bir yandan da hoş sohbetlerine devam ediyorlardı. Salih söze nereden başlayacağını bilemiyordu."Evet şimdi tam sırası, hadi söze başla."dediği anda boğazında düğümleniyordu kelimeler. Sanki oraya tıkanıp kalıyordu. Buluşalı kaç saat oldu ama hala Salih'in boğazında düğüm düğüm sözcükler... Tamam, artık söylemeliydi. Tüm cesaretini toplayarak yerinden doğrulup gözünün içine bakarak Tuğba’nın, kısık ve mahçup bir ses tonuyla:
    Salih:
    -Tuğba... Canım...
    Tuğba:
    -Hayırdır Salih... Bir tuhaf oldun. Ben alışkın değilim seni böyle görmeye.Ne var senin dilinin altında?
    Salih:
    -Tuğba sana söylemem gereken bir şey var. O yüzden deminden beri yerimde duramayışımın, heyecanımın sebebi...
    Tuğba:
    -Evet, seni dinliyorum. Anlat bakalım.
    Salih:
    -Ben bunu dile getirip getirmeme konusunda çok düşündüm... Hep en iyi zamanı bekledim. Zamanlamamın en iyisi olmasını istedim ve o anın şimdi, şu an olduğunu düşünüyorum.
    Tuğba:
    -Eeee Salih... Hadi söyle artık. İyice meraklandırdın beni şimdi.
    Salih:
    -Tuğba... Nasıl söylesem... Aslında bunu itiraf edince seni kaybetmekten, aramızdaki bu samimiyeti öldürmekten korkuyorum. Hep sustum, hep sustum... Ama artık dayanamayacağım. Ben senden başından beri çok etkilendim Tuğba... Bunu kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Yoğun bir sevgi var içimde sana karşı bir türlü dizginleyemediğim, söz geçiremediğim...
    Tuğba:
    -Salih... Ne bu, şaka mı?
    Salih:
    -Belki de hayattaki en doğru şey budur. Bilemiyorum. Ben seni çok seviyorum Tuğba... Hem de çok...
    Uzun bir sessizliğin ardından Tuğba:
    -Bak Salih... Asla duygularını küçümsemiyorum. Bunu görmezlikten de gelemem zaten. Bizim aramızda başından beri hoş bir samimiyet var. Bunu sen de çok iyi biliyorsun. Ben bu samimiyetin bitmesini hiç istemiyorum. Eminim ki sen de bu konuda benimle aynı fikirdesin. Ben hiçbir zaman seninle ilgili arkadaşlıktan öte bir şey düşünmedim. Bu durum hala da böyle... Lütfen bu sıcak dostluğu zedelemeyelim. Bunu ne sen söylemiş ol ne de ben duymuş olayım. Burada bugün kapansın bu konu.
    Salih morali bozuk bir edayla:
    -Tamam, nasıl istersen...
    Ayrılırken yine eskisi gibi sıcak, samimi bir şekilde birbirlerine iyi dileklerde bulunarak ayrıldılar. Tuğba şaşkınlığını, Salih içinin burukluğunu gizledi. Kalbine mi gömecekti artık sevgisini yoksa içini körükleyen bu ateşi söndürmek için tekrar mı deneyecekti şansını... Bunu zaman gösterecekti.
    Günler birbirini kovalarcısına ilerlerken artık üniversiteye gitme, yeni bir hayata adım atma zamanı geldi. Büyük bir heyecanla valizini toparlayan Tuğba babasıyla düştü Giresun yollarına. Gittiği yerde onu neler bekliyor bunu doğal olarak çok merak ediyordu.
    Yol o kadar uzundu ki git git bitmiyordu. Ama bu Tuğba'nın umurunda bile değildi. İdeallerine, hayallerine kavuşmuştu ya... Var mıydı bundan daha öte bir mutluluk. Hiçbir şeyin bu güzelim mutluluğu bozmasına izin vermemeliydi. ...
    Ve işte Giresun... Fındığıyla, kalesiyle, deniziyle meşhur Giresun... Ne kadar şirin bir yerdi burası böyle... Göz kamaştıran deniz bile yetiyordu insanın içini huzurla doldurmaya. Tabi önemli olan arkadaşları, kalacağı yer, hocaları ve ortamdı. Nasıl insanlarla karşılaşacak, kimlerle yakın arkadaşlık kuracak, ne gibi sıkıntılar yaşayacak? Bunları düşünmekten alıkoyamıyordu kendini.
    İlk olarak okula kayıt işlemlerini halletti. Sıra geldi en önemli soruna... Tabi ki barınacak bir yer en önemlisiydi. Yurt çıkmıştı çıkmasına ama otuzuncu yedek olduğu için biraz beklemesi gerekiyordu. Ne yapardı, nerede kalırdı? Bu durum sinirlerini çok bozdu. Sinir küpüne döndü demek daha yerinde olur herhalde.
    Umutsuz bakışlarla plajda oturup babasıyla birlikte kolalarını yudumlarken sıkıntılarını anlamış olacak ki bir adam ilişti yanlarına.
    -Hayırdır hemşehrim! Çok umutsuz bir hal içerisinde gördüm sizi.
    Babası:
    -Sorma kardeşim... Okula kayıt ettirdik ama yurt sorununu bir türlü halledemiyoruz. Ne yapacağımızı şaşırdık.
    Adam gülümseyerek:
    -Ya hemşehrim hiç üzülmeye değmez. Ben kızımıza bir yer ayarlarım. Siz hiç merak etmeyin. Gözünüz arkada kalmasın.
    der ve hemen özel bir yurtta görevli olan arkadaşını arayarak durumu anlatır. Böylelikle büyük bir sorun bir müddet de olsa ortadan kalkmıştı ve Tuğba'nın da yüzünde yeniden gülücükler açmıştı...
    Yurtta da herkes kader ortağı olduğu için yanına anlaşabileceği bir arkadaş, dost arıyordu. Tuğba zaten sıcakkanlılığıyla hemen kendini sevdirmeyi başardı. Kısa süre içerisinde çok iyi arkadaşlar edindi. Okuldaki arkadaşları da oldukça iyiydi. Ne de olsa herkes onunla aynı durumdaydı. Okul, yurt, okul sonrası... Ne kadar güzel, şen şakrak, dolu dolu geçiyordu günler... O kadar eğleniyordu ki neşesine diyecek söz yoktu.
    Okul çıkışında arkadaşlarıyla eğlenerek geçirdiler yine zamanlarını. Güle oynaya yurdun yolunu tuttular. Tabi bu eğlence yurtta da devam etti. Gerçi onlar için bir arada oldukları her an zaten çok eğlenceliydi. Bunun ayrımı yapılamazdı. Yurda dönünce evi aramak için telefonu cebinden çıkardı Tuğba. Telefonda bir mesaj vardı. Kimdi bu peki? Hayır, inanamıyordu. Bu Rıdvan olamazdı. Hiç aklına gelmemişti ondan mesaj geleceği. Bu saatte olmasını geç hiç mesaj gelmeyeceğine inandırmıştı kendini. O yüzden inanamıyordu. Tatlı bir gülümseme kapladı yüzünü. Mesajda "Özledim seni... Ben Rıdvan."yazıyordu. Kalbi yine ilk günkü gibi yerinden fırlarcasına heyecanla güm güm atıyordu. Ama Rıdvan'a olan güvenini kaybetmişti bir kere. Bu güveni tekrar sağlayabilecek miydi Rıdvan?
    İçini hem garip bir heyecan hem umutsuz bir bekleyiş sardı yeniden. Hiçbir açıklama yapmadan kuru kuruya tek bir mesajla geçiştirilemezdi ki hiçbir şey... Uzaklaşan, araya mesafe koyan kendisiydi... Şimdi ne olmuştu da o kadar zaman sonra tekrar mesaj atma cesaretini kendinde bulabiliyordu. Artık soru yığınları altında ezilmek istemiyordu.Nasıl olsa her şey olacağına varıyordu.Her şeyi zamana bıraktı.Zaman her şeyin ilacıydı.Ne olacaksa ne yaşanacaksa bunu zamana yükleyip öğrenmekten başka çare yoktu.
    Her şey normal seyrinde devam ederken bir gün yine hiç beklemediği bir anda beklemediği bir durumla karşı karşıya geldi. Yurtta ismi anons ediliyordu."Tuğba Cobuloğlu! Lütfen idareye geliniz." Hemen aşağı indi. Adına gönderilmiş bir zarf vardı görevlinin elinde... Rıdvan’dan gelen bir zarf... Hemen aldı ve rahatça okuyabileceği bir yer aradı. Sakin bir yer buldu ve hemen zarfı açarak mektupta yazılı olanları okumaya başladı.
    "Tuğbacığım, sevdiceğim, büyülü bakışlım... Bana ne kadar kızsan, benden ne kadar yüz çevirsen haklısın. Sana hiçbir şekilde gönül koymam, koyamam. İnsan sevdiğine gönül koyamaz ki. Hele ki böylesi bir duruma kendisi sebebiyet verdiyse... O günlerde senden uzak durmamın sebebi seni üzmemek, sıkıntılarımla seni de yıpratmamaktı. Diyeceksin biliyorum:'İnsan sevdiğinin sıkıntısını paylaşmaktan, derdine ortak olmaktan büyük bir mutluluk duyar. Üzüleceksek de birlikte üzülelim, sevineceksek de birlikte sevinelim. Bu en güzeli en olması gereken şey.'diye. Ama işte ben bunu beceremedim. Sana sebepsizmiş gibi görünen mesafenin ardında aslında benim için çok büyük bir önemi olan kocaman bir sebep vardı. Ben senin başarın altında eziliyordum Tuğba. Kendimi işe yaramaz, bir işi beceremeyen zavallı biri olarak görüyordum. Bunun bir erkek için ne demek olduğunu anlayamazsın. Sakın beni yanlış anlama. Senin başarını istemediğimden, kabullenemediğimden değil kendime bile yetmeyişimdendi bu acizliğim. Kendime daha fazla güvenmek için ayırdığım zaman
    diliminden senin güvenini kaybederek mağlup ayrıldım, biliyorum ama lütfen bana da hak ver. Sana bir açıklama yapamadım bu zamana kadar çünkü bu cesareti bulamadım kendimde inan. Bu zamana kadar açıklamadın, şimdi de açıklamasaydın o zaman diyebilirsin. Bu da çok doğal... Ama ben kendime bir söz vermiştim Tuğba... Sana layık olana dek tekrar çıkmayacaktım karşına. Ve şimdi burdayım, bunları sana açıklıyorum çünkü artık gerçekten kendime güveniyorum. O eski aciz Rıdvan yok artık. Kendinden emin, güven dolu bir insan var senin karşında şimdi. O kadar güveniyorum ki kendime her şeyi kendim için değil ikimiz için düşünüyor, planlıyorum hep.
    Ben Balıkesir Astsubaylık Meslek Yüksekokulu'nu kazandım. Bölümüm kara, kuvvetim hava. Senin de benim için en çok istediğin şey buydu. Bunu kaç kez dile getirmiştin hatırlıyor musun?'Ne yakışır benim canıma.'diyordun hep. Sana sürpriz olsun diye sakladım bugüne dek. Ve şimdi istediğin gibi istediğin Rıdvan olarak karşında durmanın sevincini yaşıyorum. Senin için yapamayacağım şey yok. Seni buna İnandırmak için elimden geleni yapacağım. Askeriyede olduğum için çok mesaj atamıyorum, arayamıyorum. O yüzden böyle bir çözüm yolu buldum kendimce. Tüm bunları yüzüne tekrar tekrar anlatmak istiyorum. Umarım bu şanstan beni mahrum bırakmazsın. Senden uzak durduğum o anlarda sanma ki senden bihaberdim. Attığın adıma kadar her şeyden haberim vardı. Seni izliyordum yine uzaktan uzağa. Ben seni sevmekten hiç vazgeçmedim Tuğba, vazgeçmeyeceğim de... Senden istediğim sadece son bir şans... Lütfen beni tekrar hayatına almayı kabul et. İzin ver hayatına yeniden girmeme...
    Seni anneme, babama, ablama, enişteme, herkese anlattım. Onlar da seninle tanışmayı çok istiyorlar. Bana inanmıyorsan eğer bir de onlardan dinle sana olan sevgimin büyüklüğünü... En yakın zamanda görüşmek,en yakın zamanda sana kavuşmak dileğiyle...SENİ ÇOK SEVİYORUM TUĞBA."
    İçini hem hüzün hem tuhaf bir sevinç kaplamıştı yeniden. Ne yapmalı, görüşmeli miydi acaba, dinlemeli miydi onu? Gözünün içine bakarak tekrar anlatmalı mıydı Rıdvan mektupta yazılı olanları? Ona anca o zaman inanabilirdi.
    Cebinden telefonunu çıkardı ve yüz yüze görüşmenin en iyisi olduğunu belirten bir mesaj gönderdi sevdiceğine. Zaten Rıdvan'ın istediği de buydu. Tuğba’nın vermiş olduğu bu son şansa layık olmak adına her şeyi yapabileceğini belirtmişti zaten mektubunda Rıdvan ve bunu mesajıyla defalarca yineledi. İkisi de istiyordu bu beraberliği. Ama bu kez her şey Rıdvan'a bağlıydı. Yapacağı en ufak bir hata her şeyi alt üst edebilirdi. Bunun bilincinde olduğu için çok titiz davranıyordu. İlerleyen zaman lehine mi aleyhine mi işleyecek bunu bilemiyordu ama sevgisi uğruna her şeyi göze aldığı için hiçbir şeyden korkmuyordu Rıdvan. Tek korkusu Tuğba'yı kaybetmekti. İşte bunu asla göze alamazdı.
    Bir ay sonra Tuğba artık devlet yurduna yerleşti. Salih’le artık o kadar fazla görüşmüyorlardı. Rıdvan’la göz göze geleceği gün için sabırsızlanıyordu.
    Aylar sonra tekrar buluşan o hüzünlü yürekler dayanamadı daha fazla burukluğa, daha fazla ayrı kalmaya... Ve Rıdvan'ın haddi hesabı olmayan uğraşları sonucunda yeniden birbirine kavuştu mutlu bir hayata yelken açarak...










      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:09 pm