Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    GÜNAHSIZ BEDENLER (ÖZGE ELMA)

    Paylaş

    1001110018

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 25/11/10
    Yaş : 27
    Nerden : zonguldak

    GÜNAHSIZ BEDENLER (ÖZGE ELMA)

    Mesaj  1001110018 Bir Perş. Ara. 23, 2010 8:27 pm

    Kendime bu ellerime inanamıyordum. Bu kana bulanmış ellerime… bu eller bir insanın canını almıştı. Belki de ölmemişti. Ama hareketsizce yatıyordu. Acaba ölmüş müydü? Ölmüş olmasını o kadar çok isterdim ki… İkinci defa aynı şeyi yapmak zorunda kalmayacaktım.
    Kafamda binlerce soru, yürüyordum. Sebepsiz, ayaklarımın beni nereye götürdüğünü bilmeden yürüyordum. Sadece yürüyordum, zifiri karanlığın bedenine… kanlı ellerimle, üzgün yüreğimle…
    Ablam canım ablam… ya ben! Ben ne olacaktım, ya yüreğimdeki kadın Meryem’im. Allah’ım hayatımı kaydırmıştım. Düşündükçe adımlarım hızlanıyor, hızlandıkça koşmaya başlıyordum. Nereye gidiyordum, ne yapıyordum?
    Cebimde telefon çalıyor. Elim cebime atıp telefona bakmaya korkuyordum. Ya arayan Meryem ise… ne derdim ona ne diyebilirdim. Yüzüne nasıl bakabilirdim. Tam nişan arifesindeyken bu yaptığımı duysa ne derdi bana? Bekler miydi beni, sevmeye devam eder miydi eskisi gibi?
    Pişman mı oluyordum yoksa vicdanım mı sıralıyordu bu yüreğimi parçalayan soruları?
    Saatler ilerliyor, güneş tepelerin ardından yüzünü gösteriyordu. Ve oluşacak felaketler bir adım daha yaklaşıyordu. Yana yakıla boşluğa ilerliyordum. Elbet olan olacaktı.
    Ya annem babam, onlar ne yapacaklardı duyduklarında. Yüreklerinde yeterince acı varken bide bunu nasıl kaldıracaklardı. Nasıl bu acıyı yaşatacaktım onlara.
    Telefon yeniden çalmaya başlamıştı. Belki de cesede ulaşılmış, teslim olmaya ikna etmek için arıyorlardı beni. Belki de arayan Meryem’di. Beni merak etmiş belki de özlemiş, ya da nişanın detaylarıyla ilgili bir şeylerden bahsetmek için aramıştı. Nasıl derdim bunu ona, ben birini öldürdüm! Nasıl derdim, nasıl hayallerini yıkardım? Artık gerçekle yüzleşmenin vakti gelmişti. Telefonu açmam gerekiyordu. Kanlı, titreyen ellerimi cebime attım. İstemeyerekte olsa telefonu elime aldım ve soluk soluğa, korkak bir ses tonuyla;
    ‘’Alo?’’ dedim.
    Arayan Meryem’di. Konuşmasından endişeli olduğu belliydi;
    ‘’Neredesin sen? Beni meraktan öldürmek mi istiyorsun? Sürekli arıyorum, neden cevap vermiyorsun? Bir sorun mu var Fikret? Cevap versene!’’
    Cevap veremeyecek kadar acizdim. Veremedim. Öylece dinledim. Ben sustukça Meryem ses tonunu daha da arttırıyordu, daha da endişeleniyordu. İçini rahatlatacak bir şeyler söylemek zorundaydım;
    ‘’Merak etme ben iyiyim.’’
    Sadece bu sözler döküldü dudaklarımdan. Cevabı duyan Meryem, ağlamaya başladı;
    ‘’Neredesin?’’ dedi.
    Bir yalan uydurmam gerekiyordu.
    ‘’Asker arkadaşlarımdan birine rastladım yolda, şuan onunla birlikteyim. Telefon ceketimin cebindeydi duymamışım.’’
    Meryem biraz rahatlamıştı sanki;
    ‘’ Tamam hayatım, bugün nişan için bir şeyler bakmamız gerekiyor, konuşmuştuk hatırladın mı?’’ dedi.
    İşte bu beni korkutan soruydu. Zaten dünyası yıkılacaktı saatler sonra, şimdiden üzmemeliydim onu. Tek aklımdan geçen bana acı veren bu telefonu kapatmaktı.
    ‘’Evet hatırladım.’’
    Dedim ve daha fazla dayanamadım, cevabı beklemeden telefonu kapattım.
    Felaket hala gerçekleşmemişti. Ama biliyordum çok az kalmıştı, her şeyin yıkılmasına çok az kalmıştı.
    Boşluğa ilerlerken zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Saatler sanki birbirini kovalıyor ve ilk defa bu kadar hızlı ilerliyordu. Ve ben ilk defa bu kadar çok zamanın durmasını istiyordum, bir aciz gibi. Saat 9.00 olmuştu. Artık bazı şeyleri itiraf etmenin vakti geliyordu. Ayaklarım meğer beni bir boşluğa değil de karakolun kucağına götürüyordu.
    * * *
    Askerliğimin bitmesine tamı tamına 16 gün kalmıştı. Günleri saydıkça uzar derler ya gerçekten de öyle olurmuş. Annem, babam, ablam, sevgilim Meryem… hepsi burnumda tütüyorlardı. Meryem’imin güzel gözlerine hasret kalmıştım. Her gece rüyamda görüp özlem gideriyordum. Bir yandan da sabırsızlanıyordum, askerden dönünce Meryem’imi Allah’ın emriyle isteyecektim.
    Her şeyi konuşmuştuk. Askerliğim biter bitmez önce nişan sonra da düğün. Günlerin geçmemesinin sebebi de sanırım bu sabırsızlıktı.
    Günlerden pazardı, son çarşı iznine çıkacaktım. Önce annemin, babamın daha sonra da Meryem’imin sesini duyacaktım. Az kalmıştı çok az kalmıştı.
    Sabahın erken saatinde kalktım. Koşar adımlarla izin kağıdımı aldım ve telefon kulübesine gittim. İlk annemi arayacaktım çünkü çarşı iznimin olduğu gün sabah erkenden kalkıp telefonun başından ayrılmazmış, babam söylemişti bir keresinde…
    Telefon defalarca çalıyor ancak açan olmuyordu. Acaba kötü bir şey mi olmuştu. Annem hiç böyle yapmazdı. Telefon ilk çalışta hemen açardı. İçime kurt düşmüştü; bir şey olmuştu, kötü bir şey... Annemi düşünmekten Meryem’i aramayı unutmuştum. Neyse ki Meryem’imin sesi beni biraz olsa rahatlatır düşüncesiyle hemen numarasını çevirdim.
    Meryem’imin ‘’alo’’ sesini duyduktan sonra içim rahatladı;
    ‘’Nasılsın Meryem’im gözümde tütüyorsun, çok özledim seni’’ dedim.
    ‘’ Bende sevgilim inan ki ben de çok özledim, dört gözle bekliyorum seni’’ dedi.
    Meryem’imin bu aşk dolu sözleri içimdeki sıkıntıyı unutturmuştu.
    ‘’İçimde bir huzursuzluk var Meryem’im, annemlerle de konuşamadım bugün, belki de ondandır. Yolunda olmayan bir şeyler yoktur umarım. Burada her şeyden habersiz, eli kolu bağlı olmak ne kadar zor bilemezsin. ’’ dedim.
    ‘’Her şey yolunda sevgilim, yaşadıklarını bilemiyorum ama tahmin etmeye çalışıyorum. Birazcık daha sabır sevgilim, çok az kaldı kavuşmamıza…’’ dedi ancak; ne derse desin içimdeki huzursuzluk kat kat büyüyordu. Meryem’ im işe gitmesi gerektiğini ve beni çok sevdiğini söyleyip kapattı.
    Günler geçiyor geçmesine ancak aklım hala anacığımdaydı. Meryem her şeyin yolunda olduğunu söylemişti. Ancak ben hiçbir şekilde rahatlatamıyordum kendimi bu konuda…
    Tek isteğim vardı, biran önce gitmek… günler azaldıkça daha da güçleniyordu bu istek. Hissediyordum; bıraktığım gibi bulamayacaktım hiçbir şeyi…
    * * *
    Sabah gözlerimi açtım ve bir çırpıda kalktım, eşyalarımı topladım; çünkü saatler sonra evime, anneme, babama, ablama ve Meryem’ime kavuşacaktım.
    Çıkmıştım artık kurtulmuştum esaretten, bitmişti her şey. İçimde ki sıkıntıysa her şeyin yeni başladığını bu günün felaketleri üst üste getireceğini bağırıyordu adeta.
    Otobüse bindim ve yoğunluktan bir süre uyumuşum. Bizimkiler biliyorlardı bugün döneceğimi; eminim saatler öncesinden otogara gelmişlerdir, özlemden dolayı…
    Birinin ‘’bayım!’’ demesiyle gözlerimi açtım ve baktım araba hareket etmiyordu. Etrafıma baktığımda ise buranın Devrek olduğunu anladım. Taşı, toprağı bile gözümde tütüyordu biricik memleketimin.
    Otobüsün kapısında bekleyen, Meryem beni görür görmez boynuma atladı. Hasret bitmişti artık, yârim kollarımın arasındaydı. Arkadan koşturan annemi ve babamı gördüm. O anda içimdeki sıkıntı kaybolmuştu. Ancak bir eksik vardı; ablam beni karşılamaya gelmemişti. Kafam ona takılmıştı. Anneme;
    ‘’Ablam neden gelmedi?’’ dediğimde bir süre sustu.
    ‘’Ablan biraz rahatsızlanmış yavrum ’’, dedi. Ancak ablam dört eli kanda olsa beni görmeye gelirdi, acaba bir sorun mu vardı?
    Arabadan indiğimde kaybolan sıkıntı yeniden belirdi içimde. Ancak bu sefer daha şiddetliydi. Biran önce ablamı görmek istiyordum.
    Annemse kolumdan tutmuş;
    ‘’Hadi oğlum eve gidiyoruz…’’ dedi sevinçle.
    Babam annemin sözünü bitirmesine müsade etmeden;
    ‘’ Annen sevdiğin ne varsa yaptı oğlum’’, dedi. Küçük bir çocuk gibiydiler; mutluluktan… Hemen eve gittik ve tıka basa yemek yedim. Annem gerçekten sevdiğim ne varsa bir tanesini es geçmeden yapmıştı. Arkadaşları görmem gerektiğini söyleyip fırladım evden. Aklım ablamdaydı.
    Evi zaten bizim evin yakınındaydı; kapıyı bir iki defa çaldım ancak açan olmamıştı. Annem ablamın hasta olduğunu söylemişti ve saatte epey geçti; gittiği çok fazla yakın arkadaşı da yoktu zaten. Dayanamayıp kapıyı kırdım.
    ‘’Abla ben Fikret! ’’ diye seslendim; ancak cevap alamadım. Yatak odası üst kattaydı; koşar adımlarla merdivenleri çıktım. Kapı kapalıydı. Açmaya çalıştığımdaysa kilitli olduğunu fark ettim. Bu işte bir gariplik vardı. Telaşla o kapıyı da kırdım. Ve kapı açıldığın da gördüğüm manzara karşısında dondum kaldım. Allah’ım hayır, olmaz, olamaz… Tanrım bu bir kabus olmalıydı…
    ‘’Ablam canım ablam!’’ diye bağırmaya başladım. O hayat dolu canım ablam, yapamaz… Hayır yapamaz… Feryatlar içinde kaldım. Ablamın ipte sallanan cansız bedeniydi beni mahveden manzara… Ölmemiş olma ihtimali geldi aklıma ve bir hamleyle ablamı ipten indirdim. Ancak nabzına baktığımda ise bir kez daha anladım ki her şey için çok geçti, ablam ölmüştü. Ablama sarıldım öylesine sarıldım ki içimden bir şeyler koptu.
    Neden ama neden yapmış olabilirdi ablam bunu? Suçluları kimdi? Ablamın cansız bendeni kollarımdayken gözüm bir kâğıda ilişti. Ablamı bıraktım yere ve o kâğıda uzandım. Bir zarftı, hemen açtım; ablamın el yazısıydı. Belli ki bize veda etmek için yazmıştı bu mektubu…
    ‘’Sevgili ailem; evet ailem diyorum ama sen yoksun bahsettiğim ailenin içinde Necdet! Annem senden çok özür diliyorum. Sana bu acıyı yaşatmayı hiç istemezdim lakin dayanamadım be annem dayanamadım. Hep hastayım diyordum ya annem hasta değildim, Necdet’in hem yüreğime hem de bedenime açtığı yaraların iyileşmesini bekliyordum. Kavgalarımız sana o pazar günü dediğim gibi ufak tefek değildi annem her gün dayak, her gün aşağılama… En sonunda aldatmada girince işin içine bu kadarını kaldıramadım annem. Size gelmeye de evime dönmeye de yüzüm yoktu, sevmiştim ben onu size karşı çıkıp kaçmıştım… Ama çok pişmandım annem. Aklıma gelmezdi Necdet’in yüzümü kara çıkaracağı, gelseydi yapar mıydım annem? Annem ben gidiyorum senin o güzel yumuşacık ellerinden öpüyorum. Üzülme ne olur annem, Fikret’e de bunu Necdet yüzünden yaptığımı söyleme ne olur annem kötü bir şey yapmasın, başını belaya sokmasın… Seni çok seviyorum annem… Ne olur beni affet!’’
    Mektubu okuduğum da dünyam daha da yıkılmıştı, lanet olsun ablam o lanet olası adam yüzünden kıymıştı kendine… Sevmişti onu seviyordu hem de çok seviyordu… Onun için karşı koymuştu anneme babama.
    Telefona sarıldım hemen önce o Necdet şerefsizini aramak geldi aklıma, hayır! Annemleri mi aramalıydım? Allah’ım ne yapacağım ben? Hiç bir şey gelmiyordu aklıma, beynim durmuştu adeta… Önümde ablamın cansız bedeni duruyordu, hala şoktaydım. Annemleri aramak geldi aklıma, ne söyleyecektim ki anneme? Ablam kendini o sevdiği adam yüzünden asmış mı diyecektim? Kalbine inerdi anacığımın, ablamdan sonra nasıl dayanırdım annemin de yokluğuna.
    Yapacak bir şey yoktu, istemeyerek te olsa annemi aradım ve ablamın evine gelmesini söyledim. Annemin gördüğünde ki feryadı görmek istemiyordum bunun için yazdığı mektubu da ablamın cesedinin yanına bırakıp hızla çıktım evden. Artık tek derdim o şerefsizi bulup ablamın intikamını almaktı. Aklımdan sadece bu geçiyordu ve farkında olmadan adımlarım hızlanmaya başlamıştı.
    Nerede olabilir acaba o pislik. Belki de ablamı aldattığı o lanet olası kadının yanındaydı. Saat daha 5 olmamıştı belki de iş yerindedir; ama bugün cuma, erken çıkmışta olabilirdi… Pislik herifi nerede bulabilirim kahretsin ya bir sürü ihtimal var. Telefon… Aklıma telefon etmek geldi;
    ‘’Alo ben Fikret neredesin? ’’ dedim sert bir şekilde;
    ‘’İşten çıktım şimdi hayrola? ’’dedi; şaşkın olduğu ses tonundan belliydi.
    ‘’ Tamam bekle geliyorum.’’ Dedim zaten yakındım şerefsizin iş yerinin oraya…
    Üzüntüden o kadar çok hızlı yürüyordum ki; 5 dakikaya da gitmişim farkında olmadan. Bekliyordu beni iş yerinin önünde; beni gördüğünde;
    ‘’Hoş geldin ’’ deyip tam sarılmaya yeltenmişti ki,
    ‘’Bırak! Sakın bana sarılma! Yürü gidiyoruz’’ dedim. Zaten işyeri tenha bir yerdeydi az daha ilerledik.
    ‘’Bana bak! Nasıl yaptın? Nasıl? Allah kahretsin seni! Mahvettin bizi, mahvettin ablamı! Nasıl döversin öldüresiye, nasıl aldatırsın onu?’’ içimdeki nefreti bir çırpıda kustum.
    Yüzüme baktı ve tek kelime edemedi. Öylece baktı sadece biraz kızardı. Öylece durup konuşmaması daha da üzüyordu beni;
    ‘’Konuşsana lan konuşsana! Ablam yatıyor evde, ben buldum ben! Bugün askerden geldim ya gördüğüm manzara… Senin yüzünden her şey senin yüzünden! Ablam yatıyor evde yatıyor dedim ya pislik; ablam evde cansız yatıyor. Kimin yüzünden? Senin! Seni çok sevmişti, ya sen ne yaptın? Aldattın, dövdün, sövdün! Dayanamadı bu kadarına. Tek çare olarak canına kıymayı düşündü. Yüzüme bile bakacak yüreğin yok pislik! ’’ hala öylece duruyordu.
    Cebimden çakıyı çıkarttım ve bir, iki, üç, beş, on… Belki de on beş kere soktum çakıyı. Adeta içimde ki nefreti kustum. Ve kanlı ellerimle yürümeye başladım boşluğa…
    * * *
    Farkında olmadan Karakolun kucağına götüren ayaklarım biran durdu; düşündüm tüm olanları bunların hepsi bir gün içinde oldu. Ve inanamıyordum, bir insanın hayatı demek bir günde bu şekilde kayarmış… Sonra Meryem’imi düşündüm; henüz öğrenmedi hiçbir şeyi. Öğrenince yaşayacağı üzüntü, hayallerinin yıkılışı… Çok geçti artık her şey için, bunları düşünmek için. Geriye döndürülemezdi hiçbir şey…
    Düşüncelere dalmışım, birinin beni dürtmesiyle kendime geldim;
    ‘’Hey! Ne duruyorsun burada?’’ bunu söyleyen nöbetçi polislerden biriydi, sustum öyle baktım. Tekrar bağırdı;
    ‘’Kime diyorum! İşin varsa gir içeri yoksa git!’’ artık konuşma vakti gelmişti galiba. ‘’Komiser Beyle görüşmem gerekiyor.’’ Dedim ve girdim içeri, bir cesaret.
    Aslında utanıyordum, birazdan içeridekilere her şeyi anlattığım da bana katil diyecekler ve bu sıfat bana hiç yakışmıyor, kendime yakıştıramıyordum.
    İçeri girdim, odaların önünden tek tek, yavaşça geçtim ve koridorun sonunda ki oda komiserin odasıydı. Odanın önünde geldim derin bir nefes aldım ve kapıyı tıkladım girdim içeri. Komiser sertçe baktı ve
    ‘’Buyur otur.’’ Dedi. Oturdum, önce bir düşündüm; ne söyleyecektim. En iyisi en başından anlatmaktı. Askerlikten itibaren hepsini anlattım, anlatırken gözlerimden boncuk gibi yaşlar süzülüyordu. Ablamın ipte sallanan bedenini buluşumu… Necdet’i nasıl öldürdüğümü…
    Bir grup polis ablamın evine, bir grup polis ise Necdet’i bulmaya gitti. Bense nezarete. En zor gecelerimden biri olacaktı galiba. Annem, babam, Meryem… Kim bilir neler oluyordur şimdi? Feryatlar, haykırışlar, gözyaşları… Nezarette tek başımaydım, soğuk taş bile rahatsız etmiyordu, hissetmiyordum bile üşüdüğümü. Olabilecekleri düşünüyordum tek tek… Annemin ablamı gördüğünde, mektubu okuduğunda, Necdet’in öldüğünü duyduğunda ve bunu yapanın oğlunun olduğunu öğrendiğindeki tepkisi… Ya Meryem; her şey çok güzel olacakken, nişan arifesinde, birbirimize kavuşmuşken bu yaptığımı nasıl kaldıracaktı. Allah’ım pişman mı oluyordum acaba? Konuşmam gerekiyordu Meryem ile binlerce kez özür dilemem gerekiyordu. Yüzüne nasıl bakacaktım, nasıl seni seviyorum affet beni diyecektim... Delirmek üzereydim; neler oluyor neler bitiyor hiçbir fikrim yoktu. O şerefsiz ölmüş müydü acaba?
    Kafamda binlerce soruyla cebelleşirken bir çift ayak sesi duydum. Ve anında polis benim bulunduğum nezareti açmaya başladı. Şaşırmıştım,
    ‘’Neler oluyor, nereye götürüyorsunuz beni? ’’ dedim heyecanla…
    Polis cevap verme tenezzülünde bile bulunmadı. Tekrar sordum ama bu sefer sinirle ve bağırarak;
    ‘’Hey! Cevap versenize nereye götürüyorsunuz beni dedim size’’ ne kadar bağırırsam, feryat edersem edeyim tek kelime etmiyordu, sanki ben yokmuşum gibi davranıyordu. Buda benim daha çok sinirimi bozuyordu. Kolumdan tutup çeke çeke götürüyordu. Yüzünde öyle bir gülüş vardı ki sanki beni böyle götürmekten ve sinirden öldürmekten zevk alıyor gibiydi. İlerlediğimizde yolun komiserin odasına doğru gittiğini fark ettim. Acaba içeride Meryem mi vardı beni görüp içindeki tüm üzüntüsünü, tüm nefretini mi kusacaktı? Sevdiğim kadının bana karşı feryatlarına nefretlerine nasıl dayanacaktım, ben onu deliler gibi seviyorken.
    Tahmin ettiğim gibi komiserin odasına getirildim odanın önünde durduk ve üzerimi başımı düzeltmemi söyledi aslında oydu beni çeke çeke getirip bu hale sokan. Neyse üzerimi başımı düzelttim ve girdim içeriye. Komiser masasında oturuyordu ama beni beklediği belliydi. Ben gelince yüzüme doğru baktı;
    ‘’ Otur oğlum’’ dedi. Ben se şaşırmıştım nasıl getirildiğime bakaraktan. Ve başladı konuşmaya;
    ’’Bak evlat, seni çok uzun ve yorucu bir süreç bekliyor. Ablanın evine ben de gittim. Dediğin gibi ablanın cesedini ve mektubunu bulduk, bizim gittiğimizde evde annen ve babanda vardı normal olarak çok üzgündüler. Seni soruyorlardı biz o zaman henüz cesedi bulmadığımız için bir şey söyleyemedik. Necdet’in cesedini bulmaya giden ekibimiz ise yine söylediğin yerde buldu. Ancak Necdet ekibimiz bulduğunda ölü değildi, ağır yaralıydı. Şuanda hastanede doktorlar 15 yerinden bıçaklandığını ve şansının çok az olduğunu söyledi. Biz Necdet’i bulduktan sonra annenleri aradık Necdet’in ağır yaralı olduğunu ve bunu yapanında sen yani oğulları Fikret olduğunu söyledik. İkinci bir yıkım yaşadılar insanlar senin sayende. Şuanda ablanın cenaze işleriyle uğraşıyorlar. Asıl önemli konuya gelelim sana ne olacağı? Seni şuanda nöbetçi savcıya sevk ediyorum oradan da cezaevine götürüleceksin, sonra mahkeme sürecin başlayacak. Necdet’in durumu tam olarak kesinleşene dek ne kadar ceza alacağın belli değil. Dua ette bir şey olmasın ona eğer ölmezse az cezayla salıverilirsin ve Necdet içinde bir mahkeme süreci başlar yok eğer ölürse en az 30 yıl ceza alırsın. Sana oğlum dedim fark ettiysen, çünkü anlattığın olaylar ailenin başına gelenler ve senin yaptığın… Ben seni sevdim oğlum inşallah Necdet ölmezde çok ceza almazsın çünkü senin o mahkumların yanında yerin yok. Şimdi seni nöbetçi savcının yanına gönderiyorum. Yolun açık olsun… ’’ dedi. O bunları anlattı benim gözlerimden yaşlar süzüldü.
    ‘’Teşekkür ederim iyi niyetiniz için ama onu ölmemiş olması ve bu benim çekeceklerimin boşu boşuna oluşu beni daha da üzdü… Annem ve babamın yüzüne nasıl bakabileceğimi bilemiyorum, bir de Meryem var tabi… Neyse olan oldu, artık beni savcının yanına gönderebilirsiniz.’’
    Dedim ve komiser dışarıdaki beni getiren memura seslendi beni nöbetçi savcıya sevk ettiğini artık götürebileceğini söyledi. Memur geldi ancak bu sefer ellerinde kelepçeyle. Kollarımı uzattım ve o anda yerin dibine girdim. Ellerimde kelepçe kollarımda polis memurlarıyla birlikte odadan çıktım. Hayatım ellerimin arasından kayıp gidiyordu, bense ancak öyle bakıyordum hiç bir şey yapamıyordum.
    Savcının yanına gittiğimde ise tekrar ifade verdim, en başından anlattım. Bir kere daha içim acıdı, galiba pişman olmaya başlıyordum. Yaşanabilecek güzel günler varken ben hapsolmayı seçmiştim. İşin kötüsü de o şerefsiz ölmemişti de az çok fark etmez boşu boşuna içeri girecektim.
    İfademi verdikten sonra hapishaneye götürüldüm, daha cezam bile belli değildi sayacak günüm bile yoktu. Bir gün geçiyor, iki gün geçiyor, üç, dört, beş… Derken hiç kimseden haber gelmiyordu. Ne annemler ne de Meryem bir kere olsun aramıyor, bir kere olsun görüşe gelmiyordu. Biliyordum bana çok kızgın olduklarını birazcık ta bu yüzden çekilmez oluyordu burası benim için. Belki onlar yanımda yakınımda olduklarını hissettirseler bu kadar sıkıntıda olmazdım.
    Meryem’imle tanıştığımız gün geliyordu aklıma hep. Gördüğüm anda aşık olmuştum ona. Duruşuna, bakışına, gözlerine, simsiyah saçlarına… O zaman demiştim bu benim evleneceğim kadın diye. Yeni taşınmıştık mahalleye o zaman, tam eşyaları eve taşırken elinde yiyecek bir şeylerle gelmişti kapımıza Meryem’im;
    ‘’merhaba mahallemize hoş geldiniz. Bunları annem gönderdi, bir şeyler hazırlamaya vaktiniz olmamıştır diye düşündük. Eğer yardım edebileceğim bir şey varsa memnuniyetle yapabilirim. ’’ demişti, o güler yüzüyle. Biz çok şaşırmıştık, geldiğimiz yerde hiç böyle şeyler olmamıştır. Annem hemen mutluluğunu ve şaşkınlığını belli ederekten;
    ‘’ ah! Güzel kızım çok teşekkür ederim düşünceniz için. Şaşkınlığıma ve yorgunluğuma ver ne olur kapıda koydum seni. Yapabileceğin bir şey yok güzel kızım çok sağ ol.’’ Meryem’imse hiç içeriye geçmeden elinde kileri bırakıp annesinin beklediğini söyleyip döndü. Ben se arkasından bakakalmıştım. Hala keşke otursaydı diyordum kendi kendime. Annemse hala söyleniyordu ne hanım hanımcık kız, ne iyi ettik te taşındık diye...
    İşte o an sevdim delicesine. O kadar çok özlemiştim ki sevdiğimi. Sesini duysam yüzünü görsem… Beni bekler misin, yine sever misin eskisi gibi desem? Sever miydi beni… Ya hayır derse ya beklemem derse o zaman bir de hapisteyken nasıl dayanırdım buna, uzakta olmasının acısı yüreğime yetiyorken hiç olmayacak olmasına nasıl katlanırdım?
    Acaba aramalı mıydım? Bu soruların cevabını öğrenmenin tek yolu buydu aslında. Artık yüzleşmenin vakti gelmişti. Kalktım hemen ve başladım eşyalarımı karıştırmaya, bir tane telefon kartı olması gerekiyordu ama eminde değildim derken buldum ve hemen havalandırma saatini beklemeye başladım. Bu deliğe girdiğimden beri ilk defa havalandırmaya çıkacaktım. Buradayken hiç bir şey yapmak istemiyordu canım gün boyunca saatin kaç olduğunu bile bilmiyorduk. Sabahın 6’sının olduğunu sayımdan, öğlen 12 olduğunu yemek saatinden, gün kararmaya başladığında ise akşamın olduğunu anlıyorduk. Bense bu saydığım ayrıntılar haricinde yataktan dahi çıkmıyordum. Düşünceler içinde adeta boğuluyordum; öldü mü, ölmedi mi? Annemler ne durumda? Ya Meryem’im… hiç birinin cevabını bilmiyordum, kimseyi arayıp sormaya yüzüm yoktu. Bir komşu, bir arkadaş, bir tanıdık demezler miydi o zaman bana ne yaptın sen Fikret, nasıl yaptın ailene bunu, ablana üzüleceklerini bile bile, senin gibi bir insan nasıl yapar bunu Fikret nasıl?
    Buraya gireli tamı tamına 15 gün olmuştu her gün sayıyordum, bir çentik atıyordum duvara… Birden koğuşun o kocaman demir kapısının anahtar sesiyle ses çıkardığını duydum, hemen kalktım yerimden havalandırma saati diye düşündüm. Ancak gardiyan;
    ‘’Fikret Demir’’ diye bağırdı avazı çıktığı kadar, ilk hiç tepki vermedim başka birine sesleniyor sandım. Hayal kırıklığında boğuldum havalandırma olmadığı için, ama sonra ben olduğumu anladım ve şaşkınlıkla;
    ‘’Benim’’ dedim. Gardiyan kolumdan tuttu ve bir şey söylemeden koğuştan çıkardı beni. ‘’nereye gidiyoruz ’’ dedim.
    ‘’Soru sormada yürü işte devlet avukat tayin etmiş onunla görüşeceksin; doğru daha yenisin sen alışamamışsındır buralara; senin gibiler böyle yerlere pek alışkın değildir suç işlemeden önce düşünmezler hiçbir şeyi, sonrada içeri tıkılınca böyle sızlanırlar.’’ Dedi. Hiçbir şey diyemedim, ben öyle bir insan değildim ama anlatamıyordum kimseye derdimi. Öyle üzmüştü ki gardiyanın lafları, cevap verecek gücüm kalmamıştı.
    Ve gelmiştik görüşme odasına aynı gardiyan kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Beni bekleyen avukat hafiften kır saçlı, gözlüklü ciddi duruşlu birisiydi. Geçtim oturdum karşısına;
    ‘’Merhaba Fikret; ben Cevdet Diktaş. Baro bana senin davanı verdi. Biraz inceledim dosyanı, seni olabildiğince az cezayla buradan çıkartmaya çalışacağım. Seninle şimdi uzun bir görüşme yapmayacağım, dava da izleyeceğimiz yol hakkında bilgi vereceğim. Öncelikle tek umudumuz şu anda Necdet’in durumu; hala kritikliğini koruyor, hiçbir değişiklik yok. Doktorlar yaşaması bir mucize olur diyorlar. Sen nasılsın peki?’’ dedi avukat bey bense;
    ‘’Ben hiç iyi değilim, benim derdim Necdet falan değil ailem. Hiçbirinden haber alamadım, çok merak ediyorum. Biliyorum bana çok kızgınlar ve benim için çok üzülüyorlar ama elimden bir şey gelmiyor. Ne olur bana ailemden ve sevgilim Meryem’den haber getirin.’’ Dedim. Avukat bana acıyan gözlerle bakıyordu. Bunu onun gözlerinde görebiliyordum, karşısında aciz yardım dileyen bir suçlu duruyordu.
    ’’Ablan geçen hafta defnedildi Fikret. Bende katıldım baş sağlığı diledim ancak seninle ilgili bir şey sormanın yersiz olduğunu düşündüm. Ama merak etme en kısa zaman da tekrar gitmeyi ihtimal Necdet’in durumu kesinleşmeden bir karar çıkmayacak. Ben sürekli takip edeceğim onun durumunu, sana da haberlerini getiririm. Şimdi benim çıkmam lazım, benden haber bekle, kafan rahat olsun bana güven. ’’ dedi ve çıktı. Bense şaşkınlıktan öylece bakakaldım.
    Şimdi ise içimde farklı bir huzur vardı. İlk defa her şeyin bitmediğine bir yerlerde mutlaka bir şeylerin beklediğine inanmıştım… Meryem ile yüzleşme konusunda ise biraz daha bekleme kararı aldım. Avukattan bir kere olsun haber gelsin sonra ararım diye düşünmüştüm. Yarın Pazar yani görüş günüydü; kimisi heyecanlanıyor sevgilisi gelecek diye, kimisi babasının geleceğini söylüyor, kimisi kardeşini göreceği için seviniyordu… Benim gibiler için ise hiçbir önemi yoktu görüş gününün, ama anacığımın bir kere olsun o ellerini öpüp özür dilemeyi çok isterdim. Onların heyecanlarını görmek daha da canımı yakıyordu, girdim yatağın içine tıkadım kulaklarımı öylesine daldım uykuya…
    Gardiyanın sesiyle uyandım sabah; ‘’sayım kalk!’’… sayımdan sonra etrafımdakilerdeki heyecan bıraktığım gibi devam ediyordu. Giyinen, saçını tarayan… Bu kargaşaya dayanamıyordum, içimi acıtıyordu ve bir kere daha pişmanlığımı yüzüme vuruyordu kalabalık… Yatağıma çekildim her zaman ki gibi girdim battaniyenin altına. O büyük gürültü kapının açılmasından çıkıyordu galiba, gelende büyük ihtimal yine gardiyandı. Görüş için yakınları gelenlerin adını söyleyecekti bağırarak. Ahmet, Mehmet, İbrahim, Süleyman... Dinleme gereği bile duymuyordum, biliyordum çünkü gelmeyeceklerdi. Derken biri beni dürtüyordu, o anda kendime geldim; Ahmet abiydi.
    ‘’ Evlat ne yatıyorsun? Kalksana.’’ Şaşırdım;
    ‘’ Abi neden kalkayım, hem sen gitsene bak senin de yakının gelmiş. ’’ kolumdan çekti;
    ‘’ Evlat sen kendinde misin? Kalksana, senin de yakının gelmiş adını söyledi gardiyan.’’ Hiç istifimi bozmadan;
    ‘’Abi yanlış duymuşsundur, sen ne duruyorsun kalksana!’’ dedim hiç umursamadan;
    ‘’Oğlum kalk, yanlış duyacak kadar yaşlanmadım daha kalk çabuk hazırlan hadi. ’’ bizimkilerden kimse gelmeyeceğine göre avukat gelmiştir diye düşündüm ve kalktım hiç üstüme başıma dikkat etmeden görüşe gideceklerin arasında yerimi aldım. Ve sert suratlı gardiyanlar eşliğinde koğuştan çıktık. Dar koridorlardan geçiyorduk bol bol, sürekli kilitler açılıyordu. Her geçtiğimiz uzun koridorun sonunda çok kilitli, dev gibi demir kapılar vardı.
    Uzun yolun ardından bir kapıdan geçtik ve görüş odasına geldik. Çok kalabalıktı, herkes gözleriyle yakınını arıyor ve gördüğünde koşa koşa yanına gidiyordu. Bense ilk defa gördüğüm avukatımı arıyordum; bakınıyordum etrafa ama bir türlü göremiyordum. Sonra gözüme yalnız oturan biri takıldı. Bakıyorum aynı Meryem’ime benziyordu. Ama artık hayal görmeye başladığımı düşünüyordum. Oda bana bakıyordu, bu hayal olamazdı üzerinde ki kıyafetlerine baktım Meryem’imin montuydu, yanına gitmeye karar verdim. Yakınına geldikçe bir kez daha emin oluyordum oydu. Yanına gittim koşa koşa gittim, ayağa kalktı; sımsıkı sarıldım ama bir eksiklik vardı. Durdum biran, yüzüne baktım, eskisi gibi sıcak bakmıyordu, kollarına baktım kucaklamıyordu eskisi gibi. Bıraktım durdum öylece, yüzüne baktım;
    ‘’Otur!’’ dedi sert bir şekilde… Oturdum, hiç bir şey diyemedim, sadece yüzüne bakıyordum. O bakmıyordu ama yüzüme anladım bir şeyler vardı; gözlerine baktım buğuluydu, çok üzülmüş olduğu belliydi. Konuşacak gibi oluyor dudaklarından sözcükler dökülmüyordu, gözlerimden yaşlar akmaya başladı.
    ‘’Meryem’im…’’ dedim. Önceden olsa gözlerinde farklı bir ışık oluşurdu ancak bugün farklıydı, baktım gözlerim içine hiçbir şey yoktu.
    ‘’Ben senin artık Meryem’in değilim. Zaten hiç değilmişim, sen beni hiç sevmemişsin, hiç gönlüne girememişim. Bizim hayallerimiz vardı, birlikte kurduğumuz hayallerimiz… Peki hani nerde kaldı, hani askerden gelişinde nişanlanacaktık sonrada hemen düğünümüz olacaktı, her şey çok güzel olacaktı, birbirimize kavuşacaktık. Ama bak sen askerden çıktığın anda değmeyecek birini öldürdün, hiç kimseyi düşünmedin; anneni, babanı, beni… Annen çok üzgün ayakta zor duruyor. İki evladının acısını nasıl kaldırır diye hiç düşünmedin…’’ dedi bense hemen onu bir şeylere ikna çabasıyla bir şeyler söyleyecekken;
    ‘’Sus Fikret! Sus, ben artık hiçbir şey duymak istemiyorum, hiçbir şey bilmek istemiyorum… Biliyorum bana söyleyeceklerini en azından tahmin edebiliyorum. Bana beni bekle diyeceksin ama hayır Fikret, bu sefer hayır! Benden hiç böyle bir şey bekleme, benden eskisi gibi saf ve temiz sevmemi isteyeceksin ama bunu da yapmayacağım Fikret. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Benim bir daha yüzümü göremeyeceksin, sesimi duyamayacaksın. Bunları benden duymanı istediğim için buradayım, seni görmek için olduğunu sanma sakına. Elveda Fikret… Her şeyi sen bitirdin, bizi sen ayırdın, bizim hayallerimizi sen yıktın… Bir daha beni sakın arama!’’ dedi ve kalktı gitti… Gözlerimden yaşlar akmaya başladı o anda. Ben şimdi ne yapacaktım, nasıl yaşardım onsuz burada. Oturduğum yerde dondum kaldım, hiçbir şey diyemedim, gitme kal diyemedim, onu ne kadar çok sevdiğimi diyemedim.
    Gardiyanlar bağırmaya başlamışlardı;
    ‘’Görüş zamanı bitti.’’ Diye. Kalkmaya çalıştım, sanki dayak yemiş gibiydim yerimden kalkamadım. Gardiyanlar tekrar bağırmaya başlayınca zorla yerimden kalktım; ayaklarımda, kollarımda dermanım kalmamış gibiydi, zorla yürüyordum. Oyuncağını kaybetmiş bir çocuk gibiydim. Üzgündüm çok üzgün, ama kırgın değildim, çünkü haklıydı ne dese ne yapsa haklıydı. Yaptığımın bir açıklaması yoktu. Herkesin üzüleceğini bile bile bir anlık sinire kapılarak hayatımı kaydırmıştım, şimdiyse yanımda kimsem yoktu yalnızdım artık hayatta; belki de bu delikte çürüyüp bu dünyadan göçüp gidecektim. Ama bilinen bir şey vardı ki ben pişman oluyordum. Artık dışarı çıkmak için bir istekte yoktu içimde, beni bir bekleyenim olmadıktan sonra dışarı çıkıp ne yapacaktım. Belki annem ve babam bir gün beni affederler, sonra da zaten hayatımın sonuna kadar onlar için yaşardım tabi onların ömürleri yeter ise…
    Koğuştan içeri girdim yemek saatiydi ama canım hiçbir şey istemiyordu; geçtim yine yatağıma, girdim battaniyenin altına o anda gözlerimden yaşlar düşmeye başladı. Meryem’in söylediği her söz adeta yüreğime bir dantel gibi işlenmişti, tek kelimesini dahi unutmuyordum. O an sürekli gözlerimin önüne geliyordu. Bir kere daha yüreğimi dağlıyordu. Beklemeyecekti o beni beklemeyecekti… Belki de ben buradan çıktığımda biriyle evlenmiş, çocuğu bile olmuş olabilirdi. O beni yüreğinden atmıştı bile peki ben nasıl atardım Meryem’imi nasıl?
    O her şeyi söylemişti bile bana söz hakkı bile vermemişti. Ancak benimde söyleyecek bir şeylerim vardı, söylemem gerekiyordu yüreğimden geçenleri. Mektup yazmak geldi aklıma; hemen kalktım yataktan ve dolaptan kağıt, kalem çıkardım. Nasıl başlayacaktım ama bunu bilmiyordum.
    ’’Meryem’im… evet Meryem’im diyorum çünkü sen hala benim Meryem’imsin. Ben seni hep sevdim sevgilim, hep kalbimdeydin hala da öyle… Hepsini düşündüm Meryem, o şerefsizi öldürmeden önce ve öldürdükten sonra hepsini düşündüm; seni, annemi, babamı, ablamı… En çokta ablamı düşündüm. Sende biliyorsun, ablam o şerefsizi çok sevmişti ama hiçbir zaman sevilememiş, hele ki düşün bu nasıl yüreğine dokunmuş ki o hayat dolu ablam kendi canına kıymış. Meryem ben ablamı ipte sallanan cansız bedenini buldum; beni düşün birazda… Ablam o benim ablam, canım… Canımın yarısı gitti kimin yüzüne Meryem o şerefsiz yüzüne. Ben her şeyi düşündüm seni de… Ama bunu yapmam gerekiyordu be sevgilim. Şimdi ise pişmanım evet ama sen o sözleri yüzüme vurduktan sonra ve yine şimdi bu duvarlar üzerime geliyor sevgilim. Annem, babam ve sen sırt çevirmiş bana, yalnızım Meryem’im ne olur bana sırt çevirme, ne olur beni anla. Meryem’im seni çok seviyorum. ’’ yazdım ve bir zarfa koydum. Önce gardiyanlar aracılığıyla gönderilebileceğimi duymuştum, ama sonra avukat Cevdet Bey geldi aklıma. Bu günlerde gelir diye düşündüm ve mektubu yastığımın altına koydum. Her gardiyan geldiğinde sanki bana seslenecekmiş gibi kalkıyordum ayağa. Heyecanlıydım, belki de bu mektubumla Meryem’im bana geri dönecekti. Bu heyecanımı gören Ahmet abi yatağıma çekildiğim zaman yanıma geldi;
    ‘’Hayrola evlat ne bu heyecan, bir beklediğin var gibisin? ’’ dedi. Bense;
    ‘’Avukatı bekliyorum abi, ona bir şey vereceğimde. Kim olur abi benim beklediğim artık? Kimsem kalmadı ki. Ne ana ne baba ne de bir sevdiğim, unuttular beni. ’’ dedim, içim acıyarak;
    ‘’Evlat olur mu öyle şey sevdiğini geçtim bir ana bir baba evladını unutmaz unutamaz. Sen canını sıkma evlat sevdiğin için bir şey diyemem ama gör bak annenle baban seni affedecekler.’’ Dedi gülümseyerek. Ahmet abi bu koğuşa yeni katılanlardan biriymiş, yani yeni dediğim 2 sene olmuş buraya geleli. Herkes tarafından sevilir sayılır, hiç kimse ona bir saygısızlık yapmaz ancak Ahmet abide koğuşta ki herkese bir çocuğuymuş gibi davranır, hiç kimseye ağalık edasıyla yaklaşmaz. Herkesin derdini, işlediği suçu bilir ama kimse onunkini bilmez sormaya da korkar. Yüzünden okunur yüreğini çok acıtan bir suç işlediği, belki de haksızlığa uğradığı… Görüşe de bir bayan gelirmiş sadece buraya geldiğinden beri, o bayandan da hiç bahsetmezmiş kim olduğu hakkında tek kelime etmezmiş.
    Ahmet abi kendi köşesine çekildi ve ben de parmaklıklı camların oraya geçip olanları düşünmeye başladım, her şeyi en ince ayrıntısıyla, en küçük noktasına kadar düşündüm. Zaten burada düşünecek o kadar vakti oluyordu ki insanın; bazen bahsederler düşünmekten akıl sağlığını yitirenlerin bile olduğunu… Farkında olmadan bu deliğin bana kazandırdıkları da oluyordu; öylece dalmışım ki düşüncelere kendime geldiğimde güneş batıyordu ve bu benim hep izlemek istediğim sahneydi; o kızıllığın edası... İşte akşamın olduğunu da böyle anlıyorduk, bir gün daha bitmişti bu delikte farkında olmadan. Galiba tek yadırgamadığım şey yataktı, çünkü o yatağa girdiğim anda hemen dalıyordum uykuya. Bunun sebebi de sanırım biran önce günlerin geçmesini istememdi. Ve bu düşünceler içinde yeniden uykuya daldım.
    Kalktığımda her gün dediğim gibi ‘’güzel şeyler beni de bulsun Allah’ım ne olur!’’ dedim ve biraz bir şeyler atıştırdım. Yine aynı günlerden bir tanesine benziyordu. Aynı düşünceli yüzler ve aynı o mutsuz suratlar. Sayımdan sonra yine uyumuşum, başım adeta ağrıdan çatlıyordu. Gardiyan geliyordu yine aklımdan hiç benim için gelebileceği geçmemişti, benim adımı söyledi ve kolumdan tuttuğu gibi hızla götürmeye başladı. Galiba avukat Cevdet Bey gelmişti, neyse ki Meryem’ime yazdığım mektubu yanımdan hiç ayırmıyordum yoksa bu gardiyanın bu hızıyla mektubu almaya fırsatım bile olmazdı. Yine ince, uzun ve bol kapılı koridorlardan geçerek avukat görüş odasına geldik. Kapı açıldı ve gardiyan dışarda bekledi, içeriye tek başıma girdim. Avukat beyin yüzü gülüyordu sanki güzel haberler getirmiş gibiydi. Onun söze başlamasını beklemeden;
    ‘’Cevdet Bey güzel haberler var sanırım?’’ bir umutla;
    ‘’Yani aslında hem iyi hem kötü diyebilirim. Sana şöyle ifade edeyim; davanın seyri için iyi ancak ailenle ilgili pekte iç açıcı şeyler söyleyemeyeceğim üzgünüm. Öncelikle davadan biraz bahsedeyim; Necdet komadan çıktı yani hayati tehlikesi geçti seni de çok yakın zamanda çıkaracağım inşallah, davanın günüde belli oldu 2 hafta sonra. Hazır ol belki de tutuksuz yargı kararı bile çıkabilir. ’’ dedi. Ama bu beni çok mutlu etmedi çünkü avukat bey ailemle ilgili kötü haberler vereceğini söyledi;
    ‘’Aslında bu habere sevinemedim bile Cevdet Bey. Ailemle ilgili vereceğiniz habere gelebilir miyiz?’’ dedim. O anda Cevdet Bey yüzünü öne eğdi ve istemeyerek konuşmaya başladı;
    ‘’ Aslında nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum Fikret. Ya da nereden başlayacağımı bilemiyorum demeliyim. Fikret istediğin gibi evine gittim. Eve gittiğimde bir cenaze evine yakışır hava vardı. Annene senden bahsetmek istedim, seninle ilgili konuşmak bile istemedi. Bile bile bunu yaptığın için çok kızgınlar sana. Buradan taşınacaklarından bahsetti; yani aslında taşınacaklarından değil taşınacağından. ’’
    ‘’Nasıl taşınacağından? Anlamadım Cevdet Bey, annem tek başına mı taşınacakmış? Babam o ne olacakmış? Annem delirmiş olmalı!’’ dedim bir sinirle. Çünkü ben bir suç işlemiş olabilirim ancak ya babam. Onun ne suçu vardı.
    ‘’Bak Fikret; annenle baban anlaşmalı boşanmaya karar vermişler.’’ O anda duyduklarıma inanamadım;
    ‘’Nasıl ya? Cevdet Bey siz ne dediğinizin farkınızda mısınız? Benim annem 56, babam 60 yaşında ve yaşlı insanlar sonuçta. Babam annemsiz bir hiç tek başına yaşayamaz o.’’ Dedim, bir andan da içimden şaka olması için binlerce dua ediyordum;
    ‘’Haklısın Fikret, ama yapacak bir şey yok. Aslında bilmediklerin var. Annen zaten sen askerdeyken gitmeyen bir şeyler olduğundan bahsetti. Sırf çocukları yani sen ve ablan için katlandığını ya da katlanmak zorunda olduğunu söyledi. Ve iki tanesinin acısıyla daha fazla babana katlanamayacağını söyledi. Annen Bolu’daki teyzenin yanına taşınacakmış, babansa İstanbul’da bir huzur evine yerleşecekmiş. İkisi anlaşmışlar Fikret yapacak bir şey yok.’’ Dedi ve bu sözlerle benim dünyamı yıktı avukat Cevdet…
    ‘’Benim ailem böyle bir karar alıyor ve beni bir kere olsun düşünmüyor. Bana kızgın ve de kırgın olabilirler ancak bu hiçbir ana babanın evladını yok sayması gerektiğini göstermiyor Cevdet Bey. Benim sizden isteyeceğim bir şey daha var aslında. ’’ dedim ve cebimden mektubu çıkardım;
    ‘’Tabi Fikret söyle nedir benden isteğin?’’
    ‘’Bunu Meryem’e vermenizi istiyorum. Bu benim için çok önemli bir an önce eline geçmesini sağlarsanız sevinirim.’’ Dedim. Ancak Cevdet Bey’in suratı asıldı;
    ‘’Bu isteğini yerine getiremem Fikret üzgünüm. Çünkü Meryem adres değiştirmiş ona bir türlü ulaşamadım. Eski taşındığı mahallede komşularıyla görüştüm, babası sana izini kaybettirebilmek için taşınmış.’’ Dedi. Ve o anda gözümden yaşlar akıyordu; hiçbir şey diyemedim, kafamı öne eğdim ve sessizce ağladım.
    ‘’Güçlü olmak zorundasın Fikret, bırakma kendini böyle lütfen! Bak yakında buradan çıkacaksın, yeni bir hayat kurarsın kendine, en başından başlarsın her şeye… Belki yeniden seversin. Hiçbir şey bitmedi daha. Şimdi benim gitmem gerekiyor. Yakın zamanda tekrar görüşeceğiz zaten. Sen güçlü ol, bir daha seninle görüşmeye geldiğimde bu şekilde bulmak istemiyorum. Duruşmaya daha sakin olmalısın. Dediklerimi unutma.’’ Dedi ve çıktı gitti. O gittikten sonra gardiyan hemen içeri girip kollarımdan çekerek götürmeye başladı, ben se farklı duygular içerisindeydim; yaşlı annem ve babam ayrılıyor, sevgilim beni terk ediyor ama ben hapisten çıkıyorum. Ne yapacaktım şimdi dışarı çıkınca? Bir bekleyenim yoktu artık, adeta tek tabancaydım hayatta. Ama bitmemeliydi hiçbir şey en azından ben bitmesine izin vermemeliydim. Ve işte bu gün her şeye inadına bir kere daha yüzümü güldürdüm çünkü içimde ki umut ışığı sönmemeliydi hiçbir zaman. Her şeye rağmen inanıyordum kazanabilirdim sevdiğimi, kazanmalıydım çünkü…
    Koğuşa geldim düşünceler içerisinde, Ahmet abi bir sorun olduğunu fark etti ve yanıma geldi hemen;
    ‘’Evlat, Necdet’ten bir haber mi var? Canın sıkılmış sanki biraz.’’ Dedi;
    ‘’Evet abi haber var; komadan çıkmış çok yakın zamanda çıkabileceğimi söyledi avukat.’’
    ‘’E tamam işte evlat daha ne istiyorsun bak ne güzel çıkıyorsun, kurtuluyorsun bu delikten.’’
    ‘’Abi keşke sadece bu haber vermiş olsa avukat, annem ve babam boşanıyormuş. Annem Bolu’ya teyzemin yanına, babamda İstanbul’a huzur evine gidiyormuş. Beni bekleyen artık hiç kimsem yok ki ve buradan da çıkıyorum şimdi ben dışarıda ne yaparım abi?’’ dedim başımı önüme eğerek;
    ‘’Evlat ne söyleyeyim ki ben şimdi sana? Her dertte seni buluyor. Yılma be güzel evladım, sen çok yürekli bir çocuksun olan olumsuzluklar seni yıldırmamalı, inanıyorum ki sen buradan çıktığında çok rahatça kapısını açacak bir sürü insan vardır. ’’
    ‘’Abi var zaten de ne bileyim. Her şey bu kadar zor mu olmak zorunda sanki? Ne sevdiğim yanımda ne ailem? Her şey darmadağın oldu. O şerefsiz ise yaşıyor. Adalet mi abi bu bana söyle şimdi adalet mi bu? Bir sevginin bedeli bu kadar ağır olmak mı zorunda? Ama hiç merak etme yılmadım abi, buradan bir çıkayım Meryem’imi kazanmaya çalışacağım, ben onsuz yapamam abi yapamam… ’’ dedim yüzüne bakarak;
    ‘’Aferin evlat işte bende sende böyle bir şey bekliyordum. Ben dışarda tanıdıklarıma telefon edeceğim, sen çıktığın anda sana her konuda yardımcı olacaklar. Önce kendi kafanı sokacak bir ev ayarlarsın, sonra da bir iş ve dimdik çıkarsın hem Meryem’in hem de ailenin karşısına.’’ Dedi ensemi okşayarak;
    ‘’Dur abi hem dışarı çıktımda sanki bunları düşünmek kaldı.’’
    ‘’Olsun evlat olsun, sen çok yakında çıkacaksın düşünmek lazım.’
    ‘’Sağ ol abi yaptığın ve yapacağın her şey için çok sağ ol.’’
    ‘’Dur evlat dur daha ne yaptım ki. Hadi birer çay içelim gel senle.’’ Dedi Ahmet Abi. Beni böyle yılmamış görmek onun keyfine yerine getirdi. Geçtik masa başına birer çay içtik. Ben yılmadığımı söylesem de aslında bir yanım yorgun ve bıkkındı. Gel diyordu gel kurtul şu hayattan, sen buna layık değilsin, hiç birini hak etmedin diyordu. Ama hayır bu sefer yapmayacağım, bu sefer sonunun kötü olacağı şeyleri yapmayacağım, çaba göstereceğim artık kendim için, bana yapılan haksızlıklar için…
    Çayımız bittikten sonra yatağıma geçtim ve erkenden uykuya daldım, zor bir gündü benim için…
    * * *
    (2 hafta sonra)
    ‘’Sayım için kalk!’’
    Bu sesle açtım gözlerimi, ‘’yine sabah oldu şükür’’ dedim ve kalktım yatağımdan. Bu gün dava günüydü, belki de burada son sayımımdı. Kapı açılmıştı bile, suratsız gardiyanlar sürekli bağırıyor çağırıyor ‘’çabuk çabuk, hızlı biraz!’’ çıktık dışarı ve; bir, iki, üç, dört, beş... Her gün aynı şeylerdi. İçeri girer girmez, takım elbiselerimi çıkardım dolaptan. Sanki bayram çocukları gibiydim. Benim ilk duruşmam olacaktı, birkaç kişiden görmüştüm takım elbiselerini giyip te gitmişlerdi. Davanın kaçta olduğunu da bilmiyordum; gelip alıyorlarmış gardiyanlar.
    Bir türlü zaman geçmiyordu burada, ileri git geri gel… Ama yok zaman geçmiyordu. Dönüp dururken koğuşun ortasında birden o büyük demir kapılardan ses geldi belki de beni almaya geliyorlardı. Gardiyan açtı kapıyı;
    ‘’Fikret Demir, duruşma!’’ Diye bağırdı, ben hemen kalktım ayağa hazırım dedim, tuttular kollarımdan götürdüler. İçimden de dualar ediyordum. Annem askere giderken söyle söylemişti;
    ‘’yavrum, için sıkıntıya girdiğinde, zor durumda olduğunda dualar et. Onlar seni ayakta tutacaktır.’’ Demişti. Ama şimdi gel gör ne durumdaydım. Ellerim kelepçeli duruşmaya gidiyor, üstelik katil sıfatıyla, annem bir tarafta babam bir tarafta.
    Dalmışım annemi hatırlayınca farkında olmadan jandarma arabasına kadar gelmişim bile… Bindik arabaya ve başladık hareket etmeye. Özlediğim özgürlüğüme bakıyordum, parmaklıklı pencerelerden… Oynayan çocuklar, el ele gezen çiftler… Bir zamanlar dışarıda yapacak bir şey yok diye şikayet ederken oysa ne kadar çok yapacak bir şey varmış uzaktan bakınca. Bir kenarda oturup etrafı izlemek bile yetebilirmiş bazen. Oysa biz insanoğlu elimizde kilerin kıymetini kaybedince anlarız, anlarız ama belki de iş işten geçmiş olur. Etrafı seyrederken bir şey dikkatimi çekmişti; karşımda oturan jandarmaların ikisi de birden gözlerini dikmiş bana bakıyorlardı. Etrafa farkında olmadan o kadar zevkle bakmışım ki belki de camdan fırlayacak mı sandılar. Baya olmuştu yola çıkalı ancak hala varmamıştık duruşma salonuna. Sabırsızdım galiba biraz, merak ettiğim bir sürü şey vardı; dışarı çıkacak mıyım, ne kadar ceza alırım? Araba yavaşlamıştı, geldik galiba dedim içimden ve etrafa daha bir merakla bakmaya başladım. Jandarmalar kalktı ayağa doğru tahmin etmiştim; kapılar açıldı ve iki kolumdan sarılan jandarmalar eşliğinde arabadan indim, bir hızla adliyenin içerisine sokuldum. Kapıda içeri girdiğimde etrafa dikkatlice baktım; davalar sırayla görülüyormuş, sırası gelen davanın akrabaları giriyordu içeriye suçlu ise başka bir yerden sokuluyordu içeriye… Benim davaya gelecek kimsem de yoktu, artık tek tabanca olacaktım hayatta ve bu günden başlamıştı yalnızlığım…
    Sıra benim davama gelmişti; içeri alındım, yavaş yavaş herkes yerini aldı. Bense öyle bakıyordum, bakınıyordum etrafa… Hayatım benim kontrolümden çıkmıştı artık. Otur denildi mi oturuyor, konuş denildi mi konuşuyordum. Aynı olaylar defalarca en ince ayrıntısına kadar anlatıyor, aynı suçlamaları da defalarca dinliyordum. Kararlar veriliyor, söylenenler söyleniyordu ama ben bunların hiç farkında değildim. Sonunda karar denildi ve herkes ayağa kalktı ama bu sefer kendime gelmiştim, özgürlüğüm hakkında karar verilecekti. Hakim bey;
    ‘’Yaz kızım…’’ diyerek başladı kararı açıklamaya… Necdet’in komadan çıktığını ve tam olarak iyileştikten sonra intihara sebebiyetten onunda yargılanacağını ve de bu sebepler nedeniyle tutuksuz yargılanmama karar verildi. Bense hala tepkisizdim; sevinemiyordum bile, sevinecek kimsem yoktu çünkü. Duruşma bittikten sonra avukat yanıma geldi;
    ‘’Geçmiş olsun, bak sana tamda dediğim gibi geldi karar. Umarım hayatında artık her şey gönlünce olur. Artık geçmişe bakma Fikret ileriye yoluna bak, tek çıkış yolun bu, haydi görüşmek üzere. Kendine iyi bak.’’ Dedi ve gitti. Bende yine tepki yoktu, tekrar cezaevine götürülüyordum, eşyalarımı almak için. Koğuşa gittiğimde Ahmet abi gelir gelmez hemen yanıma geldi;
    ‘’Evlat, karar ne kaç yıl verdiler?’’ dedi. Ben yüzüne doğru baktım;
    ‘’Tutuksuz yargı abi.’’ Dedim keyifsizce;
    ‘’Evlat ne güzel işte neden keyifsizsin? Sen birazdan çıkarırlar zaten, ben hemen yarın güvendiğim insanları arayıp sana yol göstermelerini sağlayacağım merak etme sen.’’ Dedi gülerek;
    ‘’Abi bu gün adliyeye gittiğimde; bir sürü insan vardı, hepsi de bir suçlunun yakınıydı. Suçlunun yaptığını destekliyorlar ya da desteklemiyorlar bunu bilmem ama yalnızdım abi çok yalnızdım. Kimse yoktu yanımda. Bu daha başlangıç, hep yalnız olacağım artık ama bu gün gücüm kalmadığını farkına vardım be abi. Artık çabalayacak gücüm kalmadı, ailem yokken ben bir hiçim bunu anladım. Ve nasıl bununla savaşacağım bilemiyorum.’’ Dedim;
    ‘’Evlat yapabileceğin tek şey çabalamak, başka şansın yok. Hadi kalk, topla eşyalarını yoruldum demek yok. Her şey daha yeni başlıyor.’’ Dedi ve kolumdan çekerek kaldırdı. Kalktım, zaten az eşya getirmiştim hemen toplandım ve koğuştaki herkesle vedalaştım, Ahmet Abi’den ayrılmak beni buradan giderken en çok üzen şeydi.
    Vedalaştım ve dışarı çıktım. Atık özgürdüm ama ne gidecek bir yerim ne de arayacak bir sevenim vardı. O kocaman duvarların, demir kapının sınırları dışına çıkınca önce bir oh çektim, baktım gökyüzüne doğru. Evet belki etrafımda hiç kimse kalmamıştı ama Ahmet abinin dediği gibi yapabilecek tek bir şey vardı oda çabalamak. Onun için bir kere daha şükrettim dışarıda olduğuma ve yürümeye başladım. Sonra arkama dönüp baktım bir kere, çok anahtarlı o büyük demir kapıya ve ona seslendim;
    ‘’Senden geçtiğim andan itibaren hayatım değişti; birçok sevdiğimi kaybettim, ailem darmadağın oldu… Şuan mı? Hiç kimsem yok, ama içerde bile olsa yardımını hiçbir zaman esirgemeyecek olan dost kazandım yine senden geçtiğim andan itibaren; sağ ol kaybettirdiklerin içinde kazandırdığın içi… ’’ dedim ve iki tarafı kavaklarla dolu yolda, elimde küçücük bir valizimle, yavaş yavaş ve nereye gittiğimi bilmeden ilerlemeye başladım… Yalnızlığın kucağına, soğuk kollarına, cansız ve de taş gibi kollarına ilerliyordum.
    Eski günler ah eski günler ve bir anlık sinir, tüm hayatımın değişmesine mal oldu. Ve değmeyecek bir kişi yüzünden. İşin aslı acı tarafı ise tüm olayların başında sevgi vardı, ablamın saf sevgisi… Ve yazık olan iki kişi var ise oda ben ve ablamdı. Artık her şey için çok geçti ve ben yoluma bakmak zorundayım.
    Ahmet abi bir numara ve adres vermişti, ilk durağım o adresti. Güvenebileceğim biri olduğunu ve onu arayıp bana her konuda yardım etmesini söylemişti. Şuan ki yalnızdı ve önüme gelene güvenmek zorundaydım. Cebimdeki kağıt parçasını çıkardım ve adrese baktım. Ve ilerlemeye başladım, hızlandım bu sefer, gidebildiğim kadar hızla… İçimdeki hayata tutunma isteği beni tetikliyordu.
    Az ilerlemeden sonra elimde ki kağıtta ki adrese geldim ve aradığım kişi Şevket Vural’dı. Adres orta halli bir restorana aitti; içeriye girdim garsonlardan birine;
    ‘’İyi günler ben Şevket Vural’ı arıyorum.’’ Dedim, garson bana biraz baktı ve sonra;
    ‘’Şevket bey restoranın sahibidir, neden görüşmek istiyorsunuz?’’ dedi;
    ‘’Beni Ahmet abi gönderdi, kendisinin de haberi var zaten. ’’
    ‘’Siz şurada biraz oturun ben patrona haber verip geleyim.’’ Dedi ve bana yer gösterdi. Oturdum ve etrafı seyretmeye başladım. Sıcak bir havası vardı, güzel ve zevkle döşenmiş masalar, süslenmiş sandalyeler, renkli duvarlar, çeşit çeşit avizeler… Müşterilerin memnun olduğu yüzlerinden okunuyordu. Garsonlar da gayet samimi davranıyorlardı müşterilere, o lüks yerlerdekiler gibi burunları havada değildi. Derken kasa takıldı gözüme, masanın arkasında ufak tefek ama bir o kadar olgun gösteren biri duruyordu, yüzü de hep gülüyordu. Müşterilere özenle hesap söylüyor ve ardından ücreti aldıktan sonra hepsiyle ayrı ayrı sohbet ediyor, hallerini hatırlarını soruyordu. Dalmışım kasanın arkasında ki bayana, duymamışım şevket beyin gediğini;
    ‘’Merhaba, sen Fikret’sin sanırım. Ahmet abiyle konuştuk, senden çok bahsetti ve ayrıca çok övdü seni… Merak etme seninle birlikte her şeyi ve hayatını yoluna koyacağız. Ne zaman çıktın sen, zor oldu mu burayı bulabilmen?’’ dedi Şevket bey. Ahmet abinin arkadaşı aynı kendisi gibi iyi birisiydi. Orta yaşlı, biraz uzun boylu, kır saçlı, güleç yüzlü…
    ‘’Bu gün çıktım şevket bey, bulmamda çok zor olmadı.’’ Dedim bitkin bedenimle;
    ‘’Öncelikle bana bey değil abi diyeceksin; çok yorgun görünüyorsun, burası aynı zamanda otelde, sana bir oda hazırlattım orada biraz istirahat et akşam yemeğinde de neler yapabileceğimizi konuşuruz.’’ Dedi ve kasada duran bayana doğru baktı;
    ‘’Mine buraya gel kızım, bu Fikret bir süre otelimizde misafirimiz olacak onu en iyi şekilde ağırlamaya özen göstereceğiz tamam mı yavrum?’’
    ‘’Tamam baba, ben şimdi oteldekilere de telefon ederim yardımcı olurlar. Bu arada merhaba ben Mine.’’ Dedi bana döndü de;
    ‘’Merhaba.’’ Dedim sadece ve bana gösterilen koridordan ilerlemeye başladım. Biraz dar bir koridordu, ama yine özenle dizayn edilmişti. Otel öyle lüks mekanlar gibi değildi; odalar küçük ama ferahtı. Odama gittim ve bu olanlara dahi hala inanamıyordum. Şimdi benim evimde annem ve babamla olmam gerekirken, hiç bilmediğim bir yerdeydim. Ancak hayatımı düzene sokmam için önce planlar kurmam gerekiyordu tabi ki şevket abinin desteğiyle…. Tabi ki bu planlardan önce ise dinlenmem gerekiyordu. Yatağa yattım ve yattığım gibi uykuya daldım.
    * * *

    Yataktan birden zıpladım, galiba kabus görüyordum. Gözlerimi açtım ve yavaş yavaş kendime gelmeye başladığımda bir tıkırtı duydum; kapı çalıyordu. Hemen kalkıp üstüme başıma çekidüzen verdim ve kapıyı açtım. Kapıya vuran mineydi;
    ‘’Merhaba Fikret, umarım iyi uyumuşsundur. Yemek saati geldi de babam seni uyandırmamı söyledi.’’ Dedi, bense biran şaşırdım ve
    ‘’Baban derken, baban kim senin?’’ dedim;
    ‘’Şevket bey’’
    ‘’Kusura bakma ben seni burada bir çalışan zannetmiştim, ben hazırım yemeğe inebiliriz.’’ O an biraz mahcup olmuştum, şevket abi kızım demişti; oysa benim kafam o kadar dalgındı ki babası olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Derken yemeği yiyeceğimiz yere geldik Şevket abi ayakta beni bekliyordu;
    ‘’Nasılsın Fikret, iyi uyuyabildin mi?’’ dedi.
    ‘’Evet şevket abi yorgunluktan hemen sızmışım.’’ Masada ben şevket abi ve kızı mine vardı. Herkes öyle çok acıkmıştı ki, bu cümlelerden sonra kimseden ses çıkmadı. Herkesin şimdilik tek sorunu yemeği yemek gibi görünüyordu. Hapishanenin yemeklerinden sonra bu önümdekiler öyle güzel görünüyordu ki, hemen başladım yemeye.
    Aradan zaman geçmişti ki artık doyduğumuzu fark etmiştik. Şevket abi derin bir nefes aldı ve;
    “Fikret bence biran önce işe koyulalım. Aslında sana şöyle bir iş teklifim olacak; hem o zaman kalacak yer sorununda kalmayacak hem de ayrıca yer parası vermek zorunda kalmayacaksın. Ben diyorum ki; otelin danışman bölümüne bir kişi almayı düşünüyordum bu neden sen olmayasın. Hem personel bölümünde sana bir oda ayarlarız. Ne dersin?”
    “Kabul etmeyecek halim mi var abi, sen zaten her şeyi düşünmüşsün, istersen hemen bile başlarım işe. Kafamı dağıtmaya ihtiyacım var. Her şey için gerçekten çok teşekkür ederim.” Dedim. İçimde garip duygular vardı. Annem babam ablam Meryem; yoktum artık onlar için, belki de bir hiçtim. Ve bu düşünce öyle bir canımı yakıyordu ki… Ve bir de elimden hiçbir şey gelmeyecek olduğu düşüncesi, beni hayata karşı küstürüyordu. Artık benim için yaşam nefes almaktan ibaretti.
    “Tamam o zaman, bak bu benim kızım mine her konuda sana yardımcı olacak. Fikret şimdi benim biraz dışarıya çıkmam lazım dediğim gibi mine burada, işe yarın başlarsın bu gün işlerin var ise onları hallet istersen. Sana biraz parada bıraktım.” Dedi. Hiç tanımadığım insanlardan bu kadar fazla iyilik görmek beni eziyordu, onları mahcup etmemem gerekiyordu. Ve bunun için elimden geleni yapmam gerekiyordu, öncelikle toparlanmaktan başlamalıydım galiba. Kafamda dolaşan tilkileri susturmam gerekiyordu artık;
    “Benim görmem gereken kişiler var şevket abi. Yarın başlasam işe daha iyi olacak.” Dedim ve şevket abi arkasından da ben kalktım. Arkandan mine sesleniyordu arkama döndüm, baktım;
    “İstiyorsan bende senle gelebilirim Fikret. Babam yalnız bırakma demişti.” Dedi. Bense şaşırmıştım, yalnız kalmam gerekiyordu ancak karşımda kırmamam gereken biri duruyordu;
    “Düşüncen için teşekkür ederim Mine ancak bu gün değil. Bu gün yalnız kalmam kendime gelmem gerekiyor beni anlarsın umarım.”
    “Anladım Fikret, haklısın.” Dedi ve ben de yürümeye devam ettim. Restorandan çıktıktan sonra önce bir kontörlü telefon aradım. Birkaç adımdan sonra tam karşımda görmüştüm. Avukat anne ve babamın numarasını bırakmıştı bana, daha önce cesaret edememiştim aramaya ama artık vakti gelmişti. Ahizeyi kaldırdım ve biran durdum, tam numaraları tuşlayacakken... Sonra derin bir nefes aldım ve numaraları tuşladım. Bu huzur evinin numarasıydı, bir bayan çıktı;
    “Alo?”
    “İyi günler ben Mustafa Demir ile görüşmek istiyorum” dedim bir solukta;
    “Nesi oluyorsunuz Mustafa beyin?”
    “Oğluyum, Fikret Demir”
    “Bir süre bekleteceğim sizi hattan ayrılmayınız.” Ve beklemeye başladım, heyecanlıydım hem de çok heyecanlı… Birden ses geldi, ancak gelen ses yine aynı bayanın sesiydi;
    “Üzgünüm ama Mustafa bey sizinle görüşmek istemiyor.” O anda beynimden aşağıya kaynar sular dökülmüştü, ne diyeceğimi şaşırıp kalmıştım.
    “Nasıl ya, olamaz. Lütfen bir kere daha söyleyin benim babamla görüşmem gerekiyor.”
    “Fikret bey yapacak bir şey yok görüşmek istemediğini söyledi. Daha doğrusu bağırdı, iyi günler…” dedi ve telefonu kapattı. Babamın sesimi duymaya tahammülü bile yoktu. Bir evlat bu kadar kolay mı silinebilirdi? Kendimi onların yerine çok koydum içerdeyken ama hiçbir zaman bu kadar ağır bir ceza düşünmedim düşünemedim. Kıyamazdım ki evladıma, vazgeçilmez olurdu benim için, vazgeçemezdim evladımdan… ama o benden vazgeçti ve o gün babam benim için bitti. Telefonun ahizesini tekrar kaldırdım ve bu sefer sıra annemdeydi; artık duyabileceğim her şeye hazırlıklıydım, numarayı tuşladım;
    “Alo” dedi annem;
    “Annem” bunu diyebildim sadece o anda gözlerimden yaşlar boşaldı. Çok özlemiştim annemi…
    “Bana anne deme Fikret, beni de arama bundan sonra. Bu zamana kadar hep sizin için yaşadım, sen ve ablan için. Ama siz beni hiç düşünmemişsiniz. Ablan kendi canına kıydı, sen gittin birini bıçakladın. Hiç beni düşünmediniz. Arık beni arama Fikret efendi annen öldü senin. ” hiç bir şey söylememe müsaade etmeden telefonu kapattı. Sesi o kadar soğuktu ki, sanki telefonda ki benim annem değildi ya da hiç anne olmamış bir kadındı. Gözlerimden yaşlar damla damla iniyordu yanaklarıma doğru… Canım o kadar çok yanıyordu ki o anda kalbime bir hançer saplasam hissetmezdim belki de acısını. Artık annem ve babamdan gelen davranıştan sonra Meryem’e dair hiçbir umudum kalmamıştı. Ama yine de son bir hamleyle telefonu son bir kez kaldırdım ahizeyi. Ama bu sefer yavaşça tuşladım numarayı…
    “Alo” dedi birisi. Ancak bu Meryem’imin sesi değildi, bir erkek sesiydi. Önce yanlış numara tuşlamış olmak ümidiyle;
    “Yanlış aradım sanırım, özür dilerim.” Dedim;
    “Kimi aramıştınız siz?”
    “Ben Meryem’i aramıştım, rahatsız ettim kusura bakmayın.”
    “Evet doğru aradınız ben Meryem’in eşiyim neden aramıştınız, kendisi şuan yok ben iletirim.” Ben duyduklarıma inanamıyordum. Nasıl olabilirdi Meryem evlenmişti, inanamıyordum duyduklarıma… Meryem nasıl yapabilir bunu bana bu kadar kısa zamanda. Allah’ım ben bunları yaşamayı hak edecek ne büyük günah işlemiştim, olamaz yok olamaz… Öylece telefonun başında dondum kaldım. Sonra adımlar atmaya başladım; kaçmak istiyordum bu hayattan, insanlardan… Bir insanın hayatı bu kadar kısa zamanda ve bu kadar fazla değişemezdi. Belki de bu bir kabustu, şuan ben evimde ki yatağımda yatıyordum ve bir sıçrayışta uyanacaktım bu kabustan.
    Kendini kandırmanın hiçbir manası yoktu, bunlar gerçeklerdi ve kabullenilmek zorundalardı. Herkese hak ettiği kadarı verilmişti, bende bu kadarın ha etmiştim, belki de daha da fazlasını…
    Yeniden otele geri döndüm, adımlarım beni götürmüştü oraya. Kapıdan girdiğimde mine karşıladı beni;
    “Nerde kaldın merak ettim seni.” Dedi. Şaşırdım yeni tanıştığım biri beni merak etmişti oysa bu beni hiçte mutlu etmemişti. çünkü; benim için artık yaşamak sadece nefes almaktan ibaretti. Kafamda kileri saklayamadım daha fazla;
    “Neden merak ediyorsun ki benim gibi bir adamı? Hem şuan bana bir şey olmasını en çok ben isterdim sanırım; bu bana he dakikası acı dolu hayattan kurtulmuş olurdum. ”
    “Sana bir şey olmamasını da en çok ben isterdim sanırım Fikret.” Dedi; artık emindim minenin bu kadar kısa zamanda bana karşı farklı bir ilgisi olduğuna. Ancak ben çektiğim onca acıdan sonra tekrar sevemezdim. Artık hayata dair hiç bir umudum kalmamıştı ve yanımda ki hiç kimseye de umut veremezdim. Ama Mine pes etmedi ve;
    “Fikret ben seni seviyorum.” Dedi. Bunu duyacağımı tahmin etmiştim ama duymayı hiç istememiştim. Çünkü buna verebilecek hiçbir cevabım yoktu. Benim için bu zamana kadar bir tek aşk vardı. Yaşadıklarım öyle acıtmıştı ki canımı; yeniden sevmek, aşık olmak artık bana çok uzaktı.
    * * *
    ( 3 YIL SONRA )
    Herkesin hayatında bir dönüm noktası vardır ya işte bu gün benim için o gündü. Günahsız bedenimin yeniden umut bulduğu gündü. Bir zamanlar imkansız dediğim şey bu gün en büyük heyecanımdı. Umudumu kaybettiğim anda mine karşıma çıktı ve bana hayata son bir şans verilmesi gerektiğini gösterdi.
    Onunla karşılaştığım anda hayata küsmüştüm, kimseyi istemiyordum. aşk ise artık bana çok çok uzak görünüyordu. Mine hiçbir zaman yılmadı, her geçen gün beni daha çok sevdi. Hayata dair içimde yeni umutlar doğurdu, şuan nikahımız için son hazırlıklar yapılıyor ve birkaç saat sonra “sonsuza dek” diye söz verecektik birbirimize…

      Forum Saati Cuma Ocak 18, 2019 6:47 pm