Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    AYDINLIĞA ÇIKAN YOL

    Paylaş

    1001110023

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 05/12/10

    AYDINLIĞA ÇIKAN YOL

    Mesaj  1001110023 Bir Salı Ara. 21, 2010 10:38 pm

    Masanın başında derin düşüncelere dalmıştı Murat hoca. Acaba diyordu dışarı çıksam da şu esnaf kardeşlerimi bir dolaşsam belki bize yardım edecek birilerini bulabilir miyim diye …. Yurdun yarım kalan boyasını bitirebilir miyim? Tam bunu düşünürken bu yola beraber çıktığı canından çok sevdiği Hasan geldi. Elinde kova kova boyalar vardı, yüzünde gülücüklerle içeri girdi ve selam verdi:
    -Dün boya bittikten sonra çarşıya çıktım. Birkaç eş-dost , arkadaş , esnaf dolaştım durumumuzu anlattım, Allah razı olsun onlarda gereken yardımda bulundular.
    Bu durumu gören Murat hoca sevinçle ayağı kalktı, Hasan’nın boynuna sarılarak :
    -Hemen işe koyulalım Hasan kardeş, tamamlayalım şu yurdumuzun boyasını, öğrencilerimiz gelecek.
    Çok mutlu olmuştu Murat Hoca, belki ona dünyaları vermişti Hasan. Zaten yapısı gereği çok yufka yürekli olan Murat hoca gözlerinden akan birkaç yaşı damlayı bile farketmemişti. Sınıf öğretmenliği okumuştu Murat hoca fakülteyi bitirdikten sonra memleketine döndü. Burada birkaç ay kaldı. Burada kaldığı süre zarfında okumak isteyip de kalacak yer bulamayan öğrenciler onun dikkatini çekmişti. Bu duruma çok üzülüyordu, belki de ne yetenekli öğrenciler bu yüzden okuyamıyor, ülkesine belki de yeteri kadar fayda sağlayamıyordu. İşte bu duruma çok üzülüyordu Murat Hoca , bir şeyler yapmak lazımdı, evet bir şeyler yapmak lazımdı ama ne yapacağını bilemiyordu. Günler sonra aklına bir şey gelmişti; fakülte de okuduğu yıllarda buna benzer bir durum yaşanmıştı. Sonra bir adam çıkmış, bu durumu fark etmiş ve esnafları, o şehrin ileri gelen varlıklı insanları dolaşmış bir yurt yapımı için yardım istemişti ve kısa zamanda bu yardımlarla yurdu tamamlamıştı. İşte Murat Hoca o yurdun öğrencilerinden biriydi. Belki de bu yardımı yapma sırası ona gelmişti. Hiç vakit kaybetmeden işe koyuldu. Önce bu yolda ona arkadaşlık edecek ona her konuda yardım edecek, kardeşi gibi sevdiği Hasan’ı aradı. Oda hiç tereddüt etmeden kabul etti çünkü; biliyordu bir yola çıkılacaktı ve bu yol doğruluk, iyilik, kardeşlik yoluydu.
    Murat Hoca, can yoldaşı, Hasan kardeşle birlikte işe koyuldular. Esnafları dolaştılar zenginlerle, varlıklı ailelerle görüştüler uzun bir zaman sonunda yurdun yapımını tamamlayacak parayı topladılar. Bu uğurda çok zorluk çektiler. Bazen günlerce uyku uyumayıp yardım aradılar ama nihayetinde işin ilk kısmını bitirmişlerdi.
    İşin ilk kısmını bitirmişlerdi bitirmesine ama yurdun yapımında da boş durmadılar, yapımının her safhasında yardım ettiler, aylarca inandığı şey uğruna hiç yılmadan çalıştılar. Onlara göre hiç bir şey imkansız değildi, bunu başaracağını biliyorlardı. Bu uğurda Allah’a güveniyorlardı. Biliyorlardı ki kim birilerine yardım edecek olursa Allah da onlara yardım edecekti ve öylede oldu yurt birkaç ufak tefek ayrıntı haricinde hizmete açıldı.
    Murat Hoca yurtta boya yaparken adamın biri yurda geldi:
    -Bakar mısınız bu yurdun müdürü ile görüşebilir miyim?
    Murat Hoca gayet sakin bir tavırla:
    -Buyrun bey efendi size nasıl yardımcı olabilirim?
    Adam çok şaşırmıştı. Boyacının onu anlamadığını düşündü ve isteğini tekrar etmekde fayda göreceğini anladı ve:
    -Şey galiba siz beni yanlış anladınız ben yurdun müdürü ile görüşecektim.
    Murat hoca üzerine boya sıçramaması için giydiği elbiseyi çıkararak gayet rahat tavırlarla masanın başına geçip oturarak:
    -Buyrun bey efendi bu yurdun müdürü benim, oturun size nasıl yardımcı olabiirim? Adam dona kaldı. Kendini toparlayan adam:
    -Ama nasıl olur efendim siz bir yurt müdürüsünüz, nasıl olurda bu amele işlerini yapıyorsunuz, Bir müdür bu işlerle uğraşır mı?
    Murat hoca gayet mütevazi bir tavırla:
    -Efendim maddi sıkıntılardan dolayı eleman çalıştıramıyoruz bu yüzden yurdun işleri de bize kaldı.
    Adam gördüklerinden bayağı bir etkilenmişti. Tam o sırada Hasan kardeş odaya girdi:
    -Murat Hocam marangozdan siparişleri getirdim
    Murat Hoca adama bakarak buda edebiyat hocamız ve müdür yardımcımız Hasan Karataş.
    Adam şoka girmiş bir ses tonuyla:
    -Efendim bu ne güzel kişilikler, ne kadar çok yönlü insanlarsınız… Efendim şey ben mühendisim kurban kestirecektim esnaflara sordum bana sizin yurdu gösterdiler acaba yardımcı olabilir misiniz?
    -Tabi efendim ne demek, gereken yardım neyse yaparız bu arada kusura bakmayın çaycımız burada değil size bir şey ikram edemedik hakkınızı helal edin..
    Adan duyduklarına inanamıyordu. Ne kadar hoş insanlar bunlar diyordu içinden Murat Hocaya dönerek:
    -Efendim arabada yurda gelirken biraz erzak almıştım hadi onları çıkartalım.
    Murat Hoca adama gülümseyerek- Efendim size zahmet olmasın biz çıkartırız siz keyfinize bakın.
    Mühendis güler bir yüzle Murat Hocaya dönerken:
    -Efendim ne zahmeti burada benden başka personeliniz var mı?
    İşte bu yurdun ilk ziyaretçisi bir mühendis olmuştu. Gördüklerine inanamayan bir hayli şaşkın bir mühendis ama gerçek şu ki bu güler yüzlü insanları çok sevmişti. O günden sonra yurdu sık sık ziyaret etmiş, yurdun küçük çaplı ihtiyaçlarını karşılamıştı.
    Yurdun yapımı tam olarak tamamlanmış fakat; 35 tane öğrenci bile alınmıştı, alındı alınmasına ama yurdun kapasitesi ancak 30 kişi ile sınırlı fakat diğer öğrencilere de kendi odalarını vermişlerdi Murat Hoca ve Hasan kardeş…
    Bir gün Murat Hoca Hasan kardeş ile odasında konuşurken orta yaşlı ve kıyafetine bakılırsa civar köylerden birinden gelmiş olan bir adam ve yanında mahsun mu mahsun bir çocuk. Selam vererek adam önde çocuk arkada içeri girdiler, adam:
    -Efendim ben Kazım ağa civar köylerinden Karataş’tan geliyorum, oğlumu sizin yurda kayıt etmek istiyorum.
    Murat Hoca ile Hasan bir süre birbirleri ile bakıştıktan sonra Hasan:
    -Kazım Ağa kusura bakmayın yurdumuza kayıtlar bitti.
    Adam yüzünü buruşturarak Hasan’a baktı ve:
    -Ben etrafa sordum soruşturdum bana sizin yurdu gösterdiler. Sizin bana kesin yardımcı olacağınızı söylediler. Bakın çocuğumun yeteneği var ne olur alın yurdunuza.
    Bu sefer sözü Murat Hoca aldı:
    -Bakın Kazım Ağa yurdumuzu görüyorsunuz küçücük bir yer zaten yeterinden fazla öğrenci aldık, yatacak yerleri yok öğrencilerin, salonda kalan öğrencilerimiz var, kusura bakmayın alamayız.
    Adam biraz daha acıklı bir sesle :
    -Ne olur efendim bakım sekiz tane çocuğum var, hiç birini okutamadım. Aralarında okumaya yeteneği olan tek çocuğum Yusuf size yalvarıyorum onu yurdunuza alın yoksa köyde çürüyecek, okuyamayacak.
    Adamın bu sözleri karşısında ne yapamayacaklarını bilemiyorlardı. Hasan Kardeş, Murat Hoca ya baktı ve Murat Hocadan onayı aldıktan sonra:
    -Peki efendim ama ona nasıl yatacak yer bulacağız bilmiyorum, Allah bir kapı açar inşallah.
    Elini Yusuf’un başına koyarak :
    -Gel bakalım Yusuf kuyudan çıkma zamanı…
    Söylemişti söylemesine ama aklı kuyularda kalan nice Yusuflara takıldı, içinden onlar için sadece dua etmek geldi zaten yapacak pek fazla bir şey yoktu…
    Yurt hizmete açılalı yaklaşık 6 ay olmuştu. Artık yurdun işleri düzene girmişti fakat; yurtta yine personel sıkıntısı yaşanıyordu sebep ise bildik; yurdun bir geliri olmadığı için kimseye maaş ödenemiyordu. Yurtta bir aşçı ve bir bekçi vardı. Bunlarda kimsesiz kalmış, yaşlı insanlardı. Ömürlerinin geri kalanını bu yurtta bu öğrencilere hizmet ederek geçirmek istiyorlardı. Yurdun ihtiyaçları ise hayır sahibi birkaç zengin tarafından karşılanıyordu. Bu insanlar yurda ikinci el yatak, döşek , kanepe, koltuk getiriyor, öğrencilere burs vererek onların eğitimlerine katkıda bulunuyorlardı.
    Yurt çok sakin bir çevreye yapılmıştı. Yapımında yardım eden esnaflar olduğu gibi onları dışlayan, onlara ön görülü davranan esnaflarda vardı. Yurdun karşısındaki çay ocağının sahibi Rıza Amca bunlardan biriydi fakat yan komşusu ve çocukluk arkadaşı bakkal Hüsnü Efendi yurdu ve yurttaki öğrencileri çok severdi. Sürekli yurda gelir, öğrencileri görür, onların sıkıntılarıyla ilgilenirdi ama Rıza Amcayı bir türlü o yurt hakkında ikna edemezdi. Rıza Amca çok çabuk karar veren, işin aslını kurcalamayan biriydi. Yurda çok kişi girip çıkıyor buda onu rahatsız ediyordu. İçinden kesin orada bir şey var diyordu. Ayrıca dükkanını işlettiği öğretmen Kemal bey de yurdu ve orada olanları dikkatlice izliyordu. Yine bir gün iki çocukluk arkadaşı oturmuş konuşuyorlardı. Hüsnü Efendi:
    -Arkadaş dün yurda biraz erzak götürdüm, öğrencilerin sohbetine katıldım. Yav arkadaş bu çocuklar ne mübarek insanlar ya. Ders desen var, namaz desen var, sen halen onları sevmiyorsun, gel bir gün senide götüreyim oraya, gör onları, valla bak fikirlerin değişecek.
    Rıza Amca yüzünü buruşturarak yurda baktı:
    -Yav Hüsnü; sen ne aptal şeysin öyle. Yurda giren-çıkan belli değil, kamyonlarca mal gelip-gidiyor, biri kanepe getiriyor, bakıyorsun diğeri erzak yüklemiş geliyor, hadi hepsini geçtim beş parası olmayan iki adam karşımıza koca yurdu dikiyor…. Kesin orda bir şey var kesin.
    Rıza Amca bunları söylerken çocukluk arkadaşı ona bıyık altından gülüyordu ve ona dönerek:
    -Bak Rıza hatırlıyor musun biz çocukken sizin evin arka tarafında top oynardık. Sonra toplarımız hep Ayşe Teyzenin bahçesine giderdi. Bahçenin duvarları yüksek olduğu için biz bahçeye gidemezdik, bahçeden korkardık hatırladın mı?
    -Hatırladım da bu konumuzla ne ilgisi var?
    -Bak şimdi çocuklar ne derdi bahçe için; içerde uzaylılar var, o bahçeye giren bir daha çıkamaz diye… Bin bir türlü şey aklımıza gelirdi değil mi çünkü; bir gün olsun gidip bahçeyi görmedik, kendi uydurduğumuz yalanlara kendimiz inanırdık değil mi?
    -He aynen öyleydi ama biz o zaman çocuktuk. Yav biz nereden geldik buraya konumuz bu değil ki?
    -Bi dur bak, sen şimdi aynen o zaman ki gibi çocukça davranıyorsun.
    Bir hayli bozulan Rıza Amca arkadaşına dönerek:
    -Yine aynı şey ne zaman seninle tartışsan bana çocuk diyorsun bir de halen senin anlattıklarının konumuzla ne alakası var anlamadım?
    Ortam epeyce gerilmişti. Hüsnü Efendi arkadaşına şöyle bir baktı ve sonra:
    -Patlama be adam bırak lafımı tamamlayayım da anlarsın.
    -Tamam tamam anlat dinliyorum.
    -Nerede kalmıştık? Ha işte biz o bahçeden çok korkardık ya. Bir gün hep almak istediğin kames top o bahçeye girdi sen çok üzülmüştün. Beni çağırdın da bir tek ben ve sen o bahçeye girmeye karar vermiştik.
    Hüsnü efendinin anlattıkları ortamı biraz olsun yumuşatmıştı. Rıza Amca:
    -Evet, hatırlıyorum biz o zaman nasıl olup da buna cesaret etmiştik?
    Sözlerine devam eden Hüsnü Efendi:
    -Bahçeye girdiğimizde ne oldu, sanki top cennetine düşmüştük. Ne güzel bir bahçeydi orası değil mi?
    -Evet çok güzeldi orası, başlarda ne kadar korkuyorduk ama iyi ki girmiştik oraya.
    -Saatlerce orada kalmıştık, o toplarla oynadık. Sonra Ayşe Teyze eve geldiğin de biz ne kadar da korkmuştuk o kadından değil mi ama; bize nasıl davrandı. Bizi evine çağırdı, kurabiye ve çay ikram etti. O zaman ne kadar aptalca davrandığımızı anladım. Kendi uydurduğunuz şeylere kendimiz inanıyorduk. İşte Rıza bu yurtta aynen böyle, gelip ziyaret etmezsen hiçbir şey bilemezsin oranın güzelliklerinden faydalanamazsın. Nasıl biz bahçeye girip de o topları aldık, Ayşe Teyzenin kurabiyelerinden yedik. İşte sende oraya gelmezsen bu güzelliklerin farkına varamazsın.
    Epeyce bozulan Rıza Amca kaşlarını çattı. Derin bir düşündükten sonra:
    -Hadi orda, ne alakası var bunun?
    Sözünü bitirmeden kapıdan bir çocuk girdi. Elinde demet demet kırmızı güller vardı. Onu gören çaycı Rıza çok hiddetlenerek:
    -Yav kardeşim, siz ne bela adamlarsınız, yemin ederim birinize artık dalacam. Kapıya yazı koyduk, okumanızda mı yok, ne yazıyor orada; seyyar satıcılar giremez.
    Bunları söylerken bir yandan da çocuğu dışarıya kabaca çıkarıyordu. Sonra tekrar arkadaşına dönerek:
    -Artık bu seyyar satıcılara başlarım sövmeye.
    Tam o sıra da seyyar satıcı tekrar içeri girdi:
    ¬-Abi siz beni yanlış anladınız ben satıcı değilim.
    Rıza Amca:
    -Peki bu güller ne elinde.
    -Ben karşıdaki yurttan geliyorum. Benim adım Yusuf. Bu gün peygamber efendimizin doğum günü. Kutlu doğum haftası süresince bu gülleri dağıtıyorum. Sizlere de getirdim, almak istemez misiniz. Bu güller bize efendimizi hatırlatıyor, bu gülü kokladıkça onu hatırlamanız dileğiyle…
    Bu güzel dizeleri sıralarken bir yandan da rıza amcaya gül veriyordu. Koca dükkan birden sezsizleşti. O tartışmalardan inleyen çay ocağı şimdi çok sessizdi. Rıza Amca elindeki gülle dona kalmıştı. Soğuk terler atıyordu. Hiç kıpırdamadan elindeki güle bakıyor ve derin düşüncelere dalıyordu. O bunları yaparken Yusuf, Hüsnü Efendiye de gülünü vermiş, kapıdan dışarı çıkıyordu. Çaycı Rıza Amca çok utanıyordu. Neye uğradığını bilmez bir haldeydi. Biran bu çocuklar için söyledikleri aklına geliyor, bu söylediği sözler onu daha da utandırıyordu. Çocuk çıktıktan sonra arkadaşına dönerek:
    -Ben çok özür dilerim, beni affedecek misin, gerçekten bir an söylediğim onca sözün yalan olduğunu fark ettim.
    Arkadaşı gayet mütevazi bir ses tonuyla:
    -Olur, bunlar kardeşim, önemli olan hatandan fazla geç olmadan geri dönmendir. Bak onları tanıdıkça daha çok seveceksin, hele yurtlarına gidince oradan çıkmak istemeyeceksin, seni orada rahatlatacak mistik bir hava sezeceksin , bilmediğin bir bağ seni oraya bağlayacak. Hiç farkında olmadan rızkını kazanırken onları da düşüneceksin. Bak ne kadar bereketli olacak rızkın. Hadi hazırlan yurdu ziyarete gidelim.
    Murat Hoca masasına oturmuş, bu ay gelen yardımlarla ay sonunu denk getirmeye çalışıyordu. Derken odaya aşçı girdi:
    -Efendim; sizi rahatsız ettim, kusuruma bakmayın, bir maruzatım var da. Ama yine canınız sıkılacak, bu kadar dert içinde sizi sıktığım için özür dilerim.
    Murat Hoca gayet sevecen bir tavırla:
    -Söyle söyle korkma Allah yanımızdadır çünkü; O her iyilik yapanın yanındadır. Sen söyle bir çaresi bulunur inşallah.
    -Efendim gelen erzağın içinde çay göndermemişler. Ben toptancıyı aradım, bizim ona çok borcumuz mu neyin birikmiş bize daha çay göndermeyecekmiş.
    Bu habere üzülen Murat Hoca:
    -Hiç çay kalmadı mı ?
    -Yok efendim ancak yarına kadar yetecek var son koliyi de açtım, bize aylık 20 koli lazım efendim.
    -Tamam. Ahmet Efendi gidebilirsin ben bir çaresine bakarım.
    Ahmet efendi çıktıktan sonra masasına geçen Murat Hoca yine bir kötü haberin sıkıntısını yaşıyordu. Ama hiçbir zaman dilinden Allah’a şükretmeyi bırakmamıştı. Yapacak bir şeyler var mı diye düşünmeye başladı. Tam o sırada kapı çalındı.
    -Gir.
    İçeri giren çaycı Rıza Efendi ve Bakkal Hüsnü Efendiydi. Hemen ayağı kalkan Murat Hoca :
    -Hoş geldiniz arkadaşlar, buyrun, oturun.
    Sözü önce yurda sürekli gelip-giden Bakkal Hüsnü aldı:
    -Efendim yurdunuzu tekrardan ziyarete geldim. Kusura bakmayın sürekli gelip-gidiyorum inşallah sizleri sıkmamışımdır.
    -Yok efendim ne sıkması sizleri burada görmek bizleri çok sevindiriyor. Mümkünse her gün gelin.
    Hüsnü Efendi söze devam etti:
    -Çok teşekkür ederim efendim, bu sefer yalnız gelmedim yanımda çocukluk arkadaşımı da getirdim. Ne zamandır o da gelmek istiyordu. Bu güne nasipmiş.
    -Çok sevindim, efemdim yurdumuza hoş geldiniz. Kapımız herkese açık bu çocuklar sizin sayenizde okuyorlar Allah sizleri başımızdan eksik etmesin.
    Bugün yaşadığı olaydan sonra fazla konuşmayı tercih etmeyen çaycı sadece teşekkür etti. Sonra sözü yine Hüsnü efendi aldı:
    -Efendim çocukların durumu nasıl, bir sıkıntıları var mı?
    Bu soru üzerine biraz düşünen Murat Hocanın aklına aşçının dedikleri geldi, biraz düşündükten sonra :
    -Allah’a şükür iyiler, sağlık ve afiyetleri yerinde bunu sağlayan sizlere teşekkür ederim, Allah sizden razı olsun efendim.
    Dedikten sonra Rıza efendiye dönerek:
    -Efendim siz ne işle meşguldünüz?
    Bu soru üzerine gayet sevinen Rıza efendi:
    -Ben yurdunuzun karşısındaki dükkanda çaycılık yapıyorum.
    Bunun duyan Murat hoca çok sevinmişti. Belki Rıza efendi bize yardım eder ,adam çaycılık yapıyordu, kendisi belki yardım edemezse de kesin bir tanıdığı vardır.
    Sonra çaycıya dönerken çok sevinçli bir ses tonuyla:
    -Efendim; bizim, sizin meslekle alakalı bir sorunumuz var acaba yardımcı olabilir misiniz?
    Çaycı bu istek karşısında çok sevinmişti, hemen:
    -Tabi efendim ne demek, elimden geleni yaparım.
    Murat Hoca devam etti:
    -Efendim bizim bir çay sıkıntımız var. Eski toptancımıza çok borcumuz biriktiği için bizle alış-verişi kesti. Bize en az bu ay 20 koli çay lazım acaba tanıdığınız biri bize borç olarak verebilir mi?
    Çaycı çok mutlu bir ses tonuyla:
    -Efendim galiba yardım edebilirim, benim çay aldığım bir toptancı var çok iyi bir adamdır zannedersem size yardım edebilir.
    Bunu duyduğuna çok sevinen Murat Hoca :
    -Sizi Allah gönderdi efendim, çok sağolun.
    Evet, onu Allah göndermişti çünkü; Allah doğru yolda olana, Allah için insanlara yardım edene, O da yardım eder. İşte Murat Hoca bunu bildiği için hiçbir zaman ümidini kesmemişti. Her zaman Allah’ın onların yanında olduğunu biliyordu.
    Murat Hoca hiç zaman kaybetmeden çaycının tarif ettiği toptancıya gitti. Ona duru mu izah etti, toptancı onlara yardım etmeyi kabul etti ve her ay onların erzaklarını kendisinin temin edeceğini söyledi ve bunu hiçbir karşılık beklemeden yapacağını vurguladı…
    İşte Allah’ın adaleti tecelli ediyordu. Belki o toptancı hiçbir karşılık beklemeden yapıyordu bu iyiliği fakat; o bir iyiliğin karşılıksız kalmayacağını da çok iyi biliyordu…


    O yurtta bir gerçek vardı ki ne zaman bir sıkıntıları olsa birileri bir yerlerden çıkıp geliyor, onlara yardım ediyordu. Murat Hoca bunun farkındaydı ve her zaman Allah’a şükrediyordu. Allah’ın onları yalnız bırakmayacağını çok iyi biliyordu. Çünkü yanlış bir şey yapmıyordu. Onun yaptığını tarih boyunca nice insanlar yaptı. Mevlana Mevlevi tarikat inin kurdu. Anadolu da ilk medreseyi yaptı. Bu medresede hem dini hem de fenni bilimleri verdi. Ayrıca dini bilimlerin bir mecburiyeti yoktu çünkü; Mevlana medresesine dünyanın her tarafından öğrenciler gelip ders alırlardı. Özellikle Avrupa, mısır Ortadoğu ‘dan bir çok öğrenci gelirdi. Oda büyük bir özveri ile onlara ilim anlatırdı, onlara kalacak yer bulurdu, bir çok yurt yaptırırdı. Sadece Mevlana ile sınırlı değil örnekler; Hacı Bektaşi Veli , Yunus Emre’nin eğitim gördüğü Taptuk Emre’nin medresesi ve daha nice müridler… Hepsi aynı şeyi arzuluyorlardı; Allah’ın rızası için İslam’a hizmetkarlık yapan bu milletin muhasır medeniyetler seviyesine çıkarmak…
    Murat Hoca bir gün öğrencileriyle ders işlerken gözü Yusuf’a takıldı. Yavaşça Yusuf’un yanına yaklaştı. Yusuf defterine bir şeyler yazıyordu:
    -Yusuf , ne yazıyorsun?
    Yusuf bir şeyler saklar gibi hemen defterini kapattı:
    -Yok hocam bir şey , öyle soru çözüyordum:
    -Murat hoca küçük bir gülücük ile :
    -Neden soruyu saklıyorsun, çözemedin mi , ben sana yardımcı olabilirim.
    Yusuf biraz daha bir telaşlı bir ses tonuyla:
    -Yok hocam ben hallederim, çözemezsem size getiririm.
    Murat hoca bir şeylerin saklandığını anlamıştı bile, sonuçta o bir sınıf öğretmeniydi, anlamaması imkansızdı, Yusuf’a döndü ve biraz daha sert bir ses tonuyla:
    -Aç bakalım defterini ne yazıyordun, hadi bakalım.
    Yusuf , Murat hocayı çok iyi tanıyordu, o eğer bu ses tonuyla bir şey istedi mi hiç itiraz etmeden yada olayı hiç dolaylamadan yerine getirmek gerekirdi çünkü; Murat hoca bu ses tonuyla fazla konuşmayan bir insandı eğer; konuştuysa bir şeyler vardır, hemen defterini açtı, Murat Hoca defterine doğru eğilerek şu dizeleri okudu.
    Rüzgardan açılsa kapım, bir anda,
    Kara haber gelmiş gibi ürkerim.
    Sanki gemilerim battı ummanda,
    Paramparça oldu gökte ülkerim.
    Evet, Murat hoca bu dizeleri okudu, okurken gözünden iki damla yaş döküldü. Okuduğu şiir Necip Fazıl Kısakürek’in hayat şiiriydi ve bu sefer o devam etti:
    Ne acı, kaybetmek için sahiplik
    Ölümlüyü sevmek ne korkulu iş
    Hayat mı, püf desem kopacak iplik
    Çıkmaz sokaklarda varılmaz gidiş…
    Yusuf’un şiire meraklı olduğunu bilmiyordu. Defteri eline aldı ve gördüklerine çok şaşırdı. Yusuf’un yazdığı sadece ona ait bir sürü şiir. Hemen onu şiirleriyle birlikte Hasan Kardeşin yanına gönderdi çünkü; hasan edebiyat hocasıydı ve şiirden anlardı ayrıca hasan bestekarlık yapardı. Belki Yusuf ‘un yazdığı şiirlerden iyi bir beste çıkabilirdi.
    İşte onların istediği buydu, bu çocukları okumasını sağlamak, onlara imkan sunmak, yeteneklerini ortaya koymalarını sağlamak…
    Her şey iyi gidiyordu yurtta. Bir gün Murat hoca yine masasına çullanmış yurt için neler yapılabilir onu düşünüyordu. Saat epeyce geç olmuştu tam işini bitirip kalkacakken kapı çalındı ve içeriye aşçı girdi. Aşçının bu şekilde içeri girmesini hiç sevmemişti Murat hoca çünkü; ne zaman böyle gelse kesin bir sıkıntıyı haber verecek ve Murat hocanın morali bozulacaktı. Nitekim aynen öyle olmuştu hızlı soluk alıp verdiğine göre bu sefer durum ciddi olabilirdi. Yüzündeki ifadeye bakılırsa durum ciddiye benziyordu, Murat Hocaya dönerek:
    -Çok affedersiniz hocam, gecenin bu vaktinde sizi rahatsız ettim, galiba canınızı sıkacam yine.
    Murat hoca gayet mütavazu bir şekilde:
    -Söyle aşçı efendi alıştım artık, korkmadan söyle, hiç çekinme, Allah büyüktür, korkma.
    -Murat hocam bu akşam ekmek gelmedi, her zaman yarın için ekmek akşamdan gelirdi ,bugün gelmedi.
    Murat Hoca çok kızgındı, böyle bir şeyin olamaması lazımdı çünkü; sabah öğrenciler nasıl kahvaltı yapacaklardı:
    -Nasıl, böyle şey mi olur, Aradın mı fırını?
    -Evet , efendim aradım…
    -Eeee ne dediler, gerekçesi neymiş efendilerin?
    -Efendim; fırın zarar etmiş ve adam fırını kapatmış, onun için bu gün ekmek göndermemişler.
    Murat Hoca çok sinirlenmişti, ama böyle kızmakla bir yere varılmayacağını biliyordu. Tam o sırada gecenin bu vaktinde uyumayıp da Yusuf’un şiirlerini bestelemekle uğraşan Hasan hoca içeri girdi:
    -Murat Hoca, hayırdır bu saatte sesinizi duydum geldim , bir sıkıntı mı var?
    Murat Hoca , çok sevdiği Hasan kardeşe dönerek :
    -Hasan kardeş yurda ekmek gelmemiş, büyük sıkıntımız var, fırında açık değil, hazırlan çıkalım, Allah büyüktür belki bir açık kapı vardır.
    Hasan kardeş daha ne olduğunu bile tam olarak bilmiyordu. Murat Hoca , Hasan’a anlatırken aşçı o sırada dışarı çıkmıştı. Hasan meraklı gözlerle tekrar Murat hoca ya dönerek:
    -Hocam ben tam olarak anlamadım nereye gidiyoruz bu saatte, hangi dükkan hangi esnaf açıktır.
    Murat hoca sakindi çünkü; Allah’ın onlara açık bir kapı bıraktığını biliyordu. Sonra Hasan kardeşe dönerek:
    -Biz çıkalım sana yolda anlatırım.
    İki dost gecenin bir vakti, küçük bir kasabada onlara yardım edecek birilerini aramaya koyuldular. Mevsim kış , hava oldukça ayaz ve soğuk. Zaten giyecekleri pek fazla bir şeyleri de yoktu. Murat Hocanın üzerinde eski ve ince bir ceket vardı. Aslına bakarsanız Murat Hoca kendine yeni bir kaban almıştı yakın bir zamanda ama giyecek kalın bir kabası olmayan bir öğrencisine verdi. Hasan kardeşin de hiç sağlam bir giysisi yoktu eline para geçse öğrencilerinin ihtiyaçlarını karşılardı ancak para kalırsa kasabanın bit pazarından kendine bir şeyler bakardı.
    İki dost saatçe dolaşmış, kasabada açık bir kapı bulup derdini anlatacak, o zifiri karanlıkta yanan bir ışık aradılar, gerçekten de zifiri bir karanlık vardı çünkü; kasabanın çocukları başı boş bırakılmışlardı, onlarda yaramazlık ya sokak lambalarının onda sekizini kırmışlardı. İki dost dertlerini anlatacak, onları anlayacak birilerini aramaktan ayaklarına kara sular inmişti. Halen ışığı yanan bir direğin altına geldiler, biraz dinlenmek için sırtlarını duvara verdiler. Hasan kardeş bir hayli bitkin Murat hocasına dönerek:
    -Hocam hadi yurda dönelim, galiba bir şey bulamayacağız.
    Murat hoca üşüyen ellerini cebine soktu sonra Hasan kardeşe dönerek:
    -Bak hasan kardeş; bu işten vazgeçmek yok, biliyorum bir yerlerde bizim için halen yanan bir ışık vardır.
    Hasan:
    -Ama hocam biliyorum, hava çok soğuk, size bir şey olacak diye korkuyorum. Allah muhafaza size bir şey olursa ben ne yaparım, ne olur beni affedin, hadi dönelim.
    Söylemişti söylemesine ama Murat Hocanın geri dönemeyeceğini biliyordu. Murat hoca biraz düşündü ve:
    -Dönmek yok Hasan, bu yolda gerekirse öleceğiz, yolumuz Allah yolu nasip olursa şehit oluruz ama; daha yapacak işlerimiz var, hadi koçum, ha gayret kalkalım , Allah belki de bizi sınıyor sabrımızı, vaz geçmek yok.
    Hasan çok utanmıştı, bir hata yaptığını anladı, şöyle bir kafasını kaldırdı. Gözü uzaktaki bir loş ışığa takıldı, çok heyecanlanmıştı, hemen Murat hocaya:
    -Hocam bak ışık, orada bir ışık var, bir dükkanın ışığı.
    Murat Hoca o yöne baktı, çok umutlanmıştı, hemen o yöne doğru koşmaya başladı. İki dost tek solukta dükkanın önüne geldiler. Dükkanın kapısı aralıktı. İçeriden tam olarak anlaşılmayan sesler geliyordu, bir şarkı sesi ama anlaşılmıyor. Hasanın gözü dükkanın tabelasına takıldı RECEP’İN YERİ … hasan tabelaya bakarken Murat Hoca yavaşça dükkanın içine sokuldu. Hasan hemen Murat hocanın ardında içeri girildi, bir de ne görülsün, burası bir meyhaneydi. İçeride kimse yoktu, dükkan baştan sona çok iğrenç kokuyordu, yerde bazıları boş bazıları yarıya kadar dolu içki şişeleri vardı. Sandalyeler devrilmiş, masalar dağıtılmıştı, içerisi bir savaş meydanını andırıyordu. Hasan :
    -Hocam, hadi çıkalım buradan, hiç şansımız yok galiba.
    Murat hoca içerde kimse var mı diye seslendi:
    -Bakar mısınız , kimse yok mu?
    Hasan çok şaşırmıştı, Murat hocanın ne yaptığına bir anlam veremiyordu, Murat hocaya dönerek:
    -Hocam siz ne yapıyorsunuz, burası bir meyhane hadi çıkalım, biri görecek, laf ederler bize.
    Murat hoca, Hasanı duymuyordu bile çağrısını yineleyerek:
    -Kimse yok mu, bizi duyan yok mu?
    Dükkan bomboş görünüyordu. Murat Hocanın sesi içeride yankılanırken Hasan hocasına çok şaşkın şaşkın bakıyordu:
    -Hocam hadi gidelim, burası bir günah mabedi çıkalım buradan.
    Murat hoca:
    -Bak Hasan, biz bir ışık gördük, Rabbim bizi buraya yönlendirdi, vardır bir hikmeti.
    İki dost bunları konuşurken tezgahın altından bir ses duyuldu.
    -Kim o, bu gece gece ne var lan?
    Ayağı güçlükle kalkan ayyaş, zır sarhoş bir adamdı. Adamın saçları uzundu ve dağılmıştı. Elinde hiç bırakmamak için tuttuğu bir içki şişesi vardı. Şişe yarıya kadar doluydu. Görünüşe bakılırsa bu adam bu dükkanın sahibiydi. Öylesine içmişti ki zorlukla ayakta durabiliyor, konuşmakta güçlük çekiyordu, sonra iki dosta dönerek:
    -Vay arkadaşlar; hoş geldiniz, oturun şöyle, rüyanızda mı gördünüz içkiyi de geldiniz?
    Adam onları müşteri sanmıştı, Murat Hoca:
    -Bakın efendim biz,
    Adam Murat hocanın konuşmasına izin vermiyordu:
    -Gelin oturun şöyle, sizi pek buralarda görmüşlüğüm yok, siz yenisiniz galiba?
    Bu sefer konuşmak isteyen Hasan’dı:
    -Efendim; bizim sizden bir ricamız var.
    Adam Hasan’ın da konuşmasına izin vermiyordu:
    -Yav siz gelin oturun şöyle, korkmayın benden sır çıkmaz, sizin ilk olacak galiba, korkma otur.
    Adam bir yandan konuşuyor bir yandan da iki kadeh bulup içki dolduruyordu. Murat hoca ile Hasan birlikte adamın eline atladılar:
    -Ne yapıyorsunuz, biz içmeye gelmedik, sizden bir ricamız olacak, onun için geldik.
    Adam çok şaşırmıştı:
    -Siz kafayı mı yediniz, meyhaneye içmekten başka neden gelinir ki?
    Murat hoca adama bakarak:
    -Bakın efendim biz sizden yardım isteyecektik. Biz yeni yapılan yurttan geliyoruz, bize acil olarak borç para bu lazım, soğuk gecede sadece sizin dükkan açıktı, bizde buraya geldik, ne olur bize yardım edin?
    Adam çok şaşkındı, sarhoşluğundan onların söylediklerini yanlış anladığını zannetti:
    -Yardım mı dedin yoksa bana mı öyle geldi?
    Bu sefer konuşan Hasan’dı:
    -Evet sizden yardım istiyoruz.
    Adam bu sefer kahkahalarla gülmeye başladı:
    -Siz kafayı mı yediniz, benden daha sarhoşsunuz siz lan
    Murat Hoca :
    -Ama efendim borç olarak istiyoruz.
    Adam çok hiddetlenmişti:
    -Kaybolun lan buradan, gece gece adamın asabını bozmayın, şaka mı bu lan?
    Hasan, sarhoş adamın üzerine yürüdü. Tam adama vuracakken Murat Hoca araya girdi:
    -Dur Hasan, adam sarhoş ne dediğini bilmiyor, biz yanlış bir şey yapmıyoruz.
    Hasan:
    -Hocam hadi çıkalım buradan.
    İki dost kapıya doğru yürürken tam o sırada adamın cep telefonu çaldı. Adam :
    -Evet benim, ne oğlum kazamı geçirdi?
    Adam şoka girmişti. Birden olduğu yere yıkıldı kaldı. Murat Hoca ve Hasan hemen adamın yardımına koştular. Hasan adamı kaldırmaya çalışırken Murat Hoca telefonu aldı:
    -Hangi hastanede şimdi.
    Sekreter Murat hocaya hastaneyi söyledikten sonra ilave etti:
    -Acilen 0 RH negatif kana ihtiyaç olduğunu söyledi.
    Murat hoca çok sevinmişti. Çünkü; onunda Hasan’ın da kanı uymaktaydı. Hemen hastaneye gittiler ve iki ünite kan verdiler, ecel ya gelmediğin de ölmezsin. Bu arada meyhanenin sahibi çok utanıyordu. Çok büyük günahlar işlemesine rağmen kendini hiç bu kadar mahcup hissetmemişti. Daha birkaç saat evvel dükkanından tekme tokat kovmaya çalıştığı insanlar, onun bu dünyadaki tek yaşam kaynağına, oğluna hayat veriyorlardı. Bu durum adama çok garip geliyordu. Kimdi bu insanlar, bunca hakarete rağmen ona yardım ediyorlardı, aklını kurcalayan bin bir soru vardı. Ama önce ne yapacağını biliyordu. Bu insanların onlardan istediği yardımı verecekti. Kanı verdikten sonra Murat hoca adama geçmiş olsun dilekler sundu adam ona çok mahcup olduğunu söyledi ve gereken yardımda bulundu.
    Meyhanecinin yardımından 2 gün sonra Murat Hoca ve yol arkadaşı müdüriyette konuşuyorlardı. Birden kapı çalındı. İçeri giren meyhaneci Recep’ti. Ama bu sefer eli ayağı düzgün, saçını toparlamış tam bir beyefendi olmuştu. Ama yüzünde bir gariplik vardı. Göz altı torbaları çok şişkin görünüyordu. Bunun sebebi çok içki içmesi olabilir diye içinden geçirdi Murat Hoca:
    -Hoş geldiniz buyrun oturun.
    Adam yavaşça koltuğun yanına gitti fakat oturmadı. Adamın gözlerinden yaş geliyordu. İkisi de buna bir anlam veremediler. Murat Hoca:
    -Recep bey sizi üzecek bir şey mi yaptık?
    Murat Hocanın bu sözü adamı daha da yaralamışa benziyordu. Recep artık göz yaşlarına hakim olamıyor kendini parçalayacakmışçasına ağlamak istiyordu. Bu sefer Hasan:
    -Recep abi ne oldu, bir şey mı yaptık, çok özür dileriz.
    Adam anlatmaya başladı:
    -Siz kanı verdikten sonra eve döndüm, kendimi çok yorgun hissediyordum. Yatağıma uzandım ve rüya görmeye başladım. Rüyamda kap karanlık bir yerdeydim, çok korkuyordum birden yanıma iki melek yaklaştı. Ben onlara ne oldu bana diye sordum. Onlarda ey fani sen öldün dediler. Korkum bin kat arttı. Şimdi bana ne olacak diye sordum. Onlarda sen dünyadayken bu dünya için hiç bir şey yapmadın bu dünyaya getirecek bir rekat namazın dahi yok onun için sen cehenneme gideceksin dediler ve beni sürükleyerek koca bir uçurumun başına getirdiler.
    Adam bunları anlatırken göz yaşları pınar gibi akıyordu. Dizlerin üzerine çöktü ve anlatmaya devam etti:
    -Çok korkuyordum. Önümde koca ateşten okyanuslar vardı. İnsanlar oluk oluk o okyanuslara atılıyordu. Dehşet vericiydi. Çıldırmak istiyordum kör olmak istiyordum da o dehşet verici görüntülere bakmamak için ama elimden bir şey gelmiyordu. Melekler beni ayağı kaldırdılar sen dediler dünyadayken Rabbin için ne yaptım. Şöyle bir düşündüm aklım hiçbir şey gelmedi bir cevap veremedim. Tekrar sordular yine hiç bir şey diyemedim.
    Adam kendinden geçmişti, göz yaşları dizlerine akmış pantolonu sırılsıklam olmuştu:
    -Tam beni cehenneme atacakken arkadan bir ses duyuldu. Şöyle bir arkama baktım sizler arkadan sesleniyordunuz. Melekler durdular. Hasan’ı gördüm meleklere şöyle seslendi: Durun Allah rızası için yapmayın biz dar gündeyken bu adam bize kucak açtı, bize ekmek verdi yapmayın. Sonra Murat Hoca sen devam ettin: bu adamı atmayın dedin. Meleklerde şöyle dediler : Allah yolunda giden insanlara yardım edenler de Allah yolunda yürümüş olur. Beni bıraktı sonra siz ortadan kayboldunuz ve ben uyandım.
    Adam bunları anlatırken iki dost arkada birbirlerine sarılmış ağlıyorlardı. Murat hoca:
    -Ne mutlu sana Recep efendi, Allah seni affetmiştir inşanlah.
    Murat Hoca bunları söyledikten sonra adam Murat Hocanın önünde diz çöktü:
    -Ne olur Allah rızası için beni yanınıza alın, bırakmayın beni o eski illet hayatıma dönmek istemiyorum. Yurdunuza alın bir köşede yatarım, yurdun işlerinde size yardımcı olurum. Para mara istemem sizden.
    Murat Hoca adamı yavaşça ayağı kaldırdı:
    -Korkma, Allah seni hidayetine erdirsin, dedi.
    Onlar tüm zorluklara rağmen hiç yılmadan, bıkmadan doğru bildikleri işten hiç sapmadan çalıştılar. Yıllar sonra o yurttan ayrılan çocuklar hocalarından aldığı sancağı dalgalandırmaya devam ettiler.

    S O N

      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:05 pm